Öğleden sonra uyandı. İçi geçmişti demek daha doğru olur. Çocuğun okuldan gelme saatleriydi. Düşünmekten bitap düşmüştü, cebinde kalan son parasını da okula giderken fırından simit alıp kahvaltı yapması için çocuğa vermişti. Bu hafta temizliğe gideceği evin sahipleri yurt dışına çıkmışlardı, kimseden borç almaya yüzü de yoktu, kendini bildi bileli eşten dosttan bir şey istemeyi beceremezdi, günü gününe borcunu ödese de hep bir mahcubiyet hissi duyardı derinlerde.

Birazdan kapı çalacak çocuk okuldan gelecekti. ‘Saatlerdir de bir şey yememiştir.’ diye içinden geçirdi. İstemeye istemeye hafta sonu için babasının yanına yollamanın en iyisi olacağını düşündü. “Hadi ben neyse de çocuk aç biilaç nasıl dayansın?” dedi kendi kendine.

Oturdukları eve taşınalı dört ay olmamıştı, büyük şehirlerde komşuluk namına bir kırıntı dahi kalmamış olsa da insanoğlu zora düşünce yedi kat yabancıdan yardım isterken ne kadar da çekinmiyor. Eve çıkıp girerken ayak üstü selamlaştıkları üst kattaki komşuya gidip çocuk için minibüs parası istedi,

“Cüzdanımı temizliğe gittiğim evde unutmuşum.” diye de bir yalan söyledi,

birdenbire aklına gelmişti. Kadın halden anladı, fazladan para verdi,

“Hepimizin başına gelir, dert etme.” dedi.

Eve dönerken kapıda yakaladı çocuğu, sessiz sedasız yaklaştı arkasından ve korkuttu, anne oğul sarılıp öpüştüler. En kötü zamanlarda bile böyle şakalar yaparlardı birbirlerine.

“Baban seni çok özlemiş, aradı yanıma gelsin dedi.” dedi. Çocuğun yüzü asıldı.

“Baban o senin, ne olursa olsun, sever seni, bir tane oğlusun sonuçta, yapma böyle.” diyerek hazırladığı çantayı okul çantasıyla değiştirdi.

Yol parasını cebine koydu,

“Geç olmadan iş yerine git, beraber orda yemek yersiniz, uyuyakaldım, yiyecek bir şey hazırlayamadım.” dedi ve sıkı sıkı sarılıp öptü, kokladı ve yolcu etti.

Çocuk, kapıdan çıkarken anne çaresizliğini ustaca gizlemeye çalışsa da bir şeyleri anladığı yaşa geldiğini fark etti. Bir tür aydınlanma yaşıyordu, artık çocuk olmadığını düşünmeye başladı, iki ay sonra on bir olacaktı.

 

 

Ustabaşı makineleri geziyor, işleyişte bir aksaklık olup olmadığını kontrol ediyordu. İşçiler her gün yaptıkları işi yapıyorlar, paydos saatinin gelmesini bekliyorlardı. İş hiçbir zaman bitmiyordu. Allah’ın belası her gün aynı işi yapmaktan artık kendilerini de makine gibi hissediyorlardı, kolay kolay heyecanlanmıyorlar, normal insanların başına gelen felaketleri akşam televizyonlardan izlerken; paralarının yettiği çürümeye yüz tutmuş meyveleri iştahsız bir biçimde yiyorlar ve gün geçtikçe hissizleşiyorlardı.

Atölyenin kapısından güvenlik ile küçük bir çocuk girdi, sırtında kendisinden büyük bir çantası vardı. Çocuk daha önce geldiği bu pis kokan, mutsuz insanlarla doldurulmuş yeri unutmuş gibi nereye gideceğini şaşırdı. Güvenlik eliyle çocuğa babasının olduğu tarafı gösterdi, telaştan teşekkür etmeyi unuttu ve koşar adım ilerledi. Makine sesinden nerdeyse hiçbir şey duyulmuyordu.

“Baba, baba.” diye bağırdı çekiştirerek işçilerle konuşan ustabaşını.

Atölyeye bir enik girmiş de paçasından çekiştiriyor sandı baba. Çocuğu fark ettiğinde şaşırdı, âdet üzere elini uzattı. Eli yağlı ve kirliydi, çocuk bu pis kokan eli önce öptü, sonra başına koydu.

