Gri kentin tonları, fırtınayla gece tonlarına dönüşüyordu. Gözlerine siper olmuş pançosunun kapüşonu, iki eliyle sıkı sıkıya göğsüne bastırdığı senaryo dosyasıyla içe doğru büzülmüş; otobüs durağına doğru, rüzgarın şiddetiyle sürükleniyordu. Durağa geldiğinde kabine sığınarak beklemeye başladı. Şehrin geceyle birlikte gölgeye dönüşmesini, kabinden yarım bakışıyla izleyebiliyordu. Kalan görüş alanını fırtınanın içinde uçuşan ışıklar yer yer kapatınca Semra, otobüsün geldiğini ancak yaklaşan boğultulu sesinden fark edebildi. Issız duraktan seyrek yolculu bir otobüsle ayrıldı.

Arka koltuklardan birine yerleşmiş, büyüyen göz bebekleriyle otobüsün fırtınanın tersine gidişinde geçtiği yolları izliyordu. Yolculuğu ilerledikçe, düşüncelerine yetişememiş bir karmaşaya dolanmaya başlamıştı. Belleğinde ilk kısa filminin sahnelerini netleştirmeye çabalarken filmini çekip çekemeyeceği endişesinin fısıltısını duymazdan gelerek bastırmayı deniyordu. İçindeki umudun “Babam beni, yıllardır uzak tuttuğu yere gönderir mi? Kıyıköy de ne çok büyütülüyor. Tufan yardım ederse güzel bir film olur. Yardım eder mi? Her zaman yardımcı olurum dememiş miydi?” gibi sorularda tekrarlı takılı kalışıyla yerinden fırladı. Ekibe Tufan’ın kısa filmin çekimine yardım etmekte kararlı olduğunu söyleyivermişti ya, bu söylediğinin tam olarak doğru olmadığının farkına varmıştı. Nasıl çıkacaktı bu işin içinden? Yardım etmeyi kabul eder miydi, neden böyle bir yalana ya da inanışa tutunmuştu? Evinin sokağına daha beş altı durak vardı. Otobüsün “duracak” düğmesine hiç düşünmeden bastı. Erken inmeye davranmakla ne yaptığının farkındaydı ama yine kendinden habersiz davranıyordu. Fırtınanın içine otobüsten indi. Caddede uçuşan cisimlerin sesleri çoğalmış, ritimleri rastgele çınlıyordu. Yirmi üçüncü sokağa doğru ilerliyordu. Yapmaya çalıştığının geçerliliklerini zihninde sıralamaya başladı. Daha önce Tufan’ın evine gidişi tesadüfen olmuştu. Fırtınanın apartman kapılarını çarpma sesinden irkildi. Yürüyüşüyle birlikte düşünceleri de hızlanıyordu. Ayhan, bölümleri adına çıkardıkları dergi için şiirlerini göstermeye Tufan’ın evine gittiğinde Semra da yanında gitmişti. Tufan, Ayhan’ın şiirleriyle yapıcı ilgilenmişti. Sinema okullarında, özgün kısa filmler yapan öğrenciler arasındaydı. Kişilik olarak sanatsever, arkadaşlıklarında samimi bir öğrenciydi fakültede. Bütün bunlar onun koşulsuz yardım edeceğine inanmasına neden olmuş olabilir miydi?

“Film çekmeye yeni başlayan sinema öğrencilerine destek olur.” diye düşüncelerini karara bağladı. Sekiz numaralı apartmanın önünde Tufan’ın daire ziline basarken kalbi korkudan “küt küt” atmaya başlamıştı Semra’nın. “Evde midir?” sorusuna takılınca bir adım ileri, bir adım geri gitmeye başladı kapının önünde. Daha az önce verdiği kararı unutmuştu. İçinde paniğe yakın bir karmaşa kabarıyordu. Arkadaşlarını etkilemek için Tufan’ın adını söyleyivermişti. Tufan’ın senaryosu hakkında hiçbir fikrinin olmadığı, ona yardım edeceği düşüncesinin uydurma olduğu, yardım ederim demesinin dergi işiyle ilgili olduğu, bu çalışmasını kapsamadığı düşünceleriyle Semra; asıl amacının ne olduğunu anlama korkusuna karşı duruyordu. Neden Tufan’ın adına tutunmuştu? Onun yardım edeceğini söylemesi sadece arkadaşlarını etkilemek için miydi, yoksa... Düşünceleri iyiden iyiye karışmıştı. Bir an fırtına durdu ve apartman kapısı otomatla açıldı. Orada öylece kalakaldı. Kalp çarpıntısına, “Bu ne şimdi? Neden buradayım? Neyin peşindeyim?” gibi sorular yöneltirken iç çarpışmalarını anlamayı ya da anlamamayı umduğunda çoktan apartmanın kapısından geçmiş, merdivenleri çıkıyordu. Düşüncelerini duymak istememeye başlamıştı. Ayhan’la daha önce geldikleri gündeki rahatlıkta olmak istedi. Ardından bu düşüncesini de unuttu. Son kat, son daire ve on bir numara. Attığı adımların çıkardığı sesler yankılanıyordu.

