Küçük Ayşe, sabahtan beri mekik dokuduğu yüksek bez tezgâhından kalktı. Yorgun yorgun gerindi. Bugün evde yapayalnızdı. Babasıyla kardeşleri dün erkenden kasabaya, pazara gitmişlerdi. Annesiyle ablası da komşuda idiler; belki Zaimler'de... Gözlerini ovuşturdu.

Yavaşça sofanın duvarındaki aynaya yaklaştı. Kendine baktı. Beyazları azalan kömür gözleri yeni uyanmış gibi uykuluydu. Yanakları daha çok aldı ve gür siyah saçları dağınıktı. Tekrar gerindi. Gerinirken bütün bütün süzülen gözlerini, titreyen, gerilen inci dudaklarını sanki ilk defa görüyormuş gibi şaştı.

"Ne güzelim ben ayol." diye güldü.

Başını eğdi. Mavi aba terliklerinden gözünün görebildiği yerlerine kadar her yerini dikkatlice süzdü. Gözlerini tekrar aynaya attı. Döndü. Saçlarını elleriyle dalgalandırdı. Daha on yaşındaydı ama koca bir kız gibi iriydi. İki gün evvel Zaimler'in düğününde diğer köylerden gelenler, onu bu kadar büyümüş görünce çok şaşırmışlardı. Hem öyle kuvvetliydi ki... Erkek akranlarını bir tutuşta kaldırıp yere çarpıyordu. Ona "Pehlivan Ayşe" derlerdi. Erkek çocuklar gibi ata binmeyi, güreşmeyi, birdirbir oynamayı çok seviyordu. Fakat büyüdükçe o kadar sevdiği bu oyunlara veda etmesi gerekecekti. Hatta geçen gün çeşmeden dönerken köyün imamına -Kurt Hocaya- rastgelmişti. Kuru elini öptü ve hiç hoşlanmadığı bu huysuz ihtiyar ona,

"Berhudar ol kızım." dedi. Bu adamı da sevememişti bir türlü. Hep bir soğuk bakardı herkese, uzak dururdu herkesten. Onu ilk kez konuşurken görmüştü hatta. Hem neydi ki berhudar olmak, nasıl olunuyordu? Çok fazla düşünmedi. Aklından geçen tek şey büyümek korkusuydu. Bu güzelim oyunlar büyüyünce yitip gidecekti. Bir şeyler yapmalıydı, bir çözümü olmalıydı büyümeden durabilmenin. Ama kendi de biliyordu ki böyle bir çözüm yoktu. Bu düşünceler silsilesinden kurtulup şunları söyledi kendi kendine: "Annemler de bir türlü gelmek bilmedi, nerede kaldılar acaba? Babamlar da hala yok." Sonra biraz daha kendini süzüp dışarıya çıkmak için kapıya yöneldi. Hardal sarısı dış kapıyı açtı gıcırdatarak. Hava güzeldi ama etrafta kimse yoktu. Neden kimse yoktu ki? Yaz da değildi, köyde kimsenin işi yoktu bu mevsimde. Neden bu kadar boştu ortalık? Hiç bu kadar sessiz olmazdı. Bu sessizlik hayra alamet değildi. Biraz yürüdü bahçedeki çimlerde sağa sola bakınarak. Sonra evine doğru döndü tekrar. Sıkılmıştı, penceredeki çiçekleri sulayacaktı. O anda evinin arkasından köydeki sessizliği bozan sesler yükselmeye başladı. Yavaşça yürüdü. Yaklaştı ürkek ürkek. Köyün imamı vardı. Çok şaşırmıştı. Ne işi vardı burada? Sevmiyordu bu huysuz ihtiyarı. Elinde elektrikli testere vardı. "Neden kesmeye çalışıyorsun bizim iki yüz yıllık çınarımızı?" diye sordu sertçe. İmam onu duyunca hemen oradan uzaklaştı arkasına bakmadan. Bir anda nasıl bu kadar hızlanabilmişti? Ayşe anlam verememişti. Hoca neden oradaydı, ağacı neden