“Alıcı gözüyle bakma öyle.” dedi Can, tam da kendinden beklenecek kadar şımarık bir sesle. Omzunun ötesine sakladığı çantasını kımıldatarak hafifçe hopladı. “Biraz daha bakmaya devam edersen nasıl özleyeceksin beni?”


Canan, yüzünde ne zaman belirdiğini bilmediği gülümsemesini yok etmeye çalışarak ağzının içinde bir şeyler homurdandı. Gözlerini, Can’ın geldiği yola çevirerek yerinde sallandı. Bir şeyler demek, istemek ya da yapmak kalbindeki çarpıntının altında eziliyordu ve o da yalnızca bakmakla yetindi. Gözleri, daha sonraki her anda bunu yaptığına pişman olacağını bilse de altlarında durduğu ağacın dallarına erişti.


“Buradayım,” dedi, kısık bir sesle. “Hep geleceğim buraya. Tam durduğun yere…” Boğazında beliren engelle durduğunda işaret parmağının ucuyla Can’ın ayaklarını gösterdi. Öksürdüğünde aynı şekilde arkasında bir yere gitti elleri. “Oraya bakacağım hep. Hep.”


Can, sırıtışını kesmeden bir adım attı Canan’a doğru. “Eh, hep gelmen pek akıllı işi değil.” Duraksadı ve nasırdan yer yer sertleşmiş parmaklarını Canan’ın yazmasından fırlayan saçlarına değdirdi. “Ama ben de bir gün geleceğim elbet.”


“Yemin et.” dedi Canan, kısık sesini yükseltmeye cesaret edememişti.


“Allah çarpsın bak.” dedi Can, tereddüt etmeden. Sonra bir adım daha attı ve aralarındaki mesafe kapandı. Bir süre aralarında çağlayan sessizlik Can’ın tereddütle kıpırdanan dudaklarıyla dağıldı.


“Ne?” dedi Canan, kaşlarını çatmıştı ve neye olduğunu bilmeden öfkelendi birden. “Söylesene be!”


“Kızma hemen.” dedi Can, bir süre daha durduğu yerde oyalansa da Canan’ın ellerini aldı avuçlarının içine, yavaşça göğsünün yakınına getirdi ve kollarıyla sardı kaşlarını çatmış kızın kollarını. Parmaklarını birbirine geçirdi. Artık daha yakındılar ama ikisi de bunu pek umursamadı; umursayamadı. Can, bir süre gözlerini, her bir çizgiyi ezberlemek ister gibi gezdirdi kızın avuçlarının içinde ama fazla oyalanmadan mırıldandı tedirgin tedirgin: “Geri alır mısın?”


Canan, önce anlamadı. Tabii bu yine de sinirlenmesine engel değildi çünkü Can asla böyle bir şey yapmamıştı ve yapması da garipti ama sonra zihninin bir köşesinden eski bir anı doğuverdi gözlerine. Sonra o kadar sinirlendi ki tepkisi bütün kanı beynine sıçradığında gerçekleşebildi. Ellerini Can’ın ellerinden çekmeye çalışsa da beceremedi. Hızla hareketlenen vücudu, Can’ın mırıldanmaları ve onu durdurmaya çalışmasıyla Can’ın bedenine çarpmaktan başka bir şeye yaramadı.


“Dur bi!” diye bağırdı sonunda Can, bu Canan’ın hareketlerini kesse de (Ki bağırmasının bunda bir etkisi yoktu çünkü birkaç kıpırdanma arasında bu yaptığının bir işe yaramadığını çoktan fark etmişti Canan.) kızın birbirine bastırdığı dudaklarının hızla aralanmasına ve yüzüne doğru bağırmasına engel olamadı.


“Böyle dememiştin!” diye bağırdı Canan, “Böyle dememiştik! Hani vermeyecektin asla, almayacaktın geri!” Canan, hırsla bastırdı dişlerini birbirine. Sonra kısık, yılan gibi süzülen bir kelime girdi aralarına. “Dönek.” dedi Canan, bir özet niteliğindeydi söylediği. Can, önce sadece öfkelenmekle yetindi. Sonra teker teker, sindire sindire, kısık bir sesle söylendi.


