"Gecenin sessizce pusuda avını beklediği alegorik bir zaman... Aklımın son parçaları da yırtılmak üzere. Karanlık gelip beni bağrına basmasa, saçlarımı o simsiyah donukluğuyla okşamasa geçmişin sayfaları çoktan alıp götürmüştü beni. Garip bir serzenişti içimde çığlık çığlığa yalpalanan. Hayat, uçurumdan yuvarlanıp düşen bir kayaydı ve ben onun un ufak oluşunu izliyordum. Işıklar, sesler yavaş yavaş kesiliyordu. Bir tek derme çatma, doksanlardan kalma bu atölyede geçirdiğim onca yıl benimle arkadaşlık ediyordu. Bugüne kadar sayısını bile hatırlamadığım binlerce tahta oydum, şekillendirdim, cilaladım. Tahtalara binlerce yön verdim, nice eserler ortaya çıkardım. Evet, marangoz olan ben, bunca tahtayı şekillendirdim fakat bir tek düşüncelerimi bir kalıba sokamadım. Peki bunca emeğe rağmen, zaman benim için hayal tiyatrosunda sergilenen bu kıraçlaşmış oyunun kaçıncı perdesindeydi? Nice merdivenler kesip biçtim tahtalardan ama Ahmet Haşim’in dediği gibi ağır ağır çıkılan bu merdivenlerin sonunda mutluluğa ulaşabilecek miydim? Belki de...”

 

Gece yatağımda düşüncelere daldığım sırada uyuyakalmıştım. Kapıdan gelen vakur bir sesle yatağımdan fırladım.


-Evladım!


Ustamın sesi yirmi yıldır her gün aynı tonlama ve aynı incelikle hiç değişmeden beni yerimden sıçratmaya yetiyordu. Aceleyle terliklerimi ayağıma taktım ve ustamı kapıda bekletmemek için avını kovalayan bir aslan gibi kapıya doğru koştum. Ustamın o baharlar saklı neşeli çehresini görmek için hemen anahtarı çevirip kapıyı açtım.


-Günaydın usta, hoş geldin! Buyur içeri geç.


-Günaydın evladım, hoş buldum. Saat on buçuk oldu. Ne o evladım yine bu saate kadar uyumuşsun. Ben sana böyle mi öğrettim kerata, sabahları işe erken başlanmazsa dükkânın bereketi kaçar demedim mi?

 

-Ne desen haklısın be ustam ama gece yine uyku tutmadı. Düşüncelere daldığım bir ara uyuyakalmışım. Geç uyuyunca da sabahları uyanamıyorum böyle.


-Ah be evladım, ben sana söylemiyor muyum Allah insana eziyet etmesi için düşünmeyi ve bu aklı vermedi. Bu akıl, kördüğüm olmuş yaşam iplerinin düğümünü çözmek ve rayından çıkmış düşünceleri rayına oturtmak için verilmiştir. Her sabah kalkıp çözdüğün bu yaşam iplerini gece kendi kendine daha çok örüyor, daha çok kördüğüm ediyorsun. Eğer böyle devam edersen eninde sonunda bu ipler bütün aklını ve vücudunu saracak ve içinden çıkılmaz bir hal alacak. Evladım, sen yıllar önce kalbinin anahtarını kaybettin. Bu yüzden yıllardır onu bulmanın umuduyla kendini kuşatıyorsun. Fakat sen de biliyorsun ki bu ablukanın hiçbir önemi yok, çünkü o anahtarı bulmadan surları aşamayacaksın. Ancak o anahtarı bulduğunda mutluluğa ulaşacaksın.


Uyku mahmuru gözlerim bu sözleri duyunca bir anda açıldı, vücudumdaki hissizlik kalktı, kendime geldim. Ustam hikmetli bir insandı. Dingin gözleriyle gözlerimin ta içine doğru bakar, bir şeyler anlatırken beyaz sakalını sıvazlardı. Suratında her daim bir tebessüm olurdu. Yaşlılığın ona getirdiği kadim dostu bastonunu yanından hiç ayırmaz, güvenini ona yaslanarak gösterirdi. Oturmasıyla kalkmasıyla adeta bir edep abidesiydi. Düşünün ki kendisi her söylediği söze kitap yazılacak kadar anlamlı konuşan, bir olay yahut bir durum olduğu zaman ferasetiyle hemen çözümü sezinleyen seksenlik dev çınar… Ve yine her zamanki gibi beynimde çalkalanıp duran düşüncelerimin orta yerine kürek vurmuş, hikmet tohumlarını bırakmış ve üstünü kapatmıştı. Biliyordu ki bir gün bu tohumlar yeşerip yükseldiğinde sorunlarımın tamamı çözülecekti. Seneler boyu böyle binlerce tohumu aklımın toprağına ekti durdu. Tek sorun benim halen bu tohumları yeşertecek can suyunu bulamamış olmamdı. Ve ben bu suyu bulana kadar düşünmeye devam edecektim...


