Zaman bir kalp atışı gibi yavaşladı, yavaşladı ve durdu. Gülüşü güneş gibi parlıyordu. Çapkın ifadesiyle önüne döndüğünde onu seyre dalmıştım.


“Artık sürmelisin.”


Ah! Sesi ne kadar da çekiciydi.

Aptallaşmış olmalıydım, belli etmemeye çalışarak arabanın motorunu çalıştırdım. Arabayı dershanenin önüne park ettim. Hızlıca binaya yöneldiğinde sırtına sabitlenmiş bakışlarım ve dudaklarımda salak bir gülüşle bir süre arkasından baktım. Geniş omuzlarını saran ince tişörtünden güçlü kolları sarkıyor ve vücudu ahenkle hareket ediyordu.


Gökhan ders anlatmaya başladığında sesiyle hayallerimin büyülü diyarına uçuveriyordum. Hülyalı hülyalı suratına bakarken bana bakıp göz kırptı, bu sevgilisine gösterdiği küçük bir sevgi pırıltısıydı. Dersi noktaladı ve öğrenciler teker teker dağılan çil yavruları gibi sınıftan çıktılar. Fakat bir ben sıramda oturmuş ona bakmaya devam ediyordum. Yanıma geldi ve sıramın üzerine oturdu, kollarını açtığında hemencecik sarıldım çünkü bu küçük anlar için yaşıyordum. Saçlarıma öpücüğünü kondurdu.


“Sen benim olana kadar kendimi şanslı hissetmezdim.”


Kolları arasından sıyrılıp gözlerine baktım, gerçekten miydi?


Nasıl bakıyorsam kahve gözleri derinleşti ve yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. Dudaklarımın arasında kısaca dolaştı, ayrılmak istemiyor gibiydi bir süre bir nefeslik o mesafede burunlarımız birbirine değdi. Aniden çapkın gülüşü yeniden tezahür etti, başını iki yana salladığında anladım o da benim gibi inanamıyordu. İnsanlar farkında olmadan hep birini ararlardı ama bu arayışı bulduklarında fark ederlerdi. Ben Gökhan’ı bulmuştum.


Eve gittiğim zaman kafamın içinde Gökhan’ın gülüşü, sözleri, hareketleri, öpüşü dolaşırdı sanki Gökhan’a ait bir evren kafamın içinde yaşıyordu. Daha önce hiç kurmadığım hayaller sırf içinde o var diye çok cazip gelmeye başlamıştı. Benliğimden daha önce hiç taviz vermeyeceğim konularda Gökhan istemese bile kendim fedakârlık yapabilirdim. Kendi halime kahkahayla güldüm. Resmen bu adama vurulmuştum. Vurulmak kelimesi tam olarak hissettiklerimin tarifiydi. Onu gördüğüm ilk gün arabasından inip bana doğru yürümüştü ve yanımda arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Bana tanışmak için elini uzattığında gülümsemişti ve o gülüşü kalbime sıktığı ilk kurşundu. O andan itibaren Gökhan’ın izi olan her şeyle ilgilenir olmuştum. Onunda benimle aynı hisleri paylaştığını biliyordum, bu ise hazla bir var olup bir kaybolma arasında gidip gelmeme yol açmıştı. Gökhan’ın dersime girmesi ise tamamen kaderin bir sürpriziydi. O derste bakışları bana mıhlanmıştı ve dili sürçüp durunca sınıftaki alaycı oğlanlar esprilerle dersi şenlendirmişlerdi fakat Gökhan hiç umursamadan gözlerimin içine bakmaya devam etmişti. Tüm sınıf aramızdaki çekimin gölgesinde kayboluyordu. Ders bitmişti ama biz o sınıfta kalmıştık.


“Çaresi yok,” dedi.


Şaşkınlıkla gülümsedim ve sordum: “ Neyin?”


“Tanışmamızın yani tanışmalıyız.”


Çekingendi, güzelliğimden çekiniyordu, tanıdıklarla çevrili oluşumuzdan çekiniyordu.


“Kahve sever misin?” diye sormuştum ve hiç beklemediği bir cevapmış gibi kahkahayla gülmüştü.