“Yukarı çık, bir şeyler versinler sana, karnını doyur.” dedi, kırk beş dakika yolda yemek yiyeceği anı düşünerek geçirmişti. Bir tek sabah kuru bir simit yemişti, hepsi o kadar. Çocuk yemek yerken bir yandan da babasını izliyordu camdan. Babasının yüzündeki çizgiler iyiden iyiye belirginleşmişti. Annesi ile aynı yaşta olmasına rağmen iki eski eş yan yana gelseler baba kız sananlar bile çıkardı. Bir yıl olmuştu babası ile annesinin ayrılalı, üç ay önce de babası başka bir kadınla evlenmişti. Sanki üç ayda daha da yaşlanmış gibi geldi gözüne, geçen sene bu kadar beyaz yoktu saçında.

 



Kadın yatak odasında bulunan makyaj masasında son hazırlıklarını yapıyordu, zil çaldı, eşini hep güler yüzle karşılamayı âdet edindiği için yüzüne samimiyetten uzak bir gülümseme ifadesi yerleştirdi ve kapıyı açmaya yöneldi. Kapı açıldığında eşi ile beraber üvey oğlunu görünce donuk bir şekilde

“Hoş geldiniz.” dedi.

“Hoş bulduk.” diye karşılık verdiler.

Çocuğun sırtındaki çantaya takıldı gözleri, ‘Temelli kalmaya mı geldi yoksa bu?’ diye geçirdi içinden.

“Çabuk hazırlanın ablamlar bekliyor, akşama yemeğe davet etti, bu sefer de bahane uydurursak gücenecek.” dedi kadın.

“Önce bir duş alayım, hemen çıkarız.” diye karşılık verdi adam.

Çocuk sırtında çanta ile salonda beklemeye koyuldu, hâlâ üstünde okul üniforması vardı.

“Ne bekliyorsun, sen de üstünü değiştirsene, bohçanı da getirmişsin, adam akıllı bir şey koydu mu annen?” dedi kadın,

adam duşa girdiği sırada. Sonra çocuğu misafir odasına götürdü.

“Burada değiştir üstünü.” dedi.

Verilen talimatları uyguluyordu, üstünü başını değiştirdi, kirli önlüğünü çantasına koydu. Yarım saat içinde herkes hazırdı, arka mahallede olan eve yürüyerek gittiler ama yolda da pişman oldular. Hava adam akıllı soğuktu, aylardan mart’tı ama kış yerini ilk bahara teslim etmemişti.

“Allah bu havada dışarıda kalanlara yardım etsin.” dedi kadın,

apartmanın kapısına geldikleri sırada. Zili çaldılar, misafirliğe gittikleri ev üç kişilik çekirdek bir aileden meydana geliyordu. Memur babanın söz hakkı nerdeyse hiç yoktu, on altısında ergenliğinin zirvesindeki kız her şeye isyan ediyor ve anne babasını saymıyordu. Evin otoritesi anneydi; bu kadın ellilerine merdiven dayamış fakat cazgır ve bir o kadar da cahil birisiydi. Eşi ve kızıyla hiç iletişim kuramazdı varsa yoksa kız kardeşiydi, her şeyini ona anlatır, elinden gelen gelmeyen ne varsa onun iyiliği için seferber ederdi.

Kapı açıldığında çocuk üvey annesi ve babasının arkasındaydı, ilk bakışta belli olmuyordu. “Hayırdır kız zorla mı geldin, ne bu yüzündeki meymenetsizlik?” dedi ev sahibi kadın gülerek kız kardeşine,

“Yok be abla sabahtan beri temizlik yaptım yorgunum.” şeklinde karşılık verdi kardeşi.

Kadın ve adam kapıdan içeri girince anca çocuğu fark edebildi, durumu anladı ve yüzündeki tebessüm kayboldu. Ne diyeceğini bilemedi,

“Ayakkabılarını dışarıda çıkart” dedi sonra.

