Hissetmek diyorum, bizi pervasız yapar. İnsan bazı zamanlarda olabildiğine böyle olmak istemez mi? Zamana art niyet çok fazla. Eyvah! Çağım duygusuz yetişiyor. İlk kez bağırmanın bir fısıltıya dönüştüğünü seziyorum. Sanırım bu çağın gerçeği de bu sessiz çığlıklar. Bireysel hapishaneler, duygu yoksunu bedenler; hepsi de ne fena! Oysa eski yazları hatırlıyorum. Güneş tazeyken bir simit gibi ve mavinin hala tadı eskimemişken yeniden doğmak zor değildi. Eskiyi bu kadar övmüşken, ben aslında siyah beyaz bir fotoğraf olmak istemiyorum. Sadece renkli fotoğrafımın bir köşesinde yılların verdiği sararmışlık olsun istiyorum. Burayı düşlemem gerek. Çünkü bilirim, bu coğrafyada inanç hiçbir zaman sönmez. Bir kavgaya hazır bulunmaktır yaşamak. Derinliği kadar yüzeyselliği de ince bir detaydır. Bazı geceler kendimi korkutmak istediğimde mesela hiç kitaba değmemiş eller düşünüyorum ben. Ne farkı var ölülerin ellerinden? Acaba kendimize bir anlam vermek olan bu yaşama yolculuğu, yavaşça anlamsızlaşma yolculuğu mu oluyor?


Kocaman sarı pazartesileri bekliyorum bazen. Pazar arabası dolu cumalarda kaybolmak artık biraz hüzün kokuyor. Sanki tüm bunlar zaten hiç sönmeyecek bir ateşi harlamak gibi. Korkuyorum bir an gelecek de kendimi tüm bu döngüden çıkardığımda hiçbir şey değişmeyecek diye. Çağ insanı dışlar mı demeyin. Dışlıyor işte. Ne ben kalıyorum sonra ne de yaptıklarımın bir anlamı… Sonrası büyük bir sallantı oluveriyor. Pervasızlık da burada başlıyor. Zaten tüm bunları kabul etmek için az çok pervasız olmak gerekmez mi? Bazen de kızıyorum, antidepresan fethederken ruhunu yaşıtlarımın...


Emin olduğum tek bir şey var: Dağıtmak her zaman toplamaktan kolaydır. Başlamak ise sonlandırmaktan zor. O yüzden biri olmakta güçlük çekeriz. Nefret ettiğimiz şey kendi kimliğimiz değildir. O kimliği yaratırken feda ettiğimiz kimliklerimizdir. İşte tüm bu nefret, sevgi yoksunluğu, hissizlik bundan kaynaklanır. Kısacası çağımız budur. O yüzden herkes şimdi bir kuşun hafifliğini, rüzgarın dengesizliğini ve sobanın sıcaklığını arıyor.