-Haklısın ustam! Senin sözlerin benim için çok değerlidir, her daim şuramda taşırım. İnşallah bir gün hayata senin gözlerinden bakabilirim.


-Bakarsın evlat, sen de bakarsın. Zamanı geldiğinde hepimiz aynı gözle hayata bakacağız. Ama mesele bakmakta bitmiyor, görebilmek gerekiyor. Asıl baktığın zaman değil gördüğün zaman hayatın anlamına varırsın. Mühim olan gördüğünde geç olmaması. Unutma, bir kere geç kalırsın bu hayatta. Sonra bir daha hiçbir şeye yetişemezsin.


-Ustam sen canını sıkma, halledeceğim ben bu işleri. Ben sana bir çay koyayım şimdi, yandan da fırından katmerle çörek kapıp geleyim, kahvaltımızı yapalım güzel güzel. Sonra sen otururken ben de gelen siparişleri hazırlamaya başlarım.


Çayı demledikten sonra fırından katmerle çörek kapıp geldim. Masayı hazırladıktan sonra ustama çayını götürdüm. “Bu ne güzel bir nimettir vallahi. Bir gün içmesem o gün öldüğüm gün olur muhtemelen.” deyip gülmeye başladı. “Allah gecinden versin ustam, deme öyle şeyler. Ben sana hep demlerim çay, yeter ki sen iç.” Ben de gülüyordum. Ustamla biraz muhabbet ettikten sonra, ustam beni izlerken ben de işe koyuldum.


Günler böyle su gibi akıp gidiyordu. Ustam sabahları geliyor, beraber çayımızı içip muhabbetimizi ediyorduk. Yıllar önce beni bu atölyeye çırak olarak aldığında “Ben seni buraya bir çalışan, bir çırak olarak almıyorum. Beni seni buraya evladım olarak alıyorum, öyle de yetiştireceğim inşallah.” demiş ve gerçekten öyle de yetiştirmişti. Emekli olacağı zaman da beni karşısına oturtmuş ve “Bu meslek aslında bize tahtaları, ağaçları kesip biçmenin değil; insanları anlamanın ve onları çözümlemenin, her hallerini bilmenin yolunu öğretti. Boşuna peygamber mesleği değildir bu. Allah’ın azap emri, büyük tufan zamanı geldiğinde ihtiyaç olan gemiyi marangoz olan Nuh peygamber yapmıştır. Bizim de hayatımızda büyük tufanlar olacak, yağmurlar seller geçecek. Bu mesleği iyi anladıysak o tufanlardan Allah’ın izniyle kurtulacağız biz de. Ben artık emeklilik yaşımı doldurdum. Peygamber mesleğini devam ettirme sırası sende.” diyerek yıllarını verdiği dükkânını bana devrettiğini söylemişti. Gözyaşları içinde “Ustam, Allah senden razı olsun! Daha dün sokakta kimsesiz bir çocukken beni dükkânına evladın olarak aldın, yetiştirdin. Şimdi de nice emeklerle kurduğun dükkânı bana devrediyorsun. Hakkını asla ödeyemem. İnşallah bu meslekte hiçbir zaman yüzünü kara çıkarmayacağım.” demiş ve ustama sıkıca sarılmıştım. Ustamla ben bir baba evlat ilişkisinin yanı sıra arkadaş gibiydik. Muhabbetimiz çok keyifli olduğu için ustam yıllar boyu istisnasız her sabah dükkâna gelip benimle zaman geçirirdi. Akşamüzeri de eve doğru yola koyulurdu. Ben de o gidince atölyemin üst katına kurduğum odamda pencereden gökyüzünü seyreder, uyuyana kadar düşüncelerimle baş başa kalırdım. Ta ki o gün gelinceye kadar.


“Ne, saat on iki mi olmuş? Of, ben bu saate kadar nasıl uyuyakaldım? Tabii ya, gece yine düşüncelerin çıkmazına dalıp gökyüzünü seyrederken uyumadım, sabahın ilk ışıklarını görene kadar da ayaktaydım. Allah Allah, normalde ustamın gelip beni çoktan uyandırması gerekirdi şimdiye kadar.” derken atölyenin kapısına birisi sert sert vurmaya başladı.


-Ahmet abi, Ahmet abi!


-Hayrola Yaşar, ne bu alacaklı gibi kapıyı vuruyorsun sert sert. Bir şey mi oldu?


-Abi koş, Ömer usta kalp krizi geçirmiş, hastaneye kaldırılmış. Durumu kritikmiş, şimdi komşular haber verdi.


-Ne! Ne diyorsun sen Yaşar, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ustam...

