İstanbuldayım, olabildiğimce.

Hiçbir zaman yeteri kadar siyah değil burada gece.

Bir yerlerde hala hayat olduğunu söylüyor insana gökyüzü utanmadan.

Hava durumuna aldanma.

Mevsim yaz ortası olsa, yine üşürsün burada.

En çok burada üşürsün, Ege’yi düşünürsün.

Sayfalar sararana kadar hatrına düşmemiştir oysa.


İstanbul'dayım işte canım!

Sorma. Kimseyi yüz üstü bırakmamış da, bir kendinden geçmesiyle meşhur bu şehir.

Böylece bilirsin en azından;

Son gördüğün yüz, katilinindir. Savaştan yoksun meydanlarda göğsünden vurulursun yiğidin alası gibi, sırtından değil.


İçime içime zehir sanki buralar. Dışıma huysuz, kepaze bir ihtiyar.

Parfümler nasıl bastırsın bunca cesedin kokusunu, hepsi de yürüyor üstelik.

Işıltılı bir reklam panosu, rengarenk, direklerinin dibinde binlerce ölü lağım faresiyle.

Rezillik, baştan aşağı rezillik!

Belki ben anlamıyorumdur Ayla.

Görsen, şaşırırsın. Çocuğu bile çocuk değil.

Çevirsem başımı, koskoca bir adam duruyor karşımda.

Sorsan, eliyle sayamaz.

Daha altı yaşında.


İstanbul'dayım, olabildiğimce. Ama geleceğim.

Bir seni özledim, bir de o bahçeyi.

Yine de sıkma güzel canını, iyiyim.

Bütün bu nazım, niyazım, buzum ayazım sana.

Az çekmedin kahrımı.

Toprağın üstünde kalan bırakmıyormuş saymayı Ayla.

Ama sen yirmi yaşındasın hala.


Düşünmüyor değilim.

Seni, Ege’yi.

Düşünmüyor değilim son geçirdiğimiz geceyi.


O lafı etmeseydim, o kapıdan çıkmasaydım, kadehi kırmasaydım.

Şoför yola baksaydı, ya da, ne bileyim... Peşimden çıkmasaydın.


Yollar çıkmasaydı bir yere, tek bir gece için.

Oldu işte, olsun.


Annemi öp benim için.