Zeytin çekirdekleri, ekmek kırıntıları, kuruyup kalmış reçel damlaları, tanıdık bir manzara, nedense hep yalnızlığı çağrıştırmış bir aile kahvaltısı. Baban çoktan başlamış. Her zamanki gibi çayını höpürdetip ağzını şapırdatıyor. Çözümü çok basit aslında. Bir şeyler içerken nefesini kullanmasa, her lokmasını çayla ıslatmasa, ağzını biraz kapatsa… Önüne geçilemeyecek, hiç değilse azaltılamayacak bir alışkanlık değil bu. Aslında alışkanlık demek ne kadar doğru? Bir çeşit umursamazlık, çevreden soyutlayış kendini, ötekinin varlığını görmezden geliş. O, alışkanlıklarını terk edip bedenini ve zihnini kendi haline bırakmış. Babanı kısmen anlayabiliyorsun. Yaşı gereği buna hakkı da var. Peki sana ne demeli? Bu dünyada bir istisna sandın kendini; görürken görüldüğünü, dokunurken dokunulduğunu unuttun. Yere çarpılmış bir nar gibi saçılmıştın. Seni bir araya getirecek sert bir darbe gerekiyordu, seni gözlerini ilk kez kullanmaya zorlayacak bir aydınlanma. Sonra doktor, apak bir ofiste, elindeki röntgene bakarak dedi ki “Maalesef…”.


Bugün bir şekilde fırsatını bulup babanla konuşmalısın. Aynı darbe belki onu da değiştirecek. Yaşının verdiği o vurdumduymazlık yerini kim bilir neye bırakacak. Daha bir kendi içine gömülecek belki, daha bir susacak.

Sizden önce başladığı için kahvaltısını şimdiden bitirdi. Halen masada, bir sigara yakıp dumanı balkondan dışarı üflüyor. Üzerinde bakışlarını hissedebiliyorsun. Baba olmanın gereği budur biraz. Çocuğa görüldüğünü sürekli hatırlatmak. Ama sen yaşamının büyük bir bölümünü görünmez bir adam gibi yaşamadın mı? Kendi ayak seslerinden tedirgin olup sana yaklaşan, seni bırakıp yoluna devam eden bir başkası gibi duymadın mı kendini? Baban gözcülük işini pek becerememiş demek ki. Bir yerde ipin ucunu kaçırmış, oğlu tutmuş kendini bölmüş kör bir noktada. Ya da fırsat bu fırsat demiş, bir hayalete dönüşüp duvarların içinden geçmeye çalışmış o duvarlarla çarpışmaktansa.


Sen de kahvaltını bitiriyorsun. İkinci bir bardak çay almıyorsun. Sabahın bu saati sokak sessiz. Balkonlardan gelen çatal, kaşık sesleri dışarı dökülüyor. Bir belediye işçisi elindeki faraşa süpürüyor bu sesleri. O da kendinden bir şeyler katıyor müziğe. Rüzgârda salınan ağaçların hışırtısına benziyor kaldırımlara sürtünen süpürgenin sesi. Daha bir iç gıcıklayıcı, daha bir ölü.


“Biraz yürüyeceğim. Belki kahveye uğrarım.” diyor baban. Sana gelip gelmeyeceğini sormuyor. Sorma gereği duymuyor. Reddedileceğini biliyor çünkü. Aranızdaki köprüleri yıkan sendin. Birdenbire değil, günden güne aşındırdın sütunları. Kocaman boşluklar bıraktın ardında. Ama babanın bilmediği bir şey var bu sefer: Oğlu ölüyor. Oğul yıktığı tüm köprülerden geçmek zorunda şimdi, bıraktığı o boşluklarda kaybolmak uğruna. “Ben de geleyim,” diyorsun.