“Almayacağım hiçbir şeyi geri.” dedi net bir sesle. “Vereceğim sadece. Sende kalsın dönene kadar diye. Senden alacağım geri, ekmek mushaf çarpsın ki.” Hâlâ öfkeli bakan gözleri delmek ister gibi ekledi: “Yemin ederim.”


“Ama alacaksan niye veriyorsun ki?” dedi Canan, daha sakin bir sesle. “Oynama benimle.” Sesi daha karanlık olmasına rağmen kısıktı.


“Emin ellerde dursun istiyorum.” Can’ın sesi kısık ve boğuktu. “Nereye gideceğim belli değil, ne zaman döneceğim belli değil. Sen burada, tam burada, durursun bizimle, olmaz mı? Bu şekilde asla ayrılmam senden. Olmaz mı?”


Canan kabul edecek gibi hissetmiyordu kendini. Sanki içinde bulundukları durum yeterince kötü değilmiş gibi daha da berbat bir hâle getiriyordu Can. Alt tarafı bir vedaydı, öyle demişti sözleştiklerinde, şimdi neden elvedaya çeviriyordu ki anı, anlarını?


“Geri geleceksin.” dedi Canan, bir soru gibi değil de bir çeşit anlaşmaya davet ediyormuş gibiydi.


Can, başını salladı; kendinden emin duruşu ve kararlı gözleri bir kez daha Canan’daydı. Bunun üzerine çok da bir şey demediler. Can, yavaşça kollarını gevşetti ve Canan’ın ellerini tutarak göğsüne yerleştirdi. Bir süre sonra ağırlaşan elleriyle Canan, avuçlarını birleştirdi ve kendi göğsüne getirdi. Kollarını göğsüne bastırdığında çarpan kalbinin hemen yanına, büyük, ağır, nefessiz bırakabilecek bir his yerleşti.


“Yorulmuş,” diye fısıldadı kendini tutamadan. Can, omuzlarının çökeceğinden korkarak gözlerini kaçırdı. “Neyse,” dedi Canan, pişmanlık hissiyle. “Bende dinlenir.”


Bir süre daha birbirlerinden ayrılmayı reddederek kalsalar da daha sonra zamana karşı açtıkları savaştan galip çıkamadılar. Can, bir kez daha parmaklarını Canan’ın yüzüne getirdi. Yumuşak, sıcak ve pürüzsüz yanağa temas eden parmakları bayram etti. Dudakları, içinin boşluğuna inat genişledi ve büyük bir sırıtma yüzüne yerleşti yeniden. Bir rahatlık yoktu şimdi, en azından vücudunu felç eden kötülük gitmişti ama aynıydı; Can, avuç kadar bir şeyin onu etkilemeyeceğini biliyordu zaten. Bütünüyle Canan’a aitti, bütünüyle Canan’dı sanki.


“Sana bir şey getirdim.” dedi Canan, sesinde az da olsa bir gerginlik vardı şimdi. Can, kaşlarını çatarak ona baktı ve aralarındaki mesafeyi biraz arttırdı. Gözlerindeki merak, aralarında geçecek birkaç gereksiz diyaloğun katiliydi. Canan, yüzüne mahcup bir gülümseme yerleştirdi ve başındaki yazmayı usulca çıkardı. Can, kızın omuzlarına dökülen sırma saçlarına baktı. Bir an için tek bir telinde bütün hayatını geçirme isteğiyle doldu içi ama sonra kaşlarını çattı. Garip, rahatsız edici bir sessizlik aralarına düştüğünde Can’ın gözleri uzun zamandır göremediği manzarasındaydı.


“Al.” dedi Canan, avucunda yumruk yaptığı yazmayı ona uzattı. “Bu da sende kalsın.” dediğinde Can’ın kaşları hâlâ çatıktı ve gözleri zorla yazmaya odaklanmıştı. Canan, bir kez daha sinirlendiğini hissetti. “Hiç duymadın mı?” diye çıkıştı, elindekini Can’ın eline zorla tutuştururken. “Köyde kızlar hep yapar bunu. Askere giden sevdiceklerine verirler…” Bir an duraksadığında bakışları, Can’ın boş bakan gözlerine odaklandı. “Ama sen ne anlayacaksın ki. Benimki de laf. Ver şunu.” Hızlıca yazmasına uzandı ama Can, elini arkasına sakladı. Canan’ın yüzündeki kızarıklığın keyfini çıkarırken onu engellemek aklının ucuna bile gelmiyordu. “Ver, dedim.”