Tufan, dairesinin kapısında dağınık duruşuyla beklemekteydi. Semra’nın kalp çarpıntısının temposu merdivenleri çıkışıyla iyice artmıştı. Esmer teninde bembeyaz dişleriyle gülümseyen Tufan, “Hoş geldin.” derken sıcak gözleriyle muzip bir bakıştaydı. Semra kapıda şaşkın gözlerle bakıyordu Tufan’a. Neden buraya geldiğini sorgulamayı tamamen unutmuştu. Tufan, onu bekliyormuş gibi kolundan tutup içeri çekti. Yan yana geldiklerinde Tufan’ın derin kokusu sarstı Semra’yı. Kendi düşüncelerinden kurtulmaya debeleniyordu. Sert, ezbere bir konuşmayla başladı.

“Seninle konuşmam gereken bir konu var.”

“İçeri geç. Konuşuruz.”

Tufan, daha önce yaşanmış bir günün rahatlığında mutfağa yönelmişti.

Semra, Tufan’ın çatı katındaki evindeki her şeyi çok net hatırlıyordu. Antresinde, iç içe odalara geçilen kapıyla mutfak ve banyoya açılan diğer iki kapı vardı. Daha önce geçtiği odanın kapısını açtı. Çatının eğimlerinin alçalttığı tavan, tek kanatlı pencere, kanepe, koltuk, masa... Odada yer yer duvarlara yaslı üst üste yığılmış kitaplarla değişik yerlere yerleştirilmiş abajurlar da vardı. Kendini, Ayhan’la gelişindeki meraklı dinleyici haliyle gördü. O gün seyirci gözleriyle odadaki kitapları karıştırırken çay servisiyle de ilgilenmişti. Tufan’ı ara ara seyre dalışını anımsadı, kaçamak bir gülüşle içine bir genişlik geldi. Peş peşe gelen belirsiz düşünceleriyle kendini kontrol etmeyi bırakmıştı. İçinden yaramazca bir gülüş saçıldı. Semra, biraz eğilmek zorunda kalarak hep kapalı duran yeşil iç kapının önünden geçip odanın çift kanatlı penceresine yöneldi.

Sorular üstüne geliyordu. “Ne yapıyorum burada? Benim gibi bir çaylakla kim uğraşır? Derdin ne senin?” Kurtarıcısıymış gibi, geldiği sokağı görmek istedi. Pencerenin camına umutsuzca yaslandı, uçuşan ışıkları izledi. İçinde büyüyen Tufan’ın kokusunun mutluluğa dönüşümüyle kıpırdandı. Yüzünde gülüşüyle geriye döndüğünde, Tufan’ın bir eliyle servisleri masaya bırakırken diğer eliyle de masadaki dağınık kitapları topladığını gördü. Düşünmeyi bırakmıştı. Bu sefer de kalbi sevinçten küt küt atmaya başladı.

 

xxxxxxxxxxxxxxxxxxx

 

Semra beş altı yaşlarındaydı. İnce bedeni, zayıf saçları, iri, ela gözleriyle gençlik halinin habercisi gibiydi. Kapıları kapalı, floresanla aydınlatılmış dar koridorda sıralı sayılar sayarak tek ayak zıplıyordu. Sıkılmışçasın, birdenbire banyo kapısına doğru döndü.

“Anne, işin ne zaman bitecek?”

Herhangi bir cevap gelmedi. Semra birkaç saniye bekledi, sonra da neyi beklediğini unutmuşçasına oyununu oynamaya devam etti. Banyo kapısının kilidi açıldı, Semra’nın yüzünde yaşından büyük bir gülümseme oluşmuştu. Gözlerindeki ışıkla oyununu bırakıp büyük bir sevinçle açılan kapı yönünü izlemeye koyuldu.

“Anne, gidiyor muyuz? Babam aşağıya çoktan indi.”

Annesi Nesibe, ters ışıkta silüete dönüşmüş görünümüyle Semra’nın tam karşısında duruyordu.

“Sen babanı bekletme, aşağıya in, ben de çantamı alıp iniyorum.” dedi.

Gecenin son karanlıklarında egzoz, toz karışımı bir sisle hareket eden midibüse kambur duruşlu, çökük gözlü bir adam kesik kesik el sallıyordu.

