“Kendi gölgesini dansa kaldırır mı insan? Hiç elinden tutar mı? Bu derece aşk duyabilir mi kendi kendine?”

         

Karşılıklı oturmuş kahve içiyorlardı. İkisi de rol yapıyordu. Gözleri birbirine kenetlendiğinde hemen kafası aşağıya iniyordu adamın. Kadın dimdik bakışlarını hiç eksiltmiyordu üzerinden. Adam büyük bir baskı altındaydı, göz göze gelmekten kaçıyordu. Korkuları tepesine vurmuş hâlde savuruyordu onu oradan oraya. Kadınsa, bu korkuların ona yaşattığı sonuçlarla daha da kuvvetlenmiş, dimdik ayakta, “Hadi gel, gel ve salla kılıcını!” dercesine bakıyordu suratına. Apaçık düelloya davet ediyordu onu. Adam ezik kişiliğini örtmek için çareler arıyordu. Hava çok sıcaktı ve buluştukları yer iki kapılı bir hanın tam ortasıydı.

 

Havanın bunaltıcı nemi, oturdukları hasır sandalyelere rağmen onları terletmişti ancak dünya umurlarında değildi. Kadın savaşa hazırdı. Kendine güveniyordu. Adamsa yıllar önce kaybettiği kişiliğini doyuracak sahte alkışlar arıyordu kendine. Fırsat buldukça, kadının eline dokunuyordu konuşurken. Bu, her tekrar ettiğinde ikisi de çok masum bir tavır takınıyorlardı. Kadın aslında çok kızgındı. Sevgi derinleştikçe duyulan öfke de kızgınlık da daha şiddetli oluyordu. Hiçbir beklentisi kalmamıştı, zaten olsa da adam onun hiçbir beklentisini karşılayacak durumda değildi. İşin en ilginç yanı, adam sürekli yanlış anlaşılma korkusu içinde, "Benden hiçbir şey bekleme." mesajı verirken kadının derin sevgisinde boğuluyor, bazen kaçıp kurtulmak istiyor, bazen de onsuz olamayacağını düşünüyordu. Bu uzun zamandır böyleydi ancak kadın artık hem çok kızgın hem de yorgundu. Adamın kaybettiği kişiliğini nereden bulup ona geri vereceğini de bilmiyordu. Aniden, “Eylülde benimle tangoya başlar mısın?” diye sordu kadına, “olur...” dedi, şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak.


Ayağa kalktılar. Hanın kapısından dışarıya yürürken adamın adımları küçüldü, konuşurken durarak konuşmaya başladı. Ayrıldıkları an, ikisinin de derin bir “Oh!” çektiği andı. Adamın küçülen adımlarına küfür ediyordu kadın. Arabaya bindiklerinde her kelimesinde her zamanki gibi kadının ruhuna çekiçle bir çivi daha çaktı. Bir gün önce, “Kendini özlettin” derken, arabada bir cumartesi gecesiyle ilgili saçma sapan şeyler anlattı. Kadın sessizce dinledi anlattıklarını. Hiçbir şey söylemedi. Adamın ağzından çıkan her sözcük arabanın krem renkli döşemesinde bir leke olarak kaldı. Dimdik duran kadından eser kalmamıştı.


En sevdiği mevsim sonbahardı kadının. Piazzolla'nın, Ottono Porteno adlı eserinde dans edecekleri günü hayal etti. Sadece 6 dakika 30 saniye için yaşar mı insan? İşte, içerideki akıllının aptala dönüşmesiyle kurulan bir hayaldi bu. Kadın bunun asla olmayacağını bildiği hâlde bu hayali, gönlünün duvarları yıkılana kadar yaşadı. Bunların hiçbiri olmadı ve asla olmayacaktı.


Adamın kapısında, istediklerini alabileceği sırada bekleyen onlarca erkek ve kadın vardı, o da onlardan biriydi aslında. Kadın bu sırada beklemekten çok sıkılmıştı. Üstelik adam canı istediği zaman o kapıda bekleyen herkesi cezalandırıyordu. Biri en derin, saf temiz sevgiyi sunarken diğerinin kendinden başka hiç kimseyi ve hiçbir şeyi sevmemesi büyük haksızlıktı. Söylediği sözler inanılarak ve hissedilerek söylenen sözler değildi, “Seni düşünerek aldım” dediği hediyelerin aynılarını başka başka evlerde gören kadın, bir gün neden terk edildiğini daha iyi anladı. 6 dakika 30 saniyelik rolünü başka bir kadına kaptırmıştı. Adam hastaydı ve her şekilde kadın ne yaparsa yapsın haksızdı. Gece yarısı bir fotoğraf indi kadının göz kapaklarının ardına, beyninde şimşekler çaktı. Işıltılı gözleri bir başka kadına bakmış ve kadının kirpikleri adama kadar uzanmıştı, adamın gözlerinde ise ona dair tüm izler kayıptı. Bu gerçekten çok acıydı. Rüyalarında hasretle kıvranırken gözlerinde ona dair hiçbir iz kalmaması derin bir sızıydı. Gönlünün duvarlarındaki camlar işte böyle kırıldı.


Aniden, “Eylül’de benimle tangoya başlar mısın?” diye sormuştu. “Olur...” demişti, şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak. Olmayacağını bildiği hayalle bir süreliğine yaşamıştı. Sonra nefes alırken bile yaşadığı anlamsızlığın ciğerlerini nasıl yaktığını anlatmıştı bana. “Beş para etmez bir adamdı,’’ demişti. Aklının kalbine laf anlatamamasının doğurduğu her türlü rezil sonucun suçlusuydu. Sonra adam sadece kendi gölgesiyle yaşadı. “Eylül’de benimle tangoya başlar mısın?” diye sormuştu kadına aniden. “Olur...” demişti, şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak. Gerçekleşmeyeceğini bildiği bu hayalle bir süreliğine yaşamış ve ona sadece gönlünün kırık camları kalmıştı. Adamın gözlerinde kadına dair tüm izler silinmişti. En korkuncu da gözlerindeki ışığın anlamı, baktığı her kadında aynıydı. Aslında adam sadece kendine âşıktı, gözlerindeki ışık ise sadece bir yanılgıydı.