Bir arada yaşamak. Doğadaki mevcut düzende öz niteliklerinden dolayı bazı hayvan türleri, bir arada yaşamak zorundadır. Bu gruplarda herhangi bir tercih mümkün olmadan hüküm süren anlayış, kökünde “birey için toplum” anlayışıdır. Elbette bu durumda sosyoloji ölçeklerindeki bireylikten çok, tekil hayvanın menfaatini koruması amacıyla dayanışmayı sağlayarak kendi varlığını devam ettirme gerçekliğinden bahsetmek daha doğru olacaktır. Çünkü tarzın ne olduğu tartışılmaksızın; besin bulma, öteki hayvan gruplarıyla çatışma söz konusu olduğunda güç kıyasında baskınlık sağlama gibi sebeplerden dolayı bir gruplaşma ve dayanışma zorunluluğu kendiliğinden doğar. Burada bireyi koruyan, içinde var olduğu toplumdur. Ve bireyin aslında yine kendini koruma maksadıyla, kendisini koruyan ve ona güç katan grubunu koruması söz konusudur. Yani “Birey ---> Toplum ---> Birey” şeklinde bir oto-denge var desek yanlış olmaz.


İnsanı, elbette bu sisteme dâhil ama her şeye rağmen ayrı bir yerde tutmak gerekir. Çünkü evrimsel akışta bir yerde, insan neyi niçin yaptığını sorgulama raddesine gelebilmiştir. Böylelikle yine doğasına uyan ama istediğinde bunu refleksif bir şekilde yönlendirebilen bir canlı grubu söz konusu olduğunda tartışmanın seyri ciddi bir şekilde değişir.


İnsanlar açısından toplumlaşma, toplum kalma ve yöntem; öteki hayvan gruplarından daha farklı işler ve işlemelidir. Çünkü insanlar için “konfor” kavramı tezahür etmeye başladığından beri artık seçme iradesi ve “ünsiyet” hâli bu bağlamda önemli etkenler haline gelmiştir.


Eski düzende şahsi menfaatini korumak amacıyla topluma aidiyet hisseden ve aynı sebepten onu koruyan toplumu korumaya çalışan; ortak payeleri belki de sadece aynı türe ait olmak olan bireyler artık spesifik kategoriler halinde gruplaşmalar içindedir. Ten rengi, kavim, din bu kategorilerden bazılarıdır...


Üstelik değişen sadece kategori adları ve çıkarları da değildir. İnsanın grup içerisinde kendisine yüklediği veya yükletilen fonksiyonlar bile değişmiştir. Çünkü görünen o ki birey, bazı kategorilerde doğal düzende pek rastlanılmayan sonuçlar bekleyerek ayrı bir çıkar düşünmektedir. Kişinin kendini veya soyunu yine doğal düzende bulunmayan herhangi bir “ideoloji” uğruna feda etmesi bunun en bariz örneğidir.


Zaten, ne şekilde olursa olsun kitlelerin bölünmesi suretiyle her bireyin münzevi bir hayat sürdüremeyeceği aşikârdır. Ortak menfaatler veya ortak karşıtlıklar yeniden gruplaşmayı zorunlu kılacaktır. Elbette bir yaşam felsefesi olarak tekil yaşam tarzını benimseyen sayıca az kimi insanlar olabilir. Fakat doğal düzende zaruri olan toplumsal yaşamdır. Asıl tartışılması gereken, bunun ne şekilde olması gerektiğidir. Yani önemli olan bir arada yaşamanın biçimi/yöntemidir.


Bu, tarih içerisinde çok defa incelenmiş, teoride idealize toplum biçimleri oluşturulup tartışılmıştır. Takdir olunur ki hepsini bir deneme ekseninde incelemek güç olacağı gibi lüzumsuzdur. Şimdilik asıl değinmek istediğim, bağlamı saptırmadan mevcut düzende zuhur eden bir-iki olgu üzerine farklı bir yönden, realistik ölçekte düşüncemi ifade etmektir.


Tüm olanın ışığında günümüze biraz daha yaklaşarak; mevzuyu sıfırdan oluşturulacak bir toplum üzerinden ütopyalaştırarak değil, iyisiyle kötüsüyle mevcut olan “eşitsizlik ve adaletsizlik hâkim bir toplum” gerçekliği üzerinden, yapılması gerekenler nedir sorusuyla tartışabiliriz.


Dünyaya, mutlu olacağımız garantisiyle gelmedik. Her şeyden önce böyle bir zorunluluk yok. Fakat netice itibarıyla mutlu olabilen canlılarız ve bu bize iyi hissettiriyor. Dünyaya veda etmek gibi bir niyetimiz yoksa, izah edildiği üzere birlikte yaşayacağız. İyi de nasıl?


Nelson Mandela, sayılabilecek birçok idealistin haricinde afili uç noktalardan uzak kalarak mükemmel olanı değil makul olanı pratikte de gerçekleştirebildiği için bana ilham veren bir insandır. Zira söylemek istediklerime halihazırda bir alt metin olan Rivonia savunmasında ifade edilenler de itikadımca bir arada yaşam için makul olandır.


Doksan beş yıllık yaşam öyküsünde doğru olduğuna inandığı seyirde bir mücadele veren Mandela, otuz yıldan fazla hapis yatmış, sayısız işkenceye maruz kalmıştır. Direncini kırmak için yapılan tüm hamlelere rağmen, kazandığı her fırsatta kişisel yaşamından önde tuttuğu haklı mücadelesi için uğraşmış; temsil ettiği halkın yaşadıkları başta olmak üzere benzer dezavantaj kıskacı yaratan tüm kategorik ayrımlar için; apartheid (ırk ayrımını savunan sistem) devlet rejimini yıkmak amacıyla gerçekleştirilen 221 eylemi konu alan meşhur Rivonia Davası’nda öz olarak eşit şartlar altında adil bir yaşamı savunmuştur.


İnsanlar elbette ayrıdır. Fakat kötü olan, bu ayrılardan birini daha aşağıda görmektir. Bencil doğamız, bize ait olan herhangi şeyi hep üstün görmeye devam ederken -hakikatin özüne hiçbir zaman erişemeyecek olsak bile- kendi realitemizde muhakeme ederek bazı kararlar verebilen biz, bunun böyle olmadığı ihtimalini de düşünmeyecek miyiz? Yoksa beyaz, siyahtan niçin daha önemli olsun? Söz konusu savunmada Mandela şunları der, “Onlara aileleri olan insanlar olarak bakmıyorlar; duygulara sahip olduklarının farkında değiller –tıpkı beyaz insanlar gibi âşık olduklarının; beyaz insanlar gibi eşleri ve çocuklarıyla birlikte olmak istediklerinin; ailelerini gereğince destekleyecek, onları besleyecek, giydirecek, okula gönderecek kadar para kazanmak istediklerinin...” Bu sözlerde geçen siyahı ve beyazı, sonradan ayrım kıskacında kalmış başka mefhumlar ile değiştirdiğimizde bile kelamdan çıkan anlam değişmeyecektir. Çünkü problem mantalitenin kendisindedir.


Tarih gösterdi ki bu mantaliteyi yıkıp, makul olanı meşru kılmak için seçilebilecek -öteki yollara nazaran- kısa ve etkili tek yol vardır: devrim. Şiddetin kendisi, gerçek olmasına rağmen ortak uzlaşıda bir problem olarak kabul edilebilir. Fakat haklı şiddet, terörizmden uzakta tutulduğu müddetçe bazı kazanımların zaruri yoludur. Ayrıca bu konuda en önemli kıstas, şiddetin niyetiyle korunmuş olan tezahürünün yöntemidir. Bu savaştaki amaç öldürmek değil, çünkü bu savaş insan gibi yaşama hakkı elinden alınmış olanın, yaşamak için başlattığı savaştır.


Mandela’nın aynı davadaki savunması sırasında zikrettiği şu sözler, şiddetin ve devrimin belirli durumlardaki meşruiyetiyle ilgili haklı bir gerekçe sunar: “(…) Bu planı ne bir aymazlık hissiyatıyla ne de şiddeti herhangi bir şekilde sevdiğimden yaptım. Bu planı Beyazlar'ın pek çok yıldır halkıma uyguladığı zorbalık, istismar ve baskıdan doğan politik durumun serinkanlı ve ağırbaşlı bir değerlendirmesinin sonucunda yaptım.”, “(…) Savaşa devam etmek konusunda en ufak şüphemiz yoktu. Bunun dışındaki her şey aşağılık teslimiyetti. Sorunumuz savaşıp savaşmamakla değil savaşa devam etmenin yöntemiyle ilgiliydi.”, “(…) Umkhonto sabotajlar düzenleyecekti ve en başından beri üyelere operasyonları tasarlarken ve uygularken hiçbir koşulda insanlara zarar verip onları öldürmemeleri üzerine katı talimatlar veriliyordu.”


Aynı savunmada şu etkileyici ifadeler geçer: “Afrika halkı hükûmetin bir parçası değildi ve onları yöneten kanunları kendisi koymuyordu.”, “Her şeyden önce eşit siyasi haklar istiyoruz çünkü onlar olmazsa zaaflarımız kalıcı olacak. Bunun ülkedeki beyazlara devrimci bir açıklama gibi geldiğini biliyorum çünkü o durumda seçmen çoğunluğunu Afrikalılar oluşturacak. Bu da beyaz adamın demokrasiden korkmasına neden oluyor.” Siyasî iktidarın halktan yana olmayışı halihazırda devirmek için haklı bir gerekçeyken, insanların insanlık onuruna yaraşmayacak muamelelerle karşılaşması yeterden fazla gerekçedir. Hâl böyleyken devrim kaçınılmazdır, “Öyleyse savaştığımız şey işte budur. Mücadele tamamen ulusal bir mücadeledir. Bu, kendi ıstırap ve deneyimlerinden esinlenen Afrikalıların mücadelesidir. Bu mücadele, bir yaşam hakkı mücadelesidir.”


Dünya globalleşirken gücün tekelleştiği düzende; herkesin tamamıyla mutlu olduğu, şenlik ve esenlikle yaşadığı bir dünya için çaba sarf etmek Pollyanacı, tatlı bir hayalden öte değildir. Mükemmel olanı amaçlayarak değil, makul olan –eşit şartlar altında adil bir yaşam- için kavga etmek gerekir. Ve söylendiği gibi; birilerini ölsün diye değil, yaşasın diye!


Söyleyeceklerime, Mandela’nın Rivonia Savunmasındaki şu sözlerini ilave ederek son vermek istiyorum: “Hayatım boyunca kendimi Afrikalıların mücadelesine adamış bulunuyorum. Beyaz tahakküme karşı savaştım, siyah tahakküme karşı da. Herkesin uyum içinde, eşit olanaklarla yaşadığı özgür ve demokratik toplum idealini el üstünde tuttum. Bu ideal uğruna yaşamayı ve ona ulaşmayı ümit ediyorum. Fakat gerekirse, bu ideal uğruna ölmeye de hazırım.”