kesmek istiyordu ve neden kaçtı? Küçücük, masum beyni çok karışıktı. Annesi ve babası da yoktu. Korkmuştu, anlatmak istiyordu. Birkaç saat oyalandı, onları bekledi ama hala gelen giden yoktu. İyice merak edip ağaca doğru yürüdü. Hoca ne yapmış, bakacaktı. Derken ağacın heybetine kapıldı. Kökü ne kadar da kalındı, ellerini iki yana kocaman açıp çocukça bir masumiyet dolu elleriyle onu kavramaya çalıştı ama yapamadı. Hayran olmuştu resmen bu kocaman çınar ağacına. Evinin yanına koskoca gölge veren bu ağacı neden daha önce inceleme gereği duymamıştı? Dallarına hayranlıkla bakınırken uzunca bir karınca yolu dikkatini çekti. Ağacın yukarısına doğru uzanıyordu. "Aaa, nasıl bu kadar uzun ve düzgün bir yol oluşturabilmişler? Bu karıncalar da gerçekten birbirleriyle çok uyumlu." dedi. Acaba ağaca çıkabilir miydi? Nereye gittiklerini çok merak etmişti. "Neden çıkamayayım ki canım, kocaman kız oldum ben." dedi gururla. Tırmanmaya başladı yavaş yavaş. Karınca yolunu takip ediyordu. Ve sanki birisi çıksın diye yapılmış basamaklar vardı. Ne kadar güzeldi. O yükseldikçe köy küçülüyordu. Karıncalar hala gidiyordu. Çıktı, çıktı, çıktı... Bitmiyordu. Bu karıncalar yorulmak bilmez miydi? Biraz oturup dinlenmek istemişti ama yorulmuş olacak ki orada uyuyup kaldı. Biraz uykudan sonra ani bir irkilmeyle uyandı, ne karıncalar kalmıştı ne de ışık. Akşam olmuştu. Nasıl inecekti karanlıkta? Ay da yoktu. Ağlamaya başladı. "Keşke çıkmasaydım, neden çıktım ki sanki?" diyerek dövünmeye başladı. Tam o sırada mükemmel bir şey oldu. Bu ışıltı da neydi? Ağlamaklı gözlerini yavaşça açtı. Sapsarı ve parlak tüyleri olan mavi gözlü bir sincap ona bakıyordu gülerek. Ne kadar da güzel bir sincaptı. Çizgi filmlerden çıkmış gibiydi adeta. Eliyle işaret etti Ayşe'ye, bu tarafa dercesine. Ayşe'ye yolu gösterdi ve Ayşe evinin yolunu buldu. Bu garip arkadaşına teşekkür edip koşarak eve girdi. Annesi, babası, kardeşleri, herkes evdeydi. Sonunda gelmişlerdi. Sanki ömürlük özlemişçesine sarıldı önce annesine, sonra da koşarak babasına. Kardeşleri de gülümsüyordu Ayşe'nin bu tavrına. "Oyyy, benim güzel kızımm! " dedi annesi. "Neyin mutluluğu bakayım bu şimdi?" diye sordu babası, memnun bir tavırla. "Neden olacak, çok seviyorum sizleri." diye geçiştirdi. Çok heyecanlıydı. Hemen odasına gidip günlüğüne bu garip günü yazmalıydı. Günlüğünü açtı. Açtı açmasına ama dün yazdığı sayfa yoktu. En son iki gün öncesinin tarihi yazılıydı. Nasıl olurdu? Hiç eksik etmezdi ki yazmayı. Dün yazdıkları neredeydi? Yazdığına emindi. Düne ne olmuştu? Sonra bugünü yazmadan tekrar içeriye girdi ve babasıyla kardeşlerinin konuşmasına kulak misafiri oldu. "Yarın kasabaya gideceğiz." diyorlardı. Bir an boş bulunup "Daha yeni gelmediniz mi babacığım?" diye sordu. Babası da, "En son üç hafta önce gittik ya kızım." dedi. Her şey çok garipti. Bugün neler oluyordu böyle! Acaba