Tek istediğim gitmekti. Nereye gitmek istediğimi bilmesem bile. Neden diye soruyordum hayatımdaki her şeye. Neden işe gidiyordum? Neden bu evde yaşıyordum? Neden katlanıyordum bunca şeye? Bir düzleme girmişti bildiğim ne varsa. Yarına başlamak için gerekli bir neden bulamıyordum. Taklit ediyordum hayatı, özgünlükle yaşamıyordum. İyi bir şey neydi? Şirkette biraz para kalırsa seviniyordu insanlar. Ben de onlara katılıyordum. Kasada paranın kalmasının benim için hiçbir önemi yoktu. Paranın tek geçerliliği hayatımda sadece üç noktadaydı. Anneme verdiğim Pazar paraları onu mutlu ederdi. Tekelcilere uzattığım kâğıt paralarla kafam iyileşirdi. Bir daha görmeyeceğim kadınlar, bana tahammül etmek için para isterdi.

Kendimi ve olduğum yeri tanımlamam mümkün değildi. Dipte miydim? Hayatım olması gerektiği gibi değil miydi? Hiçbir şey bilmiyordum. Kayıp olmuştum diyemem. Her zaman başıboş sahipsizdim. Gamsız görüntümün altında kendini yiyip bitiren bir yüreğin sıkıntılarını yaşıyordum. İntihar da önemsizdi. Çünkü yaşamak en azından bildiğim bir yerdi. Yaşamak denirse buna. Bu bir taklit yeteneğiydi. Kulağı az duyan insanlar çevresindeki insanların yüz ifadelerine göre yaşarlarmış. Ben de onlar gibiydim. Yüzleri gülüyorsa gülüyordum, üzgünlerse üzülüyordum. Haberlerdeki cinayetler beni üzmüyordu. Bir hayvanın öldürülmesi canımı yakmıyordu. Bu kötülüğümden değil, hissizliğimdendi. Hissedemiyordum. Hissedemediğim için günlerim yavan bir şekilde takvim yapraklarından yırtılıp gidiyordu.

Bu bir haftada içime dönüp bakabildim yıllar sonra. Oysa kaçıp durduğumuz yalnızlık bir şefaatmiş insanoğlu için. Odama annemi de almıyorum. Düşünmek istiyorum. İlk anılarımdan bugüne. Hiçbir hatıram yok. Ne bir ilkokul öğretmeni ne bir lise aşkı, ne de üniversite de yaşanmış unutulmaz bir heyecan. Askere de gitmiştim sanırım. Ama hiçbiri, hiçbiri hafızamda yok. Sanki ben yaşamamışım gibi bu hayatı, o denli bir yabancılık. Nereye gitmişti onca sene? Yoksa, yoksa çok içmekten hafızam mı silinmişti? Ne yapmıştım da insanlara hayatımda kimse kalmamıştı geçmişten bugüne. Anladım sonunda. Ben tahammül edemiyorum insanlara. Dertleriyle dertlenmiyorum. Onları kapımdan içeri almıyorum. Bu bir bilgelikten değil. Diğer şeyler gibi insanları da hissetmiyorum. Onların hoş görülecek küçük kurnazlıklarına ya da kafamı istila edecek saçma hayatlarına yer yok zihnimde. Ben kendimi arıyorum. Samanlıkta iğne arıyorum. Samanlıkta iğne var mı onu da bilmiyorum.

Yorgunum, dediğimde doluşuyorlar. Ne yaptın ki? Hiçbir şey. Hiçbir şey yapamamanın yorgunluğu. Hem bir şeyler yapmak neden önemli. Onlara zıt gelen fikirlerimi zamanla susturmuşum. Bazı mantıklı düşüncelerim sonunda onların dillerinden de duyulmuş fakat ne önemi var? İnsanların bana ve fikirlerime önem vermesinin ne önemi var?

Telefonumu kapattım. Yine de arıyorlar diye. Gözümün başına gelenleri hafife almışım. Kör olabilirmişim. Çok kötü ağrıyor hâlâ. Bandajı çıkardığım zaman bir sızı başlıyor. Puslu ışık çizgileri var. Bu gözlerle nasıl bakarım ekrana. Nasıl idare ederim büyük nakliye şirketimizin finans işlerini. Onlara da bahane olur işte. Finansçımız kör oldu derler şoförlere. Paranızı bu Cuma da ödemeyeceğiz. Ama alışkın değillerdir o strese. Küfürleri iyi olur tırcıların, kaldıramazlar. Belki ben kaldırdığım için, iyi yalan söylediğim için orada çalıştırılıyorum. Çünkü yolda tekeri patlamış tır şoförüne acımıyorum. Ha yolda kalmış, ha eve gitmiş… ne fark eder bilmiyorum?

Hiç özlediğim bir şey yok. Yine de bir şeyden bahsetmek isterim. Son yıllarda bana olgun erkek dürtüleri yüklendi. Kadınlara karşı da hislerim köreldi ve ne tür kadınların hayatımda olduğunu bildiğinizi düşünüyorum artık. Hiçbir aşk hikayem yok demiştim. Varsa da biz olarak değil, ben olarak yaşadığım karşılıksız, söylenmemiş ve duyulmamış sesler işte.

