Askerden döneli 182 gün oldu bugün. Askerliğe dair yazacak çok şey olmakla beraber, yazmama kararı aldım. Hem isim veremeyeceğim için yazının çok karışık olacağını düşündüğümden, hem de tekrar hatırlamanın lüzumsuz olduğunu düşündüğümden ötürü böyle bir karar aldım. Çok kötü şartlarda, büyük buhranlarla geçen bir askerlik yapmadım ama dediğim gibi artık bu konu üzerine yazmanın lüzumsuz olduğu kanaatindeyim.


Özetlemek gerekirse askerlik, meslek olarak meşgul olunmayacaksa gereksiz, fakat yaşanmaya değer bir tecrübedir.


Askerden dönünce ilk iki hafta kelimenin tam anlamı ile dağıttım. Yemek istediğim ne varsa yedim. Canım ne zaman istiyorsa o zaman yedim, canım ne zaman istiyorsa o zaman uyudum, uyandım. Ben nasıl istersem öyle oldu. 102 kilo dönmüştüm. İki haftada 107 kilo oldum. Derhal spora ve diyete tekrar başladım. Şu anda 93 kiloyum. Aradan aylar geçmesine rağmen sivilde olmaktan hala garip bir şekilde zevk duyuyorum. Hatta geçen gün nöbete gider gibi içliğimi, çoraplarımı ve iç çamaşırımı giyip dışarı çıktım. Elbette bunları yapmamın psikolojik sebepleri var ama benim anlatacak kadar psikoloji bilgim yok. Zaten bazı şeyleri bilmemek en iyisi.


İki haftalık sürecin ardından iş aramaya başladım. Telefonuma indirdiğim bir uygulama üzerinden yaptım bunu. Gazetecilik mezunuyum ve kendi alanımla alakalı olarak öncelikle dikkatimi çeken, her yerde ''kurgucu'' arandığıydı. Gördüğüm kadarıyla kurgucular işsiz kalmamıştı. Kurgu-montaj meselesini hiç sevememiştim. Aydın'da bir belgesel çekiminde çalışırken, ki iptal oldu, en yakın insanın 50 km olduğu dağlarda, tepelerde gezerken, bir kayanın altına girip beş bin yıllık resme baktığım anda dedim ki kendi kendime, "İşte, yapmak istediğim iş bu."

Gezeyim, fotoğraf ve video çekip para kazanayım. Daha güzel ne olabilir ki?

Umduğum gibi olmadı. Daha sonra dikkatimi çeken şey ise şu sıralar Twitter'da çokça esprisi yapılan ''yazılım'' ilanlarıydı. Herkes yazılımcı arıyordu. Merak etmeyin ben de kendi kendime ''keşke yazılım öğrenseydin'' dedim.


Önce bir İzmit'e gittim. Eskiden çalıştığım barı, abilerimi, arkadaşlarımı ziyaret ettim. İş de konuşuldu tabii. Malum hastalık yüzünden bir süre beklemenin herkes için iyi olduğuna kanaat getirildi ki olması gereken de buydu. Tahmin ettiğimiz gibi de oldu. Ben bu satırları yazarken bakması gereken bir aile ve doyurması gereken bir mideye sahip insanlar, hiçbir yardım olmaksızın dükkanlarını kapatmak zorunda kaldılar.


İzmit'ten döndüğüm hafta ''Onu her özlediğimde'' şiirlerimin müsebbibi olan hanımefendi ile tekrar görüşmeye başladım. Bu kısım bu kadar.


Daha önceden düşünmüş olduğum son çare planını devreye soktum. Askerden döneli iki ay bile olmamışken iş bulamadım diye gereksiz bir paniğe kapılıp acele bir kararla silahlı güvenlik kartı almak üzere bir kursa yazıldım. Güvenlik kursu bir iş bulmayı da vadediyordu. Nitekim buldular da. Fakat en ufak bir mevki sahibi olan insanlar kendilerini Tanrı yerine konumlandırdıkları için, biz de ''Ne Tanrı, Ne efendi'' demişiz bir kere, başlamadan kovuldum. Halbuki dürüstçe bir cevap vermiştim sadece. Çok da bir başkaldırı falan söz konusu değildi. Basit bir soruya basit bir cevap. Neyse hem bu yarı-Tanrı ile hem de kurs ile yaşadığım problemlerden ötürü ışık hızında soğudum güvenlik işinden. Fakat kursa para bağladığım için yine de girdim sınavlara.


Önceden samimiyeti saygının önüne koyardım. Ama dış dünyada bu böyle değil. Eğer ben o kursa gazeteci kimliğim ile gitseydim benimle senli benli konuşmaz, emir kipleri kullanmazlardı. Fakat ''alt tarafı bir güvenlik parçası'' olarak kafalarında konumlandırdıkları için minimum nezaket kurallarına bile uymayı düşünmediler. ''Güvenlikleri sevelim lütfen, onlar da insan'' diyecek değilim tabii ki her ne iş yapıyorsa yapsın insanlara saygı duymak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız sadece. Bu arada güvenlik işindeki yetki ve denetim sıfır. Gerçekten ders bile almadan, kursa bile gitmeden ''hayat bilgisi'' tadında bir sınavı ve atış talimini geçerek ''silahlı'' güvenlik olabiliyorsunuz. İşi, işçiyi küçümsemiyorum; sistemi eleştiriyorum.


Daha önce spor salonunda çalışmış bir arkadaşım yarı zamanlı bir iş olduğunu, çalışmak istersem ayarlayabileceğini söyledi. Ben de Trendyol ''Efsane Günler''i ve benzer sitelerdeki ''Şahane Cumalar''ı kaçırmamak için işi kabul ettim. 28 yaşında hala ailesinin eline bakan bir adam olduğum için değil yanlış anlaşılmasın. Hem ''kriz yok, iş beğenmiyorlar'' diyen milletvekillerimizi de haksız çıkartmak istemedim.

Özetle, yuvarlanıp gidiyorum işte.


''Neyi, neden yaptığını bilmiyor, sonra da ölüp gidiyorsun.''

-Chuck Palahniuk, Fight Club