O kahveye eşlik eden sohbetle birlikte ne kadar eğlenebildiğimizi görmüştük ve devamı hiç kesilmemişti.

 

Bu akşam buluşacaktık o yüzden kıyafetlerimi yatağın üstüne sıralamıştım ve ayna karşısında deneme kombinler yapıyordum. Sanki hep daha güzel olmalıydım, beni güzel görmeliydi.


Arabayla beni evden aldı, üzerinde tuhaf bir sis gibi ruh hali vardı, gözlerime bakamıyor ve direkt yola bakıyordu. Kimsenin olmadığı bir kumsala arabayı park ettiğinde etrafı inceledim. Dalgalar adım adım kumsala varıyordu. Arabadan indim ve Gökhan’ın yanına yani arabanın önüne yöneldim. Kaputa kalçamı yasladım ve onun baktığı karanlık ufka doğru baktım. Karadeniz yine coşkulu bir şiir söylüyordu, rüzgar ise teninde gezinen tatlı dokunuşlar kadar hoştu.


Gökhan bir şey söylemek istiyor fakat dudakları geçit vermiyordu. Elimi yanağına uzattım ve yüzünü kendime çevirdim, yeni çıkan sakalları diken gibi elimin içine battı. Gözlerini kadifemsi bir bakışla dokunarak sevdim.


“Neyin var sevgilim?”


Yorgunca gülümsedi, kafasında bir ton düşünce ağırlık yapıyor olmalıydı.


“Benimle uçurumdan atlar mısın?”


Sessizlik oldu. Dudaklarımda tebessüm büyürken gözlerim yaşarmıştı. Öne doğru uzandım ve dudaklarına eriştim. Tutku dudaklarımızın arasında eriyen bir şeker gibi gezindi durdu. Saçlarımı okşadı ve dudaklarımızı ayırdı. Kaşları çatılmıştı.


“Bu müspet bir cevap mıydı?”


Kahkaha dudaklarımdan geceye karıştı.


“Evet,” dedim.


“Evett!”


Bir sohbetimizde evliliği uçurumdan atlamaya benzetmiştim çünkü evlenmek kadının sırtına yuva yapılan bir ev demekti. Gülmeye devam ediyordum. Beni kolları arasına aldı ve kaputa yaslı bir şekilde farların aydınlattığı kumsalla savaşan dalgaları huzurla izledik.

 

Neden her şey en iyi halindeyken mahvolurdu? Yeni yapılan bir binanın ilk deprem sarsıntısında çöküşü gibi çöküyordum.


“Anlattıkları doğru mu?” diye sordu Gökhan.


Gözleri öfkeden delirmiş gibi bakıyordu. Başımı iki yana sallamakla yetindim.


“Onunla yalnız kaldın mı?”


Artık sormuyordu. Geçmişten bir gece hayatımı mahvetmek için yetmişti.


“Bana zaman ver,” dedi ve gitti.


Günler günleri kovaladı, koca bir ay yemeden içmeden uyumadan geçirmiştim. Annem zayıfladığıma dair şikayet edip duruyordu. Üzerime bir kazak ve bir kot geçirdim, arabaya atlayıp dershanenin yolunu tuttum. Gökhan dersten çıktığında arabayı görünce duraksadı, öğrenciler etrafında sorular sorarken eliyle hepsini durdurdu ve yanıma geldi. Yolcu koltuğuna bindi. Soğuk bir duvar aramızda duruyordu. Öfkeyle arabayı bana evlilik teklif ettiği kumsala sürdüm. Hızla kumsala girdim ve ani bir frenle durdum, arabanın kapısını sertçe arkamdan kapattım.


“Zaman doldu,” dedim hızlıca.


Sessizlik aramızda büyümeye başladı.


“Aramızda hiçbir şey olmadı dedim sana bunu kanıtlamam mı gerekiyor?”


Gözlerine tutunmak istiyordum ama öyle yüksekte ve uzaktalardı ki Gökhan’ı hiç tanımadığımı düşündürdüler.


“Benim sözüme inanmıyor musun?”


Kaşlarım havalandı. Sessizlik artık ruhuma kesici aletlerini saplayan bir düşman gibiydi. Kalbim boğuluyordu. Gözlerimden akan yaşların ıslaklığını fark edince elimin tersiyle sildim. Acıyarak bakıyordu. Başımı iki yana salladım.


“Sakın yapma,” dedim ve parmağımı salladım “ Sakın acıma. Çünkü şimdi bir karar vereceğiz.”


Elini yüzüme uzattığında geriye doğru çekildim.


“Ben o şüpheyle yaşayamam,” dedi.


Başımı olumlu anlamda salladım, gözyaşlarım bana itaat etmiyorlardı.

Arabaya bindim, Gökhan dışarıdan üzgünce bakıyordu, işte şimdi gerçekten uçurumdan atlamıştım. Kontağı çalıştırdım ve ani bir u dönüşüyle yola çıktım, arabayı hızlı kullanıyordum. Eve adım attığımda hıçkırıklar boğazıma dizildi, annem korkuyla gelip yere çöken vücuduma sarıldı.


“Noldu kızım?”


“Biri bir şey mi yaptı?”


Kollarımdan tutup salladı ve göz göze geldik, buğulu gözlerimin ardından annem şüpheci görünüyordu.


“Anne,” diye mırıldanmamla ağlamam ikiye katlandı.

Dakikalar sonra hıçkırıklarım iç çekişlerine döndüğünde bile gözlerimden istemsizce yaşlar akıyordu.


“Bana inanmıyor anne.”


“Boş ver kızım, gençsin güzelsin dışarıda başkaları da var.”


Bu fikir bile içimi acıtmaya yetmişti. O güneşli bir gökyüzüne benzeyen gülüşü hafızamda belirdi, bu gülüşü hiç unutamayacaktım. Beni tavlarken zekice kurduğu cümleler, çapkın bakışları… Anılar odaya doluştu, nefes almakta zorlanmaya başlamıştım. Anlıyordum, kendimi biliyordum. Anılar peşimi bırakmayacaktı. Nefesim hızla azalıyordu, boğuluyordum, Gökhan’ın gülüşüne bakarken yavaşça kaydığımı hissettim, gülüşü benimle beraber yere düşüyordu.


Gözlerimi açtığımda tepemde bir serum asılıydı, ailem hastane yatağımın başına dizilmişti. Hemşire çok sürmeden odaya geldiğinde sadece bir refakatçi, diye söylendi. Annemle baş başa kaldık.


“Gitmem lazım anne,” dedim.


Annem acıyarak baktı. Başını aşağı yukarı sallamakla yetindi artık sözler kifayetsizdi.


“Gitmezsem yaşayamayacağım.”


“Kızım sen,” dedi annem ve duraksadı “Âşık olmuşsun.”


Ertesi gün ilk uçakla İstanbul’a kardeşimin yanına uçtum. Yarım yamalak eşyalarımla ne yaşadığımı bilmeden gidiyordum. Bir şehri terk etmiştim fakat göğsümdeki ateş altındaki şehir benimle beraber ilerliyordu.


İlk zamanlar karanlık ışıkların altında yaşadım ve sonra elbette ki gün ışığı kara bulutlu virane şehrime sızmaya başladı. Yeni bir iş, yeni insanlarla tanışmak, yeni şeyler yapmak beni yavaş ama sakince iyileştiriyordu. Göğsümdeki deprem yaraları kendiliğinden dikiliyordu. Bunu fark ettiğimde asla durmadım, anıların ağırlığıyla da olsa yaşamaya çalıştım. Artık bir sene dolmuştu, ailemi özlemiştim.


Arabamla yola düştüğümde bile kalbimde küller yağıyordu, bu yangın hiç bitmeyecek gibiydi. Onu görme düşüncesi bile hala kalbimi hızlandırıyordu fakat içimde biri ölmüştü. Saatler heyecanlı bir işkenceyle geçti, şehre girmiştim, nefeslerim hızlandı. Müzik çalardan son ses popüler bir yabancı şarkı çalıyordu, omuzlarımı sallayarak şarkıya eşlik ediyordum. Mahalleye dönen tali yola girdim aynı yol üzerinde Gökhan’ın dershanesi bulunuyordu. Gözlüğümü ortasından geriye doğru ittim. Dershane sokağına bakarken Gökhan’ın da o sokaktan yürüdüğünü gördüm. Adımları yola çakıldı, ayağım istemsizce gazdan çekildi. Gökhan perişan görünüyordu sanki yaşlanmıştı, gözlerindeki ışık sönmüştü. Beni görünce gözleri kederle derinleşti zaten oldum olası duygularını ustaca saklayan biri olmamıştı. Tebessüm ederek önüme döndüm ve gaza yüklendim. Motor hırladı, Gökhan’ın yaya geçidinde arkamdan baktığını sol dikiz aynasından görebiliyordum.


Ne zaman sahile çıksam Gökhan bir anda beliriyordu. Ne zaman bir kafeye otursam Gökhan kafeye giriş yapıyordu. Sanki biri beni gözetleyip ona haber uçuruyordu. Nihayetinde benimle konuşmaya çalıştı. Kelimeler dilinde birbirine dolandı, ne diyeceğini de bilemiyordu. Onu daha önce hiç böyle görmediğimi fark ettim. Benim içimde yaşatmaya devam ettiğim Gökhan’dan çok farklıydı.


“Ben,” dedi ve duraksadı gözleri hicapla yavaşça gözlerime yükseldi “Seni unutamadım.”


Yüzü kırmızıya dönüyordu. Ben de onu unutamamıştım. Sessizliğe sığındım.


“Bir şans daha isteyemem,” dedi güçlükle “Buna hakkım olmadığını biliyorum. Ama seni görünce anladım ki sensiz yaşamıyormuşum.”


“O aptal dedikodular artık umurumda değil. Sadece sen umurumdasın.”


Duymayı beklediğim cümleler bir sene sonra beni kaybedince dudaklarından döküldü. Giden her zaman kıymetli olurdu. Thomas Hobbes haklıydı, insan bencil bir varlıktı. Sadece gözlerine baktım, mesafeleri ölçebilmesi içindi. Gözlerim yüzünde okşayarak dolaştı, saçlarını okşayarak baktım. O iri ellerini görünce boş ellerim titredi. Başımı iki yana salladım.


“Hani bana bir soru sormuştun, hatırlıyor musun?” diye sordum.


Başını müphem şekilde aşağı yukarı salladı.


“Ben o uçurumdan atladım ama sen yoktun.”


Gözlerinin yavaşça doluşunu izledim. Göğsüm alev alev yanıyordu ama ifadem buz gibiydi. Ben bu hayatta bir kez kalbimden vurulmuştum ve o kurşun kalbimde duruyordu. Gözlerimi ayırdım ve yaşların akmasına aldırmadan yürümeye devam ettim. Kalbim kanıyordu. Ruhumu paramparça etmiş ve parçaları birleştirdiğim anda karşıma çıkıp bana çare sunuyordu. Yıllar önce dediği gibi çaresi yoktu.


“Gökhan bana dönmek istedi anne,” dedim ve dizlerine başımı yasladım. Kısa bir sessizlik oldu.


“Bir şans istiyor.”


Annemin sessiz gözyaşlarını akıttığını hissettim. Beni anlayan tek kişi annemdi, beni biliyordu, dönmeyeceğimi biliyordu, nedenlerimi biliyordu. Çünkü ben annemin deli kızıydım.


Senelerin özeti annemin dizine başımı yasladığım andı, göğsümdeki sessizlikti.

Yaşlanıp gidiyordum. Gökhan ise çok sürmeden evlenmişti.


Artık kalbimdeki kurşunun üzerine toprak atmıştım ama o güneşli gülüşü, ışıl ışıl bakışları her an gözlerimin önündeydi. Bir hayalle bir hayali yaşıyordum. Çekici sesi bazen bana cevap veriyordu. Onu çok sevdiğimi her gün yeniden anlıyordum çünkü dağlara, taşlara, gökyüzüne haykırmak istiyordum, içime sığmıyordu sonra dudaklarım aralanıyordu. Ve büyük bir uçurum boşluğu dilimi damağımı sarıyordu, dudaklarımdan sadece sessizlik dökülüyordu. Ben o uçurumdan yalnızlığımla atlamıştım ki yalnızlık ellerimi bırakmıyordu.