Canan, birkaç kez daha hoplayıp zıpladı. Tek istediği yaptığı hatayı düzeltmekti ama başka, bambaşka bir hatanın daha kollarının arasına atmıştı kendini. Bunu, çok sonradan; Can, sanki gözlerinin içine girmiş de oradan kendisine bakıyormuş gibi bir dikkatle gözlerine kilitlendiğinde fark etmişti.


Geri çekilmek istedi ama tepelerindeki güneşin etkisini yitiren rüzgârdan korunmak; Can’ın göğsüne sığınmak iyi gelmişti. Bu, çok nadir gerçekleşirdi ama her seferinde zamanı durdururdu.


“Yıkadın mı?” dedi Can, sesi kısık ve buğuluydu. Canan, suratını asmak istedi ama yalnızca öylece bakmakla yetindi.


“Neyi?” dedi sonra.


“Yazmayı.” dedi Can, gayet sabırlıydı. Yazma hâlâ arkasında bir yerdeydi. Tutuyordu ama ne olduğuyla ilgilenmek istemiyordu. Dikkati Canan’daydı ve aralarında.


“Hayır.” dedi Canan, bu sefer suratı ciddi ciddi asıldı. Zaten Can’ın herhangi bir şeyi ciddiye alacağını ona düşündüren neydi acaba?


“Kokmuş şeyi mi verdin bana?” Can, kaşlarını çattı. Bu, daha ne olduğunu anlamadan bile Canan’ı sinirlendirdi. “VER ŞUNU BANA!” diye öyle bir patladı ki sesi, bulundukları yerde yankılandı.


“Bekle, bekle.” Can’ın eğlenceli sesi, kulağının dibindeydi. Can’ın yanağı, yanağını teğet geçiyordu ve yüzü, omzuna düşmüştü. Canan, kasılmaktan kıkırtıya dönüşmüş kahkahanın sesini duyabiliyordu. Sinirlenmek istedi. Vurmak, bağırmak, eşek sudan gelinceye kadar bir güzel dövmek bile istedi ama yalnızca durmakla yetindi.


“Dün sabah yıkamıştım,” dedi sonra. “Tüm gün ve gece kafamdan çıkarmadım çünkü öyle yapılır aptal; koku sinsin diye. Yanında olayım diye. Ama sen ne anlarsın ki? Pislik.”


Canan’ın sesi, gittikçe kısıldı. Can’ın düşen yüzü, hafifçe kalktı. Gözleri, birbirlerine değdiğinde kısa süreli bir duraksama yaşandı. Ne olduğunu bildikleri ama ne olacağından emin olmadıkları bir tereddüttü bu. Canan bunun verdiği duraksamayı sevdi, sanki zamandan “an” ödünç almış gibiydi. Can, bu konuda biraz kararsız kalmıştı ama buna ayıracak kadar gücü de yoktu.


Durdular.


Can’ın elleri, Canan’ın beline sarıldı. Canan, ellerini, nereye koyacağını bilemeyerek Can’ın göğsüne yerleştirdi. Can, alnını, gözlerini kapatarak Canan’ın alnına yasladı sonra.


Bir süre daha durdular.


Sessizlik ve kimsesizlik, onları destekleyen tek şeydi. Rüzgâr bile saygı duyarcasına durmuştu sanki. Büyük ağacın gölgesinin altında bir anıt gibi dikildiler.


İkisinden birinin ilk kımıldanışı, yüzlerinin birbirine yaklaşması için yetti. Birbirine susamış iki dudak, çok geçmeden birleşti. Yüzlerinin dansı, vücutlarında can buldu ve iki kalp atışı, her yere; ağacın gölgesinin sindiği her yere yayılacak kadar ahenkli bir melodiye dönüştü.


Asla durmayacaklarmış gibi görünüyordu ama sonra dudakları birbirinden ayrıldı.


“Şimdi geri geleceğimden eminim.” dedi Can, Canan’ın sinirleneceğinden de emindi ama aralarına küçük bir gülme nöbeti katıldı.


Son gülüş, son sarılma, son bakış ve son gidişin ardından Canan, bir süre daha durdu. Can, gittikçe küçülüp yok oluncaya kadar bekledi. Tepeden ayrılırken yanaklarındaki ıslaklığı siliyordu.