UYARI: Okuyacağınız metin +18 öğeler (argo, cinsellik, uyuşturucu, şiddet) içermektedir.


Annemin, babamın ölüsüne hiçbir zaman saygısı olmadı. Onu en çetin hayat koşullarıyla baş başa bıraktığını ve benim gibi bir evlatla bırakıp ölerek kendi kıçını kurtardığını söylerdi. Onun bu aşağılayıcı sözlerine alışıktım artık. Evet, babam canını kurtarmıştı, ama benden değil, bu ihtiyar yaratıktan. Evet, döngü tamamlandı sayılır. Babam annemden, annem de benden kurtuldu. Bense, her ikisini de cehenneme gönderip kendi kıçımla baş başa kaldım. Hep bunu istemiyor muydum zaten? Al sana başıboş yaşam, gururlandıracağın ve utandıracağın birileri yok artık, istediğini yapabilirsin. Tabii on yaşında bir çocuk için istediğini yapmak her ne demekse artık. Gelgelelim babaannemlerin evine taşındım. Hepsinden tamamen kurtulmak için daha sekiz senem vardı, ve gitmem gereken bir okulum. Okulun benim gibiler için olmadığını anlamak için babam yaşında olmama gerek yoktu, ödevlerden ve öğretmenlerden nefret ediyordum, bu, anlamak için kâfiydi. Öğretmenlerim beni asla sevmedi, ki başka ne isteyebilirdim? Beni sevselerdi, beni değiştirmeye kalkacaklardı, anlamsız hareketlerimi anlamlandıramadıkça delleniyor, bu da gayet tabiidir ki, hoşuma gidiyordu. Tabii benim yüzümden bu yaşta defalarca okula çağrılan babaannemlere yarattığım zorluklar da işin cabasıydı. Bir Mrs. Hall ölmüştü ama, biri hâlâ hayattaydı. Ne yalan söyleyeyim, seviyordum babaannemi, ama hiçbir zaman yüzünü güldürmek gibi saçma bir uğraşa kalkışmadım. Hatta onlara teşekkürümü paralarını çalarak bildiriyordum. Doğmamış gibi yaşıyordum, sanki aslında hiç olmamış, olmayacakmışım gibi. Yaptıklarımın ne ahlaki, ne de maddi bir ziyanı yoktu benim için. Topluma bir parça, ufak bir zerrecik bile olmazdı benden, insan hayvanından gelmiyordu köküm. Yaratıkların çocuğuydum: Dünyaya terkedilmiş bir yaratık kurusu. Familyamın kökü belirsizdi; nasıl bir yaratıktım, neyle mutlu olurdum, ne için üzülürdüm, asla bilinmezdi. On sekiz yaşıma bastığımda, aşık olduğum kızların sayı iki elin parmaklarını çoktan geçmişti. Aralarından sadece ikisi benden küçüktü, diğerleri benden hep birkaç yaş büyük oldu. Hepsini kandırdım, hiçbirine prenses gibi davranmadım. Gerçi prenses oldukları da söylenemezdi. Tek gecelik mutluluklara kurban ettim olası geleceklerimi. İstek ve arzularımız hep çelişti onlarla. Ben yuva istemiyordum, benim evim dünyaydı, ve kendimi onun sadece bir köşesine zincirleyemezdim. On sekizime bastığıma göre, artık kendi evimde (babamın da, annemin de öldüğü evde) yalnız başıma yaşayabilirdim. Ağır işlerde çalışmaya başlamıştım, yapım gitgide büyüyordu. İçkiden anladığımı fark eden bir arkadaşım, bana barında barmenlik teklif etti. Sorun şu ki, bana asla güvenilmezdi, ve ona asla “seni yanıltmayacağım” gibisinden sözler vermemiştim. İçki bilgeliğim bahaneydi tabii: Beni barda yaranacak olası kavgalarda birbirilerini becerenleri ayırmam için istiyordu. Bu da benim götümü kaldırıyordu tabii, ihtiyaç duyulmak güzeldi. Yardım etmeyi, büyük birader rolüne bürünmeyi ve kendimden bir şeyler vermeyi seviyordum (kahretsin, hem de nasıl). Başkalarını üzmek, başkalarını mutlu etmek, başkalarının hayatında bir yer edinmek orgazm etkisi yaratıyordu bende. Fedakârlık, mutluluk saçmalığının belki de yegane yoluydu. İnsan, kendine yönelik hiçbir eylemde mutluluğa ulaşamaz. İtiraf etmem gerekir, başkalarının hayatını taktığım yoktu, fakat bunun benim hayatıma ve egoma olan etkisi başkalarına yardım etmeme neden oluyordu. İki tarafın da gönlü hoşsa, ne sorun olabilirdi ki? Kabul ettim işi. Hem, artık kas sistemim de çökmek üzereydi. Biraz da sanatsal yönümü konuşturayım. Ona kendi kıçımdan uydurduğum tariflerden söz ettim, ayıla bayıla dinledi. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum, ne de olsa, ben ne anlardım lan içkiden? Ortamdaki herkesten daha bilgiliydim ama, yapma dostum, ne tarifi? Bu yemi yuttuğuna inanamıyordum. Böylece onu ilk kez, henüz teklifini yeni kabul etmişken kandırıyordum. Devamı tabii ki gelecekti. Babaannem ve dedem öldükten sonra artık resmi olarak hiç kimsem kalmamıştı. Akrabalarım yoktu: Annem de babam da ailelerinin tek çocuklarıydı. Özgürlüğün tanımını yapabilecek tek kişi artık bendim. İçkiye, kadınlara, uyuşturucuya öyle bir bağlanmıştım ki, beni alıp ıslak bir çamaşır gibi sıkmaya kalkışsanız içimden pislik şelalesi akardı. Artık eve pek sık uğramıyor, sıklıkla çalıştığım barda, bazen de başka barlarda geceliyordum. Tabii diğer barlardan atılınca yolum yine çalıştığım bara denk geliyordu. Şölen. Ah kahrolası, nasıl da müthiş bir isimdi bu. Soğuktan böbreklerimi kaybetmek üzereydim: Yattığım köşelerde şömine bulunduğu pek söylenemezdi. Sidik torbam kızlarınkine benzemeye başlamıştı. Böbrek hastalıklarından cartayı çekmiş kimseler tanımıyordum, ölüm tercihim aşırı doz eroinden geberip gitmekti: Rahat ve uykulu biçimde. Pislik içinde çürümekti vasiyetim. Kahramanlara ihtiyacım yok. Doktorlara uyuz olurum. Hukukçuları fazla rahat bulurum: Adaleti sağlamış gibi rahattırlar onlar. Oysa bir boka yaradıkları yok. Evimde huzur bulamam, fahişeler tek dostumdur. En azından samimidirler, ve iğrençliklerine katlanırlar. Ama dert yanmaya başladılar mı uzaklaş oradan! Kurtarıcı olan sen değilsin çünkü, senin kurtarılmaya ihtiyacın var asıl. Psikologların buna ne diyeceğini bilemem ama, ben saf siyahtan üretildim: İçimde merhamete ve güzelliğe dair hiçbir şey yok. Bu dünyayı yok etmek için neler yapmazdım ki. İntihar etmeyeceğim, zavallılar, kurtulamazsınız benden! Hayır, sahneden çekilmiyorum, daha kıracağım bir sürü kalp, yerle bir edeceğim bir sürü hayal var. Bunlara benimkiler de dahil. Yapıcılığın tek yolu yıkıcılıktır. Tanrı bile kafama göre yaşamama engel olamaz. Bildiğim tek gerçek var: Tanrı varsa masum değildir; kadınsa sürtük, erkekse şerefsizdir. Ha, eğer yoksa da, kötülük doğamızdır. Ve ben diyorum ki, kötülüğümüzden kurtulmak için yaratılan tanrı bizi kurtaramadı. Evet, kendi zavallılığımızı tanrıya yükledik. Oysa sürtük olan da, şerefsiz olan da insanoğluydu. Olmayan yüce tanrım, tüm milletler adından söylüyorum bunu: Seni var edip yorduğumuz için bizi bağışla. Var olmak ağır bir şeydir, tabii aptal değilsen. Eğer sen de aptalsan, doya – doya yaşa, kimin umurunda oğlum? Ben de aptalım! Pisboğaz bir hayvan: Herkesi ve her şeyi son parçasına kadar midesine indirmek isteyen bir hayvan. 

Bir gün beklenen an geldi ve barda bardaklar havada uçuşmaya başladı. Yirmi dakika sonra yüzüm gözüm kan içinde içkimi yudumluyordum. Öyle bir rahatlamıştım ki: Dövülmek, günah çıkarma etkisi yaratıyordu bende. Kavga, paylaşılamayan bir kadın üstünde çıkmıştı. Hay ben sizin kafanızı sikeyim, değdi mi? Günün sonunda kadın, birbirini parçalayan köpeklerden hiçbirine kalmadı: Onu kravatlı bir dallamayla bardan çıkarken görmüştüm. Yüzünde fahişemsi bir ifadeyle, dallamanın eli kalçasında uzaklaşmıştılar bardan. Alkolün insanları birbirine düşürmesini hayranlıkla seyrediyordum: Zavallı embesiller, bu hâlinizle annelerinizin kıçını okşuyorsunuz zaten. Ertesi gün kadın yine bardaydı, fakat köpeklerin izi muhtemelen sonsuza dek silinmişti. Bir dallama tarafından düzülmenin yüzünde yarattığı onurla eğilerek şöyle dedi:

“Dün benim için yediğin dayaklar hoşuma gitti doğrusu”. 

Ne? Tanrım, kadın baya sarsılmış anlaşılan! Elinin ayarına senin, dallama! Patlamış dudaklarımı zar zor açarak şöyle dedim:

“Kendinizi pazarlama şekliniz umurumda değil, hanımefendi. Şimdi, ne alırsınız, söyleyin ve içkinizi alıp uzayın!”

“Hey, önünde bir..”

“Evet, kadın var, biliyorum. Söylediklerimi hakkeden bir kadın. Ne, şikayet mi edeceksiniz beni? Hah, yoksa dün verdiğiniz herif polis miydi? Aman Tanrım, korkudan altıma sıçacağım şimdi!”

“Sen kaşındın, piç kurusu!”

“Uza”.


Gürültü kafamda tümör yaratmak üzereydi. Müzikten hoşlanırdım, fakat aynı müziğin her gün, durmadan kafamı ütülemesi biraz can sıkıcı hâl almaya başlamıştı. Raftan zehirlenmeye değer bir içki alıp poşete sardım: Bugün eve uğrayacak, bölük pörçük dudaklarımla içkiye saldıracak ve kaşını gözünü yara bere edene kadar ruhunu emecektim. Ölmeye karar vermemiştim ama ölsem üzülmeyecektim, öyle bir gece geçirecektim anlayacağınız. Barın kapısına pek sık bakmazdım: Kimin şaşalı çöplüğümüze teşrif buyurduğu pek umurumda olmazdı. İşte bu, o anlardan biri değildi: Eski sevgilimdi bara dahil olan, üstelik yanında bir başkasıyla. Gerçi bu durumda bir başkası olan bendim, yanındaki lavuk değil. Yüzümü gizledim. Sonra, bunu yaptığım için kendime kızıp, çehremde oluşan allık ve morlukları bardakilere yansıtır gibi ışığa doğru tuttum. Mia`nın beni fark etmesi uzun sürmedi. Yanındaki lavuk`un kolundan tutarak endişe dolu bir yüzle ona bir şeyler mırıldandı: Belli ki beni görmek onu rahatsız etmişti. E tabii ne bok olduğumun farkındaydı. Üstelik, besbelli beni unutamamıştı. Yanındakinin sadece bir kukla, bir araç olduğuna kalıbımı basardım. Umarım benden uzak durması gerektiğini artık biliyordur. Off şu kalçalara bak, ne bok yemeye geldin sanki? Toparlan! Eskisi kadar çok seviştiği sarkan göğüslerinden belli oluyor. Toparlan! Giydiği şort dolgun kalçalarını açığa çıkardığı gibi insanda çiftleşme arzusu doğuruyor. Evet, çiftleşme, sevişme değil. Çünkü onunla sevişirken hayvanlardan bir farkımız kalmıyordu. Terler, iç çekmeler, çığlıklar; hepsi birden beliriveriyordu. Seviştiğim tüm kadınlardan daha ateşliydi. Yok yok, ilk beşe anca girerdi, yine de sağlam parçaydı. Toparlan! Bu tuzaklardan kurtulman gerek!

“Adamım, bize iki duble Talisker doldur”. Yanındaki hıyardı bu. Bana emir veriyordu, muhtemelen Mia ona kim olduğumu söylemişti. Şişeyi alıp önüne koydum. 

“Bardaklar nerede” diye sordu. 

“Bardağa ihtiyacım yok” dedim, şişeyi alıp kafama diktim. “Seni gözüm tutmadı, sana içki yok, yanındaki çıtıra bir şeyler ayarlarız”. 

Eğilip yakamdan tutmaya kalktı, geri çekildim. Şişenin üst kısmını avucumla kavrayıp savurdum. Adam yere yığılırken yüzündeki viski ve kan karışımını tatmak istemiştim, belki menüye eklerdim. Mia`nın vereceği tepkiyi bekledim. Durgundu. Yerde öylece yatan kan torbasına bakıyordu. Bunu neden yaptığım apaçık belliydi, yine de kendime itiraf edemezdim. Viski dudağımdaki yarıktan içeri dolmuş ve hafif bir sızı yaratmıştı. 

“Uzaklaş buradan” dedim Mia`nın gözlerine bakarak. Adamın öldüğünü tahmin ediyordum, başım dertte olabilirdi yani. Birden Mia yerde yatan herifin karnına tekmeyi savurup:

“Git kendi kıçına tecavüz et, orospu çocuğu” diye bağırmaya başladı. Birinin canına kıyarken asla aşık olmamıştım. Evet, o da benim gibi kansızdı. Suçlu da bizdik güçlü de. Ve ben bir kadını koruduğum için kahraman ilan edilecektim. Az sonra millet etrafımıza üşüştü. Polis ve ambulans araçları barın önünde bir gün durmasa dünyada her şey tersine gitmeye başlayacak gibiydi. Herkesi suçsuz olduğumuza inandırmayı başarsak da kanundan kaçamazdık. İfadelerimiz alınacak ve olayın gerçekliğine dair şüphelerin giderilmesi adına mevzu biraz daha kurcalanacaktı. 

Birkaç gün sonra tüm sorunlar çözülmüş, serbest kalmıştım. Mia`nın neden beni satmadığını düşünerek geçirdiğim bu üç günün ardından sonunda kendisine sorma fırsatını buldum. Arkadaşım beni böyle, işten kaytarırken görürse muhtemelen beni kovardı. Ki kaç gündür içine karıştığım olaylar sonumu hazırlıyor gibilerdi. Öldürülsem umurumda olmaz, beş parasız kalsam ne olacak. Geçen gün içemediği viskinin aynısından uzatıp sordum.

“Neden beni korudun?”

“Şey, aslında o an..”

“Uzatma. Neden beni korudun?” Biraz durdu. İçkiden yudumlayıp, “öyle istedim, hepsi bu” dedi. Gülümsedi. Bu sürtüğün beni baştan çıkarmasına izin veremem!

“Mal var mı sende?” diye sordu birden. Çantasından yıpranmış Washington`ları çıkararak gelişigüzel masaya serpti. Benleyken fazla kullanmazdı. Yalnızca sevişeceğimiz sırada boğazımıza bir pıt Davud`un yıldızından tıkar, öyle başlardık. 

“Kendine başka kurban bulamadın mı? Yok bende mal falan”. 

Yanından geçip tualete giderken mal işini başkalarına sormaması gerektiğini söyledim. Bu iş böyle uluorta yürümez diye uyardım. Kolumdan tuttu. Ulnar sinirimden sıkıp, “Deli etme beni” diye bağırdı. Biraz durdu, sakinleşti. Kolumu yavaşça bırakıp “Lütfen yardım et” dedi. O an kolunun iç kısmındaki morarmış deliği gördüm. “Zavallı” dedim kısık sesle, “kolundaki delik diğer deliklerinden bile daha geniş, hala kendini ezdiriyorsun. Sal beni, yoksa çıkarıp buraya işemek zorunda kalacağım”.

Pisuvarın deliğini nişan alırken Mia`nın kolundaki deliği düşündüm. İçimde zerre acıma duygusu oluşmamıştı, fakat yine de onu bu durumda görmek istemezdim. Bu arada sevgilisini öldürdüğüm için bana hala hesap sormamış, en fazla birkaç günlük köpeğini kaybetmiş kadar üzülmüştü. Hayır, o bile yoktu. Oysa şantaj yaparak benden istediği kadar mal koparabilirdi. Sevgilisinin cam kırıklarıyla kaplı yüzü, kanın ve viskinin harmonisi çoktan unutulmuş, yerini madde açlığı almıştı. Muhtemelen o herifi mal teminatçısı olarak yanında bulunduruyor, karşılığında da iri kalçalarını onunla paylaşıyordu. Sıradaki hedef kuşkusuz bendim. Bu yüzden kıçımı sağlama almam gerekiyordu. O sırada kapı açıldı ve Mia tüm öfkesiyle içeri daldı. Elini kontrol ettim: Hiçbir şey yoktu. Penisimi daha içeri sokmadan yakamdan tutup duvara dayadı. 

“Seni unutamıyorum, sikik herif” diye bağırarak ağlamaya başladı. Duygu sömürüsü yapıp benden mal koparma peşindeydi. Ki beni unutamamış olsa bile bu, beni ilgilendirmezdi. Malımdan tek bir çimdik bile alamazdı. Dışarıda sarkan penisimi avuçlayıp sıkmaya başladı. Dudaklarıyla bir şey söylememi engelledi. Erkekler tuvaletinde tecavüze uğruyordum, fakat istesem karşı da koyabilirdim. Dudağını ısırıp küçük bir yara açtım. Bağırdı. Bizi burada, bu şekilde bulsalar yine içeri girecektim. Bunu düşünüp kendime engel oldum. Olan gücümle onu kendimden öteye ittim. Yere düştü. 

“Eğlenecek başka birini bul!” diye bağırıp penisimi pantolonuma soktum. Cebimdeki malı çıkarıp az bir şey onun için bıraktım. 

“Rahat bırak beni, yoksa sonun kötü olacak” diye kapıyı yüzüne kapatıp çıktım. Ne bok yerse yesin, düşünme sakın! 

Olaylar peşimi bırakmak bilmiyordu. Gittiğim her yerde kara kedi etkisi yaratıyordum. Zamanın göreceliliğini acının geçmek bilmezliği ile birleştirmiştim. Zaman, acı çekerken daha yavaş geçtiği için insan daha uzun yaşıyordu. İnsanlara acı çektirmekten keyif alıyordum. Sadece o zaman kendimi yaşıyor hissediyor, hatta Tanrı`lığa yükseliyordum.