Evin sözde reisi misafirlerini salonda karşıladı, hepsini tek tek kucakladı. Kızına seslenip sofranın hazırlanması için ininden çıkmasını buyurdu. Çocuğun başını okşayıp

“Gel bakalım delikanlı yanımda otur, kocaman adam olmuşsun.” dedi ve ekledi,

“Bu yaşlarda çocuklar aniden büyüyorlar, özellikle erkek çocukları, baksana iki ayda boy atmış hergele.”

“Aman enişte işten güçten kendi çocuğunla ilgilendiğin mi var da elin çocuğunun boyu uzamışta neymiş diyorsun?”

Adam bozuldu ama renk vermedi. Kadınlar fısır fısır aralarında konuşarak mutfağa geçtiler. İki bacanağın ortak noktaları pek yoktu ama erkekler bir araya geldiler mi bir yolunu bulup siyaset veya futbol gibi konularda çene çalabilirlerdi. Büyük bacanak çocuğa bir iki gelişi güzel soru sordu; okul nasıl gidiyor, büyünce ne olacaksın minvalinde, sonra derslerde zorlanırsa ‘ablasından’ yardım alabileceğini söyledi, nihayet sofra hazır olmuştu. Kız zorla odasından getirtildi.

Sofrada hemen herkesin keyfi kaçıktı ama aynı oranda iştahları açıktı. Çocuk bu insanların nasıl yemek yediklerini inceledi ve şaşırdı; annesi ile bir haftada bu kadar yemek yemiyorlardı.

Yemekten sonra çay faslına geçildi, sonra meyve tabakları geldi, en sonunda da kahve ile kapanış yapılacaktı. Ne olduysa kadınlar kahveleri pişirmek için mutfağa geçtiklerinden sonra oldu.

Babası çocuğa mutfaktan su getirmesini söyledi, çocuk mutfağın kapısındayken abla kardeşin konuşmalarına şahit oldu,

“Kendisi göt gezdirecek ya, piçini de başımıza saldı, kocaman çantayla yollamış, yakında temelli bizde kalırsa şaşırmam ama o zaman ben gösteririm bizim herife dünyanın kaç bucak olduğunu.”

“Sen bir tane çocuk vermedikçe bu adama, eşek yerine koyar seni, biner sırtına.”

“Hele bir denesin bakalım, piçiyle beraber koyarım kapıya, sahipsiz miyiz biz, babamın evinde oturacaksın; bir de beni kölen mi yapacaksın, ağzına sıçarım ben adamın.” Çocuk gözleri yaşlı kadınların karşısına geçti,

“Babam su istedi.” dedi,

çocuğu karşılarında görünce irkilen kadınların elleri ayaklarına dolaştı,

“Ne öyle bizi mi dinliyorsun?” dedi ablası,

“Babam beni özlemiş; annem öyle söyledi, yarın gideceğim zaten, kalmayacağım” dedi çocuk ağlayarak.

“Ne diyorsun sen?” dedi üvey annesi,

sinirden kıpkırmızı olmuştu. Sesler içerden duyulunca erkekler mutfağa geldi. Kadın birden bayıldı, ağzından köpükler çıkmaya başladı. Ablası bayılan kardeşine ilk müdahaleyi yaptı; çocukluktan beri epilepsi olan kardeşinin bayılmalarına alışıktı. Kasılan avuç içlerini kolonya döküp açtı.

“Beğendin mi yaptığını kahpenin eniği?” diye bağırdı çocuğa.

Çocuk korkudan salona kaçtı ve ağlama krizine tutuldu.

 

 

Saat gece yarısını gösterirken eve döndüler, kadın hiçbir şey demeden yatak odasına geçti. Çocuk salonda beklemeye koyuldu, ne yapacağını bilmiyordu. Babası elinde yastık ve yorganla girdi içeri. Elindekileri kanepeye fırlattı,

“Bu gece yat zıbar, sabah da siktir ol git, bir daha gelme.” dedi.

Çocuk gözlerini halıdan kaldırmadan başını salladı. Adam çıkarken ışığı kapattı. Çocuk kanepeye uzandı ve gözlerini kapattı, annesini düşündü.

İçerdekilerin uyuduğuna emin olduğu geç bir saatte kalkıp sessizce eşyalarını yanına aldı ve evden dışarı attı kendini. Birkaç saat sonra sabah olacaktı.