gerçekten düşündüğü olabilir miydi? “Yok yok.” dedi kendince. Atmaya çalıştı kafasından. Bu imkansızdı. Ama bugün yaşadıklarından sonra olabilir miydi acaba? İki gün öncesine gelmiş olabilir miydi? İçinde sihir olan dizilerde gibiydi. Kafası allak bullak olmuştu. Hemen dışarıya, ağaca koştu. Sincap kesin bilirdi. Babası koşuşturmasından dolayı annesine, "Ne oldu şimdi bu kıza?" diye sordu. Annesi de ona, “Çocuk işte." diye cevap verdi. Ayşe, hemen çınar ağacına gitmek için evin arkasına döndüğünde orada gözü yaşlı bir şekilde hocayı gördü. Yine neden oradaydı? Yanına gitti. Ve ne olduğunu, neden ağladığını sordu. Sonra da küçücük elleriyle hocanın gözlerindeki yaşları sildi. Çocuklar her zaman, herkese karşı merhamet doluydu. Hoca, "Babanların kasabaya gitmesini engelle kızım." dedi. Neden engellemeliydi ki? Küçücük zihni anlayamıyordu olanları. Hoca bir şey sormamasını istedi ve sadece dediklerini yapması gerektiğini söyledi. "Peki ikna edeceğim. Ama önce sana tek bir şey soracağım.” dedi ve ağacı neden kesmek istediğini sordu. Hoca sustu, önce cevap vermedi. Daha sonra kesmediğini ve sadece birkaç basamak yaptığını söyledi tanıdık bir gülüşle. Bu gülüş kimindi? Kime benziyordu? Zaim'in miydi acaba? Niye tanıdık gelmişti? Bu adamı ilk kez gülerken görmüştü. O bunları düşünürken hoca yine oradan kaçarcasına uzaklaştı. Kafasındaki soruları cevaplamak için gittiği ağaçtan kafasında biriken yeni sorularla geri dönmüştü. İçeriye girdi ve babasına gidip, "Babacığım, yarın pikniğe gidelim mi?" diye sordu. Babası da ona, "Ama kızım, yarın kasabaya gitmemiz gerekiyor, annen kızar sonra bize." deyip eşine imalı bir bakış attı. Ayşe hem annesine hem babasına bakarak ısrarla, "ama çok istiyorum, kıracak mısınız beni? Annee, sen de bir şey söylesene babama." dedi kocaman gözlerini açarak. Bir anne baba bu bakışa nasıl dayanabilirdi? “Kasabaya gitme işini birkaç günlüğüne erteleyebiliriz sanırım.” dedi annesi gülerek. O kocaman görünümlü küçücük kızlarının pırıl pırıl bir kalbi vardı. Sabah oldu. Pikniğe gittiler. Güldüler, eğlendiler, oyunlar oynadılar. Hatta babasıyla güreşti bile Ayşe. Çok güzel bir gün geçirdiler ailecek. Ayşe, o gün hiç büyümediğini ve hala evin en küçük üyesi olduğunu tüm kalbiyle hissetti. Eve dönüş yolunda köyden feryat figanlar yükselmeye başladı. Herkes köyün biraz ilerisindeki toprak yola koşuyordu. Ve Ayşe de ailesiyle birlikte oraya gitti. Kasabaya giden dolmuş takla atmıştı. Dolmuş paramparça olmuştu. Ayşe donup kalmıştı. Kıpırdayamıyordu yerinden. Babası koştu. Dolmuştaki kişileri kurtarmaya çalıştılar köydeki erkeklerle. Saatlerce uğraştılar ama... Kurtulan yoktu. On beş kişi hayatını kaybetmişti. Dile kolay on beş kişi. Pehlivan Ayşe darmadağın olmuştu. Zaim'in babasının da o dolmuşta olduğunu sonradan öğrendi. Zavallı Zaim, Ayşe'nin en iyi arkadaşıydı. Çok üzülmüştü onun