deliliğinden kaçabilir misin?


Koştum...

Nefesim kesilip, iç organlarım patlayana ve bacaklarım bedenimden ayrılana kadar koştum.

Adım atacak bir yer kalmış olsa devam edebilirdim fakat o son noktaya ulaştım.


Önce sol sonra sağ ayağımdaki kalan son adım durdu. Son adımımla beraber beynimden parmak uçlarıma kadar beni bir örümcek ağı gibi sarmış olan adrenalin yavaş yavaş çekilmeye başladı. Kalbimden gelerek iç organlarımda yankılanan nabzım sakinleşti. Nefesim dinginleşti. Hafifçe öne, dizlerime eğilip birkaç dakika öylece durdum.


Ayaklarım, nabzım, düşüncelerim, zaman, sesler durdu. Sadece 180 sn. Her şey, durdu ve dinginlik doğdu.

...


Çığlık çığlığa kafamın içinde sanki doğduğum andan itibaren başımın etini yiyen, beni sürekli sağa, sola, sola, sağa iten herkes bağıra çağıra; anadilimde, Fransızca, İngilizce, Flemenkçe... Aynı anda ve anlamadığım bir sürü konuda konuşan, kavga eden, gülen, benimle alay eden herkes sustu.


180 saniye saydım. Tam 180 tane saniye anı, tam on bin sekiz yüz salise kadar sustular.


Mutluydum...

Hayır!

Huzurlu muydum?

Huzurlu olduğum için mi mutluydum?

Evet!

Bilmiyorum!

Sınırlarında durduğum bu uçurumdan kendimi bıraksam boşluğa, bu huzuru sonsuzluğa sıkıştırabilir miydim?

Peki ya hissettiğim bu rüzgar daha çok gürültü yapmaz mıydı o zaman?

Doğruldum.

Bulutlarla kapanmış karanlık bir havada, patlamaya hazır bir irin gibi.

Benim içimde biriken bütün bu gürültü ve çekiştirilmemden kurtulmak var gücümle kafamdakileri itmem gibi.


Susun!

Gidin!

Bırakın!


Hafif, yumuşacık bir his yaratarak ellerime dokunan parmaklar...

Şaşırtıcı ve sarsıcı.

Hoş, geçmişte bir yerlerde aşina olduğum bir sıcaklık.

Korkutucu ama güzel.

Ürkekçe ellerimi kavramasına izin verdim. Güven duygusu.

O an sesler şaşkın fısıltılara dönüştü. Ellerimi kavrayıp beni, ona doğru gitmem için cesaretlendirdi.

Bunu yapmaya yeltendiğimde kafamdaki fısıltılar yeniden çığlığa dönüştü ve işte bu noktada o adımı atmaya kesin olarak karar verdim. Başımı göğsüne sıkıca gömdüm.

Bir yastıkla boğar gibi her şeyi boğdum. Kolları vücudumu sardı ve beni sımsıkı sardı.

Huzurluydum.

Kafamı kaldırıp çenesinden yukarı doğru baktığımda gözlerinden bunu okuyabiliyordum.

Her şey bitti. Kurtuldum.

Şimdi geriye kalan tek şey bu anı ölümsüzleştirmekti.

Hazırdım.

Tüm o konuşmalar derinlerde devam ederken, hücrelerine girebilecek kadar sıkı sarılarak gözlerimi kapattım ve geriye, boşluğa doğru iki adım attı...

Benimle beraber, sıkıca sarılarak, bir bütün gibi.


Sesler, başımın etini yiyen, beni sürekli sağa, sola, sola, sağa iten herkes, bağıra çağıra; anadilimde, Fransızca, İngilizce, Flemenkçe... Ayni anda ve anlamadığım bir sürü konuda konuşan, kavga eden, gülen, benimle alay eder gibi hissettiğim bütün o sesler...

Hepsi şimdi rüzgarın sesine karıştı, giderek boğuklaştı... Ve sustu.


Tüm bunlar 180 saniye sürdü.

Tam 180 tane saniye anı tam on bin sekiz yüz salise kadar.

Sonrası sonsuz sessizlik...