Semra’nın saçları ince minik tokalarla düzensizce toparlanmıştı. Hareket eden midibüsün ikili koltuğunda, annesinin karanlığına sırtını yaslayarak cam kenarına oturmuş; heyecanlı gözleriyle babasına el sallıyordu. Geride kalanlarla ışıklar; midibüs ilerledikçe birbirlerinin üzerine yıkılmaya başlamıştı. Semra hiçbir şeyi kaçırmak istemeyen bir dikkatteydi. Yine de yolculukları ilerledikçe gözlerine hafif hafif bir mahmurluk çökmeye başlamıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla ne zaman uyuyup uyandığını anlayamayan Semra, gözlerini şaşkınlıkla uykudan açtı. Yol kenarlarında, şehir binalarının yerini zeytinlikler almıştı. Semra’nın algıları uykulu halinden normale dönüşmeden hızlı bir mavi sarı boşluk parlayıp kayboldu. Heyecanla “Deniz!” diye bağrışını, annesinin “Sessiz ol!” uyarısıyla midibüsten yayılan kıpırdanış sesleri böldüler.

Koltuğun kenarındaki cama gülümseyen yüzünü yapıştırmış bir şekilde kalan yolculuğuna devam ediyordu. Kısa bir süre sonra deniz, tepelerin, ve zeytinliklerin arkasından yeniden belirdi. Dinmeyen heyecanıyla yerinde oturamaz olmuştu. Annesi ara sıra Semra’ ya “Sus!” diye seslenerek onu çekiştiriyor, bir taraftan da üzerindeki elbiseyi düzenliyordu. Saçları çekiştirilerek düzenlenirken bile yüzünde büyüyen gülümsemeyi tutamıyordu. Nesibe, Semra’nın görüş alanına elleriyle karartı yapıp durarak saçlarını ve üstünü başını düzenledikten sonra, mor tül kurdele geçirilmiş hasır şapkasını da kucağına bıraktı. “Güneş çok olduğu zaman takarsın, kaybetme.” dedi ve şapkanın lastiğini çekiştirerek “Bunu takmayı da unutma, yoksa uçar şapkan.” derken kendi eşyalarını da toparlıyordu. Annesinin karanlık yüzünde gülümseyişini hissetmişti. Semra’nın gözlerindeki her nokta ışıl ışıl olmuştu, oturduğu yerden kalktı, üzerindeki yeşil elbisesinin eteğini düzenledi. Midibüs, keçiboynuzu ağacından dönülen yola girmeden sağa yanaşıp durdu.

“İyi yolculuklar!” sesleri arasında Semra, çekiştirilen koluyla midibüsten inmeye çalışıyordu. Araçtan indiklerinde muavin bagajlarını çıkarmıştı. Semra annesinin karanlığı tarafından valiz gibi yolun kenarına bırakıldı. Havada yayılan midibüsün egzoz kokusunun yerini sabahın deniz, doğa kokusu almaya başladığında mutluluktan şenliğe geçiyordu. Şapkasını takmış ve irileşmiş gözleriyle yeşil elbisesinin kloş, fırfırlı eteğini olduğu yerde sağa sola dönerek dalgalandırıyordu. Hızla hareket edip uzaklaşan midibüsün çıkardığı toza karşı elleriyle yüzünü kapattı, tekrar yüzünü açtığında dayısının Çiko adlı köpeğinin onlara doğru koştuğunu gördü. O da Çiko’ya doğru koşmaya başladı. Dedesinin yüksek avlu duvarlı evinin yolunda sekiz yaşlarındaki kuzeni Samet göründü. Çiko, Semra’ya yanına yetişip kuyruğunu sallayarak etrafında dönmeye başladığında Samet’te onlara doğru koşuyordu. Semra’yla Samet birbirlerine büyük bir mutlukla sarıldığında dayısı Halit de ayrı bir hızla annesinin karanlığının taşıdığı valizlere yardıma yetişmişti. Çiko, Samet ile Semra’nın birbirlerine sarılarak dönüşlerine kuyruğunu sallayarak katılıyordu. Semra durarak nefes alacak bir fırsat yarattı.

“Yeni bir şişme balığım var.” diye konuşmaya başladı.

Samet, “Ben yüzmeyi öğrendim, sana da öğreteceğim.” dedi elini uzatarak.

Semra, şapkasını takıp Samet’e elini uzatırken “Ben, yüzmeyi zaten biliyorum.” dedi.

