“Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever

Cânı için kim ki cânânın sevse cânın sever”

(Fuzuli)

*

Herhangi bir yerde,

herhangi bir zamanda;

herhangi birçok olayın

içine gizlenmiş

herhangi iki insanın anısına…

*


Can, gergindi. Erteleyip durduğu bu hissin er ya da geç, bir şekilde kendisine hükmedeceğini de biliyordu tabii. Ama yine de bedeninin tam ortasından bütün vücuduna yayılan kötülüğe kendisini hazırlaması imkânsız gibi bir şeydi. Boğazındaki engele rağmen derin bir nefes alıp verirken güçlü, umursamaz ve kendinden emin durması gerektiğini hatırlattı kendine. Bunu, onu endişeyle ve acımayla izleyen insanlar için yapmalıydı çünkü eh, ondan başka kimse de yapacakmış gibi değildi.


Annesi, onu, ufak çantasıyla kapıya kadar uğurlamaya çalıştığında oldukça berbat bir hâldeydi. Ağlamaktan ve ona sarılmaktan yürüyemiyordu bile ve küçük kardeşi de annesini sakinleştirmek isterken akıttığı gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Can’ın bütün vücudu bedeninin tam ortasından gelen kötülükle bir kez daha ağırlaştı. Adımları yavaşladığında bunu herkes yaşadı, diye düşündü ve yaşayacaktı. Bundan kaçış yoktu; köyün her erkeği, “savaş” dedikodusunu duyduğunda bugünün geleceğini biliyordu ve hazırlıklı olmak için hepsi çabalamıştı da. En azından Can’ın etrafındakiler yapmıştı bunu ve aslında bütün kabahat Can’ındı. Genelde, kötü bir şeyin geleceğini düşündüğünde o şey gelene kadar onu umursamamayı seçerdi çünkü umursamak ne işe yarardı ki? O şeyi değiştirir miydi ya da engeller miydi? Hayır. Can, etrafındaki kimsenin bunu bilmediğini düşünüyordu ya da umursamıyor da olabilirlerdi tabii çünkü kendisi, şu an -tam olarak şu an- gerçekten yaşadığı şeyi önceden düşünmeyi ve hazırlıklı olmayı isterdi.


Kekliklerim. Can, tam bir aptal gibi hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilerek kendisini suçladığını fark ettiğinde yürümeyi kesti (gerçi zaten sürünüyor gibiydi). Sıcak öğleden sonranın güneşi, saçlarının arasından kafa derisine saldırırken tırmandığı tepede durdu ve kontrolsüz bir şekilde arkasını döndü. Uzaklaştığı köyü, serçe parmağının yarısı kadar bile görünmüyordu. Omuzları çöktüğünde biraz önce durmayı istediği şeklin tam tersi hâlinde olduğunu biliyordu ama hayır, pişman olmak yoktu. Annem bakar onlara, dedi kendi kendine. Tabii ya, o bakmazsa kardeşi vardı, evet, biraz küçüktü ama abisinin kuşlarını sevdiğini bilirdi ve onlara bakardı.


Can, içine yerleşen ve gittikçe yayılan kötülüğe rağmen dik durdu ve adımlarını kendinden emin bir şekilde atmaya devam etti. Eğer, Canan, kendisinden önce tepeye, tepelerine vardıysa onu bu hâlde görmemeliydi çünkü zaten herkes öyleydi ve bir kişinin dahi öyle olmaması, gidişini kolaylaştırırdı.


Canan’ın güzel, çok güzel, hatta güzel ötesi gülümsemesini düşünmeye başlayan Can, yüzünde gittikçe büyüyen bir sırıtmanın izlerini hissetti. Sanki yüzünün ortasından bedeninin ortasına gayet güçlü ve etkili bir isyan başlamış gibiydi ve bu hoşuna gitti. Evet, bu güzeldi. Gittikçe dikleşen tepeyi ayakkabısının düz tabanının zorlamasıyla aşarken gerçekten iyi hissetmişti, omzuna aldığı çantasıyla, yüzünde eksilmeyecek gibi duran sırıtmasıyla, dik omuzlarıyla ve geri geleceğinden eminliğiyle tepeye tırmanmaya devam etti.


Oradaydı; oradaydı işte. Geliyordu. Yavaşça yaklaşıyordu ona. Can’ın adımları, hızlanmak istese de alışkanlığa duyduğu bir saygıyla yavaşça ilerlemeye devam etti.


Bu, hep böyleydi. Aynı anda görünürler, aynı anda yaklaşırlar, aynı anda dururlardı birbirlerinin karşısında. Mucize gibiydi.


Can, yalnızca birkaç adım ötede, yüzünde solgun bir gülümsemeyle kendisine bakan Canan’daydı artık. Beraber oldukları yıllar, birbirlerine çok şey katmıştı ama Can’ın en çok sevdiği şey; dudaklarından onun dudaklarına akan gülümsemeydi. Yüzünün yalnızca küçük bir kısmını işgal eden gülümseme, Can için dünyanın en büyük hazinesiydi. Yüzünün bazı kısımlarını gölgeleyen ağacın yapraklarına savaş açmak istese de gördüğü manzarayı hiç kimsenin bozmasını istemediğinden yalnızca bakmakla yetindi.


Canan, her zamanki gibiydi; üzerinde, çok giymekten solmuş yeşil bir bluz vardı. Üzerine siyah, örgülü bir hırka giymişti. Eteği, bileklerine kadar uzansa da tepenin onlara bahşettiği rüzgâr sayesinde hareketleniyordu. Ablalarından birine ait olduğunu düşündüğü yeni bir terlik giymişti. Can, yüzüne ne zaman yerleştiğini bilmediği sırıtmanın daha da büyüdüğünü hissetti. Parmaklarını gösteren terliğin rengi pembeydi; acaba oyalı pembe yazmasına uydurmak için mi bunu giymişti?


Sinirlenecek şimdi, diye düşündü ister istemez. Yine de sırıtmasını kesmedi. Gözleri, gördüğü son bayramdaymış gibi Canan’ın gözlerine kilitlendi.


*


Canan, ağlamayı isterdi. Normal zamanda, hiçbir şey, yaşadığı köyde yapması için zorlandığı şeyler bile ona tek bir gözyaşı döktüremezdi. Kaşlarını çatar, sinirden kızarır ve yumruklarını sıkarak inat ederdi ama ağlamak mı? Hayır. Bir kere işe yaramazdı; yani ya yaparsın ya da ağlayarak yaparsın. Canan ikisini de tercih etmezdi tabii ama yine de yapardı; en azından yüzünde ben tepkimi verdim ifadesi olurdu ki eh, pek bir şey ifade etmese de içini rahatlatırdı.


Ama şimdi, her seferinde koşarak çıktığı tepeyi, sürünerek çıkarken ağlamak istiyordu. Bunca zaman inat ederek dökmediği gözyaşları, ondan intikam alıyormuş gibi gelmezken öfkesine hâkim oldu. Başına aldığı, dün geceden beri çıkarmadığı yazmasına dokunurken kalbinden gelen gürültüyü umursamamaya çalıştı. Herkes yaşamıştı, bunu çevresindeki bütün kızlar yaşamıştı ve yaşayacak, diye düşündü ister istemez. Bu yüzden Can’ın her seferinde sevdiğini söylediği gözlerinden gözyaşının gelmemesine sevinmeye baktı. Çünkü Can, kendisini -eğer ondan önce geldiyse- büyük bir sırıtmayla bekliyordu ve Canan da ondan geri kalacak değildi.


Zaten pek de kötü değildi. Evet, kalbi çarpıyordu. Köyden çıkıp her zaman geldiği tepeye gelirken geçtiği yolda (sanki ne yaptığını, ne hissettiğini biliyormuş, bilebilirmiş gibi) herkes ona acımayla karışık bir şefkatle bakmıştı. Haberi aldığından beri üzerindeki gözlerin arttığı yetmezmiş gibi annesi ve babası da -normalde olduğunun aksine- beceremeseler bile onu biraz daha rahat bırakmaya çalışmışlardı. O kadar da kötü değildi tabii; nankörlük etmek istemezdi ama keşke, diye düşündü son birkaç gündür düşündüğü gibi. Keşke her şey eskisi gibi olsaydı da Can’ı gitmeseydi.


Hayır. Bu anlamsızdı, böyle düşünmek anlamsızdı. Bir kere işe yaramazdı; asla yaramamıştı ve Can bunu yapmak zorundaysa Canan da katlanmak zorundaydı. Her ne kadar kaşlarını çatsa, sinirden kızarsa ve yumruklarını sıksa bile.


Burada, bu işler böyleydi.


Dikkatini sonunda çıkmayı becerdiği tepenin toprak zeminine verdi ve bacaklarının acımasını umursamamaya çalışarak yeşilliğin arasından kendisini gösteren ağaca doğru ilerlerdi. Eh, herhalde altında olurlardı çünkü tırmanmaya vakitleri yoktu. Bir an sonra, yalnızca bir an sonra ağacın öteki tarafından gelen beden, Canan’ın kalbini tutuşturdu. Can, tahmin ettiği gibi bir sırıtmayla ona doğru geliyordu ve ikisi, ortada, ağacın yeşil dallarının hemen altında buluştular.


Hep böyle olurdu zaten. Mutlaka bu şekilde. Aynı anda, aynı yerde.


Canan, ellerini arkasında buluşturdu ve bir süre sessizce, gelişe, duruşa ve bekleyişe saygı duyar gibi onu izledi. Can, neredeyse tüm gün -özellikle son zamanlarda- tarlada çalıştığı için kızarmış ve yer yer soyulmuş yüzüyle tam karşısındaydı. Güzel, çok güzel ve hatta güzel ötesi ela gözleri yüzünde beliren küçük iki mucize gibiydi. Yüzüyle eş zamanlı kurumuş ve çatlayan dudakları hâlâ genişti ve bu gözlerinin kısılmasına yol açmıştı ama Canan, onun koluna vurup bunu kesmesini söylemek yerine tadını çıkarmaya baktı. Siyah, tıraş olmuş saçlarına özlemle baktı. Üzerine gözlerinin rengini göstermek ister gibi yeşilin tonlarında bir renk giymişti Can ve kumaş rengi solmuş siyah pantolonuyla her zamanki gibiydi. Aynı şekilde; çok ve uzun zamandır giyilmekten eskimiş, beceriksizce boyanmış kundurası da ayaklarındaydı yine. Canan’ın gözleri, evi bildiği gözlere geldiğinde Can’ın sırıtması, mümkünmüş gibi daha da genişledi.