Dükkânın kapısını bile kilitlemeden bir hışımla çıkıp süratle hastaneye koştum. Yolda nereye saptığımı, hangi sokaktan geçtiğimi, kiminle karşılaştığımı bile bilmeden hastanenin kapısına vardım. Normalde beynimi işgal eden düşünceler, ustamın kalp krizi geçirdiğini öğrenmemle adeta bir yanardağ gibi patlamaya geçmiş, kalbimi ve ruhumu yakmaya başlamıştı. Koşa koşa acil kapısından içeri girdim ve ilk gördüğüm hemşireye “Ustam, ustam nerede yatıyor Allah aşkına söyleyin!” diye seslendim.


-Sakin olun beyefendi, ustanızın ismi nedir?


-Ööö... Ömer Türkcan.


-Ömer dedeyi diyorsunuz siz, tamam tanıdım. Üçüncü katta yoğun bakımda şu an, en son durumu kritikti.”

Merdivenleri beşer beşer atlayarak ışık hızıyla üçüncü kata çıktım. Kata adımımı attığım an dizlerimin üstüne çöktüm. Gördüklerime inanamıyordum. Görevliler kapıdan sedyeyle üstü örtülü ustamı çıkarıyordu. Ayağa kalkıp üstü örtülü babam, can dostum, yoldaşım, sırdaşım olan ustama koştum. “Ustam... Canımdan can, ömrümden ömür ustam... Nur yüzlü, metin sözlü ustam... Evladını, çırağını bırakıp nereye gidiyorsun...”


Ustamın neşeli yüzünü göremediğim, sesini duyamadığım bir ay... Tam bir ay geçmişti ustamı toprağa koyup dönmemin üzerinden. Hani bir laf vardır ya, insan sevdiğini kaybedince bir tanesi kalana kadar kalbindeki bütün mumlar sönermiş. Son kalan mum ise sonsuza kadar yanarmış. İşte o mumlar kalbimde bir bir sönmeye başlamıştı ki ustamın eşi Nazife teyze dükkâna çıkageldi. Ustamın ölmeden önce bir vasiyet yazdığını, elinde taşıdığı kutuyu bana teslim etmesini istediğini söyledi ve elindeki kutuyu bana verdi. Nazife teyze gittikten sonra cesaretimi toplayıp kutuyu açtım. İçinde bir anahtar bir de not vardı.


“Çok kıymetli evladım. Bil ki bu notu okuyorsan ben dâr-ı bekâya göçtüm demektir. Bunca yıllık usta-çırak, baba-oğul ilişkimiz var. Ancak biliyorsun ki sen benim çırağımdan da öte evladımdın. Yaşım kemale ermeye başladığında, yavaş yavaş gidiş vaktinin geldiğini tahmin ederek bu satırları sana yazıyorum. Yıllarca yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi, kâh güldük kâh üzüldük. Ancak senin kafanı kurcalayan düşüncelerin mutsuzluğu ve umutsuzluğu sana getirdiği gözümden hiçbir zaman kaçmadı. Herkes bakar fakat herkes göremez demiştim sana. Artık görmenin zamanı geldi. Kutuya koyduğum bu anahtar hiçbir önemi olmayan, sıradan, basit bir anahtar gibi görünüyor olabilir ama aslında öyle değil. Bu anahtar senin yıllar önce kaybettiğini söylediğim kalbinin anahtarı. Bu anahtar sevdiklerini, sevdiklerinle geçirdiğin zamanın ve anıların kıymetini simgeliyor. İşte onca zaman baktığın fakat göremediğin şey buydu. Hayat merdivenlerinin sonunu nereye varacağını düşünmene gerek yok, sonunu hepimiz biliyoruz. Mühim olan o merdivenleri kimlerle ve nasıl çıktığındır. Bundan böyle bu anahtarı sakın kaybetme ve artık üzerindeki ölü toprağını kaldır. İnsanlarla tanış, yeni dostlar edin. Sevdiklerinle geçirdiğin her anın kıymetini bilerek yaşa çünkü böyle yaşamazsan işte o zaman sana söylediğim gibi bir kez geç kalırsın hayatta ve bir daha hiçbir şeye yetişemezsin.”


Gözümden akan yaşlar elimdeki notu sırılsıklam etmişti. Canım ustam... Onca yıl bana verdiği öğütlere rağmen söylemek istediğini anlayamamış, yıllardır ektiği tohumları yeşertecek aradığım o can suyunu bulamamıştım. Meğer o can suyu pek yakınımdaymış. Gözümdeki yaşları silip doğruldum, anahtarı elimin içinde sımsıkı kavradım. “Haklısın ustam, haklısın. Sana sözüm olsun ki bu anahtarı bir daha asla kaybetmeyeceğim.”


*Resimdeki anahtar Karayip Korsanları Ölü Adamın Sandığı filminde Davy Jones karakterinin kalbini sakladığı kutunun anahtarıdır.