Nihal sarımtırak bir kadın. Geçen yaz otuz oldu. Kalem etekler giyer. Bana bir öğretmeni mi hatırlatıyor ama hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Saçları omuzlarına dek lüle lüle. Mavi gözler, sağlıklı bir yüz. Mağrur kuğu gibi bir boyun. Bu boş günlerin birkaçını onu düşünmeye ayırmak istedim. Sevmek istedim ama olmadı. Sevecek yerlerim körelmiş. Zamanında çok sevmişim diye, çok yazmış bir mürekkep kalem gibi tükenmiş. İrfan diyor ki: Ben korkakmışım. Korkak olduğum için sevemezmişim. Korkmuşum da içime kapanmışım. Oysa korkuyu da hissetmediğimi bilmiyor.

Yine de korkmadan bir hayal denemesi çiziyorum kafa tahtama. Nihal ile ben bir karavanda. Hemen en adi işler geliyor aklıma. Patron arıyor. Bu dönemde yıllık izin mi olur? Hangi dönem olur biliyorum. İçerde dört yıllık iznim duruyor. İstersem? Biz bir aileyiz. Çok istersen al parasını işine bak. Neyse neyse, hayal diyorum. Hayal diyorum, hayal kurmanın ne olduğunu kendime hatırlatmanın acizliğine düşüyorum. Bu devrin insanı hayal de edemiyor artık. Ellerimize verdikleri aletlerde izliyoruz her şeyi içselleştirerek. Nihal ile ben diyorum ya. Bir küçük Anadolu semtinde… Annem ne olacak? O da iyidir işte. Yaşlı ama. Komşularla vakit geçiriyordur kendince. O da gelse karavanda bizimle… Oğlum bu kadar gezi yeter, ne yiyeceksiniz eve dönünce. En mantıklı tecavüzleri sunuyorlar hayallerime. Geri dönüyorum o alemden.

İrfanı aramak istiyorum fakat onu da çekecek kafam yok biliyorum. En berbat şiirlerini bana okutan bir şairden başka bir şey değil. İş yerinde kimsenin umursamadığı bir getir götürcü. Çek defteri taşır, para taşır, senet imzalatır. Bunca yıldır tek kuruş yamuk yapamayacak kadar korkak.

Pasajın kirli koridorlarını, Nihal’ın lüle saçlarını, benimle arkadaş olduğunu sanan İrfanı ve diğerlerini (size daha sonra anlatırım) düşünmek iyice mide mi bulandırdı. Odanın duvarlarına baktım. Yastığımı kokladım. Bu yatak benim miydi? Bu hayat benim miydi? Yıllardır yaşadığım evde henüz misafir gibiydim. Yatakta bile emanet gibi yattığımı, yatağın büyük kısmını kullanmadığımı hissettim. Neden hayatta yer kaplamaktan bu kadar çekinir olmuştum. Oda da bana ait hiçbir şey yoktu adeta. Kendi zevkimin değdiği hiçbir renk, hiçbir şey yoktu. Sahi sevdiğim bir renk var mıydı onu da bilmiyordum. Bana ne olmuştu böyle? Ne zamandan beri böyleydim. Gözümü neredeyse kör edecek bir kavga yaşamasam, biraz alkolden ve diğerlerinden uzak kalamasam bunları fark edemeyecek miydim? Bana ne yapmışlardı da bu hale gelmiştim. Duygularımın özlemini hissettim. Pasajı hatırlamak mide mi bulandırdı. Neden işe dönmeliydim? Artık döngüye giren hayatımın beni mahvettiğini hatırladım. Hiçbir hedefim yoktu. Ne yükselmek, ne para kazanmak, ne de Nihal… Tek istediğim herkesin benim gibi vurdumduymaz bir hayatın içine çekilmesi ve kimsenin kimseyi rahatsız etmemesi. Yeniden işe döneceğimi hatırladıkça kalbim çarpıyordu. Yıllardır iş diye bir işkenceye gittiğimi iyice anlıyordum. Ekranı aç. Önündeki deftere aldığın notlara bak. Ödeme listesi çıkart. Patrona sun. Patronun odasına girdiğinde Nihal sana bakıp gülümsesin. Ödemelerin çoğunu veto etsin. İnternetten yeni bağlantıları listene ekle. Telefonlara bak. Kavga et. Küfür ye. Küfür et. Akşam olsun. İç. Eve git. Sabah olsun. Aynı şey. Neden böyle diye sorardım eskiden anneme. Herkes öyle yaşıyor, derdi. Evet herkes böyle yaşıyordu. Ruhumuzun eksikliği aşamadığımız dağlar, kafamıza düşmeyen yağmur, çıplak basamadığımız toprak mı olduğunu düşünmeye başladım. Ne kadın, ne dost, ne iş. Bu başka bir şey, bir şey eksik. Neden bu evde yaşıyordum? Neden katlanıyordum bunca şeye. Bir düzleme girmişti bildiğim ne varsa. Yarına başlamak için gerekli bir neden bulamıyordum. Fakat bir fikrim vardı, içime sinmeyen…