için. Ama aynı zamanda da şükrediyordu. Ya bugün pikniğe gitmemiş olsalardı? Ya babası ve kardeşleri de o dolmuşta olsaydı? Son zamanlarda olanlar zihnine çok ağır gelmeye başlamıştı. Bir gün sonra köyde matem havası değil matemin ta kendisi vardı. Köyde kimse kalmamış, herkes mezarlığı yasla doldurmuştu. Tabii ki hoca da oradaydı. Cenaze namazını kıldırdı ve oradan ayrıldı. Ayşe koşa koşa arkasından gitti ve yakaladı onu. "O kazanın olacağını nereden biliyordun?" diye sordu kocaman, bitkin gözleri ve minnettar kalbiyle. Neyden bahsettiğini anlamadığını ifade eden yine eski soğuk bir tavırla, "Ne diyorsun sen çocuk, ne saçmalıyorsun?" dedi. Ayşe afallamıştı. Belli, başka bir şey vardı. "Çınar ağacı, çınar ağacına gitmeliyim." dedi ve hemen eve koştu. Çınar ağacının önünde arkası dönük bir şekilde sincabı gördü. Sincap garip bir şeyler yapıyordu. Ayşe anlamadı. Sonra bir anda sincabın hoca görüntüsüne büründüğünü gördü. Elleriyle gözlerini ovuşturdu. Bu nasıl olabilirdi? Günlerdir anlam veremediği çok olay olmuştu ancak en şaşırdığı buydu sanırım. Hemen gidip kolundan tuttu. Ona baktı hoca görüntüsündeki sincap. Şaşırmamıştı ve yine gülümsüyordu. “Nasıl geçti bakayım günün, çocukluğundan kalma güzel bir gün geçirebildin mi?" dedi. Ne demek istiyordu? Hem nasıl bu görünümü alabiliyordu? Babasını ve kardeşlerini kurtarmıştı madem, neden diğerlerini de kurtarmamıştı? Bu soruların hepsini bir anda soruvermişti. "Dur, dur sakin ol! Bir soluklan anlatayım." dedi Sincap Hoca. Ve anlatmaya başladı:

"Öncelikle bugün senin çocukluğunun son günü. Bu son günü çok iyi değerlendirmen için sana iki gün öncesini geri verdim. Siz de ailecek uzun zamandır yapmadığınız bir şey yaptınız. Kaza konusuna gelirsek, kazanın olacağını bilmiyordum. Ve bilseydim de bunu değiştiremezdim. Çünkü bu kaderdir. Kaderler daha önceden yazılır ve değiştirilemez. Bu görünümü nasıl aldığımı da şöyle anlatayım:

“Ben senin içindeki ne kadar büyüsen de yitirmeyeceğin çocukluğunum. Ben o günlükteki çocuğun dostu ve sırdaşıyım. O günlüğün her satırını ezbere biliyorum. Çünkü ben senin zihninin içindeyim. Büyümekten korkma, içindeki çocuğu yitirmekten kork. Eğer içindeki çocuk ölürse hep on yaşında kalsan bile hiçbir zaman mutlu olamazsın." dedi. Aynı zamanda az önce konuştuğu hocayla aynı kişi olmadığını ve neden hoca görünümünde gözüktüğünü de şöyle anlattı: "Kimseyi dış görünüş, hal ve tavırlarına göre yargılamamalıyız. Çünkü bilemeyiz, belki de bazıları o kazayı gerçekten yaşamıştır. Belki de bu soğuk hali bundandır. Yetişkin bir birey olarak devam edeceğin kocaman hayatının bugün ilk günü. Ve tekrar söylüyorum; içindeki çocuğu asla kaybetme." dedi ve bu kez sincap haline dönerek o tanıdık gülüşü atıp gözlerden kayboldu. Ayşe o günden sonra kimseye ön yargıyla bakmamak gerektiğini öğrendi ve içindeki çocuğu ölünceye dek kaybetmedi.