Bir adım arkasında kalıp babanı izliyorsun. Yürüyüşü aynı, bir omzu biraz aşağıda ve adımları halen hızlı. Önüne ya da karşıya bakmıyor yalnızca. Kafasını her yöne çeviriyor, selam vereceği tanıdıklar arıyor senin aksine. Bir ayağı çukura girince sendeliyor. Nedense öne atılıyorsun istemsizce, elini tutmaya yelteniyorsun. Neyse ki bu çabanı görmüyor, hemen toparlanıyorsun. İyi tarafından bakabilirsin. O korktuğun geleceği görmeyeceksin. Babanın elini tutmak zorunda kalacağın, artık rollerin değişeceği, yetmiş yaşında bir çocuğa babalık edeceğin zaman dilimi gelmeyecek. Yaşanmamış, yaşanmayacak bir şey her nasılsa geçmişte kaldı. Zaman kırıldı bir bakıma, kartlar yanlış sırayla dağıtıldı. Artık telefonunu sessizde tutmana gerek yok. Bir gece vakti, hiç ummadığın bir anda gelecek o ölüm haberini duymamış gibi yapmayacaksın, duymaktan kaçmayacaksın.


Çünkü o vakitsiz haber sensin. Uykuları bölecek o karın ağrısı, uyutmayacak o baş ağrısısın. Öldükten sonra yalancı bir anlam katılacak her şeyine. Buradaki gülüşün aslında acıymış, şurada söylediklerinle ölümünü vaaz etmişsin de kimse anlamamış. Fotoğraflarından başlayacaklar. Bebeklikten gençliğe… Ta ki fotoğrafları sevmediğini anlayıp kadrajların dışında kalmayı tercih ettiğin zamana kadar. Belli bir seneden sonra sana ilişkin pek bir kayıt bulamayacaklar. Ardında günlükler, e-postlar da bırakmadın. Meğer çoktan ölmüşsün de fark etmemişler ve kaçınılmaz son: Kendilerini suçlayacaklar.


Oysa istediğin bu değil. Yok oluşunun geride bıraktıkların için bir bulmacaya dönüşmesini istemiyorsun. Belki daha genç yaşlarda bu doğru olabilirdi ama şimdi sessizce sıvışmak daha bir işine geliyor. Cenazesine on binlerce insanın katıldığı büyük adamlara özenmedin. Ölümü kısık seslerle konuşulan, değeri yaşarken bilinmemiş ve yaşayan milyarlarca insan varken ölümü baş köşeye konan o büyük dünya tanıklarından, koca çınarlardan biri olmak seni hiçbir zaman cezbetmedi. Sana adalet vaat edilmedi, böyle bir beklentin de yoktu. Ölüm sıralı değildi işte, her kötülük gayet de karşılıksız kalabilirdi. Buna rağmen ayrıcalıklı olduğun söylenebilir. Ne zaman ve büyük ihtimalle nerede öleceğini biliyorsun.


Bu bilgiyi babanla nasıl paylaşacaksın peki? Nereden başlayacaksın? “Ben öldüm,” diye dramatik bir giriş mi yapacaksın; yoksa “İnsanlar ölür,” diye beylik bir lafla bilgelik mi taslayacaksın? Doktorun sorusu geliyor aklına: “Ailende aynı hastalıktan muzdarip kimse var mıydı?”. Birden ne söylemen gerektiğini anlıyorsun. Babana biraz yanaşıp hangi duyguyu taşıdığı belirsiz bir sesle “Amcam,” diyorsun, “nasıl ölmüştü?”. İtiraf etmeli ki sorunun babanda hangi duyguları harekete geçireceğini düşünmeden davrandın. Belki empati yoksunluğunu kendine hak görüyorsun. Sonuçta yaşayan bir ölüyü anlamaları mümkün değil. Hoşuna gidiyor bu. Henüz ölü değil ama yaşamaktan da muaf. İşine gelen, seni nice kaygıdan arındıran bir araf.


Önce anlam veremiyor. Çünkü amcan öldüğünde çok da küçük değildin. Niçin öldüğünü biliyor olman gerekir. Kaldı ki öyle. Biliyorsun ama kendi ölümünü dosdoğru paylaşmaktansa çağrışımlarda bulunmak istiyorsun. Başka ölüleri yardımına çağırıyorsun. Başka acılara katmaya çalışıyorsun kendini. Amcanın akciğer kanserinden ölüşü, senin bir gün evvelki öksürüklerin, babanla apansız iletişim kurma çabaların… Epey açık verdiğini düşünüyorsun. Ölümün gayet de sezilebilir. Peki sahiden öyle mi?


“Kanser,” diyor baban. Lafı pek uzatmıyor. Oysa bu lanet şeyin bin farklı çeşidi var, hangisi amcanı öldürmüş, amcan onca tembihe rağmen niçin günde iki paket sigara içmeye devam etmiş… Sitemler, sorular öylece kaldı. Şimdi sen baban her şeyi hatırlasın ve yüzüne bakıp parçaları birleştirsin istiyorsun. Mesela nesilden nesle kendine kurban arayan bir lanet gibi yorumlayabilir bunu. Fena da olmaz hani. Soyunuzun ölümleri mitlere, hatta Habil ve Kabil’e kadar götürülebilir. Katilin soyundansınızdır siz, tanrının gazabı üzerinizedir.


“Niye sordun?” diyor baban. “Rüyamda gördüm,” diye yanıtlıyorsun fazla düşünmeden. Farkında olmadan bir ipucu daha atıyorsun babanın önüne. Annen olsa batıl inançları gereği bunu kim bilir nelere yorardı ama baban öyle değil. Bir anlam veremiyor. Oğlu niçin amcasını görüyor rüyasında? Oğlu niçin ölüler görüyor? “Demek ki amcan huzur içinde yatıyor. Öyle derler,” diyor baban. Oysa beklediğin yanıt bu değildi. Konu amcan değildi.


Bir şeyi susarak, sözcükten tasarruf ederek anlatmaya çalışmak yoruyor seni. Lafı daha ne kadar dolaştırabilirsin, ne kadar daha öteleyebilirsin hakikati? Oysa doktor hiç zorlanmamıştı. Sofradaki tuzu ister gibi ama daha tok, acıdan ve korkudan arınmış bir sesle, var olmuş tüm sofraların var olmuş tüm tuzlarını talep edercesine “Maalesef…”.


Şimdi söylersen sesin epey cılız çıkacak, belki baban duyamayacak. Sonra tekrar etmek zorunda kalacaksın. Trajedi bir çeşit yanlış anlaşılmalar komedisine dönüşecek. Her şey anlaşıldığında ise iş işten geçmiş olacak. Önemli bir anı dolduramadığını fark edeceksin, sözcükleri yeterince vurgulayamadığını. Kendi yaşamını bile tastamam dolduramıyor varlığın. Yarısı hava dolu cips paketleri gibi. Ne yapsan kendini boşluğa tamamlıyor bir yanın.


Kahveye vardınız, çaylarınız geldi. Bardakları yarılamışsınız bile. Dört yanınızda masalara çarpılan okey taşlarının, bardaklara vurulan kaşıkların sesleri. Çınlayan, takırdayan bir dünya. Ciğerlerin gibi çürük. Baban duvardaki televizyona bakıyor. Gündüz kuşağı programlarından biri. Alkış sesleri arasında bir doktor çıkıyor sahneye. Sesler kesilir kesilmez öğütler vermeye başlıyor. Seyircilere uzun bir ömrün, hiç değilse ölüme bir gün daha gecikmenin sırlarını veriyor. Senin doktorunsa kesin konuşmuştu. Herhangi bir çözüm sunmamıştı sana, izleyebileceğin bir yol göstermemişti. Demişti ki “Maalesef…”.


Doktorunu taklit etmek geliyor aklına. O denli vakur ve soğuk olmak. Dudaklarını aralıyorsun, bir “maalesef” diyebilsen devamı gelecek. Ama olmuyor. Elin istemsizce bardağına gidiyor ve hiçbir şey söylemeden dudaklarındaki o aralığı biraz çayla örtüyorsun. Yapamayacağını anlıyorsun, çünkü hayat beklediğin esi vermiyor. Söylenecek sözcükler için doğru bir an yok. Hiçbir şeye geç kalınmaz aslında, hiçbir şey kendi yeri ve vaktinde durup insanı beklemez. Zaman denen şeyin yanlış aktığını fark etmen gerekirdi. Babadan önce oğlu aldı o, herkesin bildiği bir öyküyü tersten anlatmayı tercih etti. Doktor, gözlerini kamaştıran apak ofisinde öykünün sonunu söylemişti. Demişti ki “Maalesef…”.


Söyleyemiyorsun. Kahvenin önünden geçen arabalara, insanlara bakıyorsun. “Ne kadar çok insan var,” diyor baban. Niçin böyle bir cümle kurduğunu anlamıyor, üzerinde durmuyorsun. Çünkü sen daha büyük bir kalabalığa aitsin. Yakın bir gelecekte aralarına karışacağın o ahalinin dilini öğrendin artık. Susuyor ve babana hiçbir şey anlatmıyorsun.