merhaba, o günlerden bir rüzgar esti ama umutlarım beni terk etmediği için burada düşüncelerimi dökmeye geldim. birkaç gündür hayatımda yaşanan gelişmelere ayak uydurmaya çalışıp “verdiğim emeklerin karşılığını mı alıyorum?” sorgusunu bir kenara bırakıyorum. tadını çıkaracağım. okuyorsan muhtemelen birlikte tadını çıkaracağımız bir sürece doğru ilerliyorum. gözlerin istanbul diyor, ben memleket diyorum. dün gece yeni şarkımı yayınladım, yüz kişi dinledi totalde. hedefimdi ve hedefe ulaşmanın tadını garip bir şekilde buruk ama umutla kutluyorum bu gece. ikinci pakete geçtim şimdi o da bitiyor, öyle bir umut işte. yanıp yanıp sönen, ciğere çekilen ve tiryakiliğine çözüm bulunmayan bir hayal. şuradan touch blue istemeyeceğim merak etme ama belirtmem gerek ki maviye hasretim. başkan gözlerin zaten mavi dersen, ona bakmadıktan sonra bazı maviler de anlamını yitiriyor. neyse, ne diyorduk? umut. umut, umuttur işte. bir umudun peşine düştüm, dizlerim paramparça ama napalım, ben de yürümeye sevdalıyım. başlayalım mı?


şarkım yayınlandı, sonunda. dinlemek istersen spotify’a “dinmez bu fırtına” yazıp aratabilirsin, bu da beni mutlu eder. dinmez, dinmez… diye evde dolaşırsan sövmek için yazabilirsin. umarım diline takılır, arka arkaya dinlersin. bu gece biraz umutlu, biraz umutsuz, biraz heyecanlı baya da yorgunum. yorgunluğumun sebebi saçlarıma düşen beyazların yüklediği tecrübe de denilen o his sanırım. bir ay sonra doğum günüm, saçımda yaşımdan çok mu beyaz var acaba merakıyla saymak istedim dün gece. aynanın karşısına geçtim. önce sol öndekini gördüm, “bir” dedim içimden. ayna cevap verdi, “hayır, o bir değil. fatma” diye. “hepsini böyle isimlendirdin mi?” diye sordum aynaya, yaşanmışlıklarını sayılarla belirleyemezsin, hepsinin bir anlamı, travmaları ve adı var.” dedi. “yaşımızı neden sayılarla ifade ediyoruz o zaman?” dedim. düşündü bir süre, biraz sinirli bir tebessümle. gözlüğünü düzeltti, “sen yirmi altı yılı, yirmi altı yıl gibi mi yaşadın? insanların uydurduğu bir şeydir yaş, yaşanmışlıkları anlatmaz. akıl yaşta değil baştadır’ı duymadın mı hiç?” dedi. gözlüğümü düzelttim cevap vermek için, sustum sonra. yaşanmışlıkların, yaşımızı geçeli çok olduğunu anladım o an. pastadaki mumların sayısı gibi yaş da anlamını yitiriyor biraz biraz. aynayla konuştuktan sonra, saçlarım beyazlığını yitirip silüetlere dönüştü. dün gece seni gördüm yine, bembeyaz bir yağmur içinde.


sen palyaço musun sevgili okur? bunu bilemem ama yüzüm gülerken içimin ağladığı çok oldu benim. tam da böyle bir zamandan geçiyorum uzun süredir. ağlayamıyorum bir de ben kolay kolay. ağlamak istediğim çok an olsa da en fazla gözlerim dolup sesim titriyor. sonra o titreyen sesimle, şarkılara ağlıyorum. her şarkı bir gözyaşım kısaca. gözyaşlarım birikti bu ara, su aktı yatağını buldu sanırım. yıllardır verdiğim emeklerin karşılığını almaya adım adım ilerliyorum. bir müzik akademisinden burs kazandım. “ya popçuya ya topçuya” derlerse aklında bulunsun, popçu olmaya adayım yani. işin goygoyu bir yana, nasıl gideceğime dair falan da strese girmiştim. bugün o da çözüldü. artık gerçekten eğitim alıp sanatçı olma yolunda adımlarımı atmaya başlıyorum. en son bu yaşandığında pandemi patlak vermişti umarım üçüncü dünya savaşı patlak vermez… hayat sanki bu sefer yapacak bi’ kıyak gibi. bir rüya değil sanki, gülüyordun gözlerime.


ayna bana bilmiş bilmiş konuşunca, ben de döndüm seni sordum dün gece. “gündüz yüzlü kız hangisi?” dedim, üç tanesini gösterdi. “nasıl yani, bir tanesi değil mi?” dedim, “herkesle aynı şeyi mi yaşadın başkan? aptallaşma.” dedi. bir de bilmiş, öyle böyle üst perdeden konuşmuyor yani benle. ağzının ortasına kürekle vurasım geliyor. olur öyle, arada egolar çatışır. “anlat bari” dedim, ilkini gösterdi sonra başladı anlatmaya. “bak bu, sana ilk güldüğü gün.” dedi. anlam veremedim, anladı surat ifademden muhtemelen devam etti sonra. “diğer iki beyazın nedeni.” dedi. “değmiş” dedim. gözlerim doldu. her damla bir keder, gözlerimde yaş oldun. devam etti o konuşmaya, ben de susmaya. “bak bu ikincisi, sana ilk sarıldığı ve seni öptüğü gün.” dedi. bu sefer benim mimik yapmama gerek kalmadan kendiliğinden devam etti. “sanki ilk kez aşık olmuşsun gibi hissettiğin için bu beyaz, geçmişine saygısızlıktı. ilk kez aşık olmadın, ilk kez bu kadar sevdin. her seferinde bir öncekinden çok seveceğini sen de biliyorsun. bunu açıklatıp yorma beni.” dedi, anlamsız bir ifade takındım galiba, biraz sıkıldığını belli edip “her seferinde bir fazlasını sevemezsen, geçmişe geri dönüp geçmişini seversin. bak son zamanda yaşadıklarına, en güzel örneği değil mi?” diye bitirdi. “yetti bundan fazlası ölüm.” dedim, “başlattın, dinle bari. üçüncü de onu beyazlar içinde hayal ettiğin içindi. hayalini alıp saçına ekledi hayat” dedi. döndüm ona, biraz da kızmıştım canım yandığı için. duramadım, bağırdım. “gelme artık gecelerime.”


istanbul’da yaşama fikri tüylerimi diken diken etse de artık karşı koyamayacağım bir yere doğru ilerliyorum. istanbul’dan kaçabildiğim kadar kaçtım üniversite sonrası. altı yıl yetti bence ömrümden verdiğim istanbul’a. yine de en sevdiğim kadınla orada tanıştım, ilk o şehirde tuttum ellerini. evet, biraz romantize etmeyi seviyorum, yalan yok. sevmeye aşık, aşkı aşkta aşkla yaşayan biriyim. kızgınım istanbula, yarım bıraktığı için belki de beni. hep yarım kaldım o şehirde. kokoreç gibi şehir ama yarım olmuyor. yine de alkol sonrası iyi gidiyor. neyse ki ben de sağlam içiciyim, ayık kafayla çekilmez. kokoreçi kastetmiyorum, hayatı boyunca bok yiyen biri olarak burada kokoreçe laf söyleyecek halim yok. biraz fazla uzadı yazı, o yüzden yavaştan toparlayayım. artık çıkmıyorum istiklale, sabah fatma hanım uyandırıyor. helva, ekmek, çay… odamın hali perişan, ben perişan. kimse yok işime karışan.


balat’ta yaşarken, istiklal’e yürüye yürüye gider gelirdim. ortalama kırk beş dakika sürerdi gitmem, kulaklığımı takıp “kim bilir ne dertleri var?” diye insanları incelerdim. insan içgüdüsel olarak, kötüye bakıp şükretmeyi arıyormuş. sonradan öğrendim bu infoyu, o zaman öğrensem daha kötülerini hayal ederdim. gerçi son zamanlarda gittiğimde aynı tadı vermiyor, hayatımda çok şey değişti. nerde o eski istiklal geyiğine girmiyorum kapatma yazıyı lütfen. tek bir sorum var bugünlerde, ardı arkası kesilmeyen soruları beraberinde getiren. geçmişi mi özlüyorum yoksa geçmişteki beni mi? yoksa işin kötüsü seni özlediğimi kendime yediremediğim için geçmiş işin bahanesi mi? bugünlerde böyleyim ben, yas denen şiirdeyim. bir köşede gülüşün var, sırtımda kanlı bıçağın.


içimde kalan çok şey oldu, günlerce sustuğum da oldu. anlatamadım, şarkı yaptım. şarkılarla anlatmaya çalıştım. baktım yine anlatamıyorum. yazmaya başladım. kendini ifade edebildiğin sürece sorun yok sanıyordum. çok geç anladım, iletişim kurmak istediğin kişinin anladığı kadar olduğumu. ne anladın bilemem sevgili okur, kalbimden buraya dökülen içten gelen birkaç satır okudun. belki de kalbim kendini tam anlatamıyordur? belki de ben kalbimi anlamıyorumdur? yeminli çevirmen değilim sonuçta ve bu yazıyı da noter huzurunda yazmadım. yüküm ağır olduğu için yazarak hafifliyorum. şarkılar yapıyorum anlaşılmak için. eminim ki senin de yükün ağırdır. belirtmek isterim ki haklı olmak gibi bir gaye gütmüyorum. bu yazılar tahtaya sürtülen tebeşir gibi içini ürpertebilir ara sıra, olsun. bazen öğrenmek için, o sesi duymak gerekir. iki kez intihar ettim, bir şekilde kurtulup tutundum hayata. her şeyi yakıp yıkmak çok kolay gelir, kolaya kaçmak da bazen tek çıkış yolu olarak çıkar önüne. ben zoru seçtim, deyim yerindeyse tamir ettim kendimi. hala daha tedavim devam ediyor ama sonlarındayım artık. ben çok şeye geç kaldım o yüzden. gözüm şişelere takıldı benim de çok kez kısaca. hayat, ondan vazgeçmek için bile çok kısa. psikolojik destek almaktan korkma, inan en zor günlerini yaşıyorsun. güneş doğmadan çöker en büyük karanlık, en sancılı süreç doğumda çekilir. ben bir umuda sarıldım, o umudun peşine koşuyorum. umut etmek, inan çok şey değiştirir. bilmişlik taslayıp üst perdeden konuşmayı sevmem kendim haricinde kimseye. inan seni deli diye yaftalayan herkes çoktan sıyırmış vaziyette. sen farkındasın, farkındalığın seni hayatta tutar. tutun hayata ve son olarak şimdi diyeceğim şu ki, yıllarca susan biri olarak geç kalmadan haykır dağlara taşlara. başkan haklıymış dersin sonra. içinde kalan ne varsa, haykırıp dağlara taşlara anlatmalıymış meğer. 


hayattan defaatle kopsa da artık hayata kendini düğümleyen, ezilse de üzülse de pes etmeden devam eden ve benim için en önemlisi kendi için kendi olan bir başkanın satırlarını okudun.


var ol.


sevgiyle.