Kuzenler el ele tutuşup bahçeli evlerin arasından sahile doğru koşmaya başladılar. Duyulan toprak kokularıyla yol kenarlarında püf çiçekleri uçuşarak onların önünü açıyordu. Semra; sahilin başlangıcındaki kırmızı pembe renkleriyle açmış kaz ayaklarının üzerine onları selamlıyormuş gibi, iki eliyle hızlı hızlı dokundu. Deniz çarşaf gibiydi. Samet tişörtünü çıkarmış, bütün dişlerini sergilediği bir gülüşle Semra’yı bekliyordu. Semra; sevdiği her şeye kavuşmanın mutluluğuyla koşarak çiçeklere, taşlara, kumlara dokunmaya devam ediyordu. Denizin üzerinden ışıldayan güneş gözlerine parladığında durdu, denizin sığ noktasına kadar ilerleyip çakıl taşlarının üstüne dizlerine sarılarak oturdu. Çiko da yanına gelip durdu. Samet, Semra’yı izlerken gülümsemekten yorulmuş gibi ağzını kapattı; üzerinde yüzmesine engel olacak kalan kıyafetlerini çıkardı. Yeni bir gülümsemeyle denize doğru çığlık çığlığa koşarak suya attı kendini. Birkaç kez dalış yaptıktan sonra suyun içinden zıplayarak Semra’yı çağırıyordu.

“Gel hadi, su çok güzel! Ben sana yüzmeyi öğretirim.”

“Ben zaten biliyorum yüzmeyi şaşkın! Unuttun mu? Soğuktur su şimdi.” dedi parıldayan gözleriyle Semra. “Gel alışıyorsun, su çok güzel.” Samet suyun üzerinde sırtüstü yatarak ayaklarını havalandırdı. “Bak ayaklarım yere değmiyor. Hadi ama Çiko, sen de hadi!”

Şapur şupur su seslerine Halit’in çakıllara yarım basan ayak sesleri karıştı. Semra oturduğu yerde iç çekti, heyecanı daha da artmıştı ama yerinden kıpırdayamıyordu. Halit yanlarına çok yaklaşmamıştı. Uzaktan onları izliyordu. Samet, denizin içinden Semra’yı ısrarla çağırmaya devam ediyordu. Semra, denize doğru uçuveren şapkasının peşinden fırladı. Şapkasını yakalarken ayakları denizin suyuna girivermişti. Kuru bir yere geçip ıslanan ayakkabılarını çıkardı. Şapkasını yere koydu, tedirgince üzerinden çıkardığı yeşil elbisesini de yanına bıraktı. Elbisesinin ve şapkasının üzerine rüzgardan uçmasınlar diye aheste tavırlarla irili ufaklı taşlar bıraktı. Denizin ince dalgalarına yaklaştı, Çiko da yanındaydı. Samet, “Çabuk!” diye bağırırken Halit, “Fazla açılmayın. Yüzmeyi yeni öğreniyorsunuz daha!” diye uzaktan konuşuyordu. Çiko da ayaklarını suya sokmuştu. Semra da birdenbire hızlı bir atlayışla soğuk suda çığlıkları yankı yaparken denizin derin sularına dalmıştı. Denizin içinde yüzen kırmızı, turuncu, çizgili balıklar ona yaklaşıyor ve dalgalar da attığı kulaçlarına uyum sağlıyorlardı. Semra, dalışını yaparken bedenini saran soğuk suyla mutluluğunun huzura dönüşümüne bırakmıştı kendini.

 

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

 

“Tam zamanında geldin, ben de bir şeyler yemek üzereydim. Çay da hazır.”

Tufan’ın emrivaki ev sahipliği duruşu kaybolmuş, yüzünde bir tebessüm oluşmuştu. Masadan mutfağa doğru yöneldiğinde “ Rahatına bak.” diye konuşmaya devam ediyordu.

Tufan odadan çıktıktan sonra Semra biraz rahatlamaya çabalar gibi elindeki dosyayı sandalyeye bıraktı. Üzerindeki pançoyu çıkarıp kapının arkasında gördüğü askılığa yöneldi.

Tufan’ın mutfaktan gelen “Çayın tek şeker miydi?” sorusuna “Evet.” cevabını yetiştirirken yardım etmeyi kabul etmesiyle filminin ne kadar heyecan verici olabileceğini düşünmeye zorladı kendini. Bir taraftan da kalbi istemsizce pır pır yapıyordu. Kafası karışmış oluşuyla mutfağa geçti. Belki düşüncelerinden biraz uzaklaşmalıydı. Tufan elindeki kupalara çayları hazırlamıştı. Samimi duruşuyla mavi kupayı havaya kaldırarak “Şekerli olan bu.” dedi.

Semra hem çekingen hem atak, karışık bir mizaçtaydı. “Bana ver, yardımcı olayım.” deyip sıcak çay dolu kupaları Tufan’ın elinden alırken onun derin kokusuyla sarsıldı. İyiden iyiye paniklemişti. Kupaları taşırken elleri titriyordu. Pes etmeden devam etti. Tufan yüzündeki ince gülümsemeyle Semra’nın arkasından baktı bir süre. Mutfaktaki işlerine dönüp “Seninle geçen gelişinde ilgilenememiştim.” diye konuşmasını sürdürdü. Semra, artan heyecanıyla nefesini tutup çayları zar zor dökmeden masaya kadar taşıdı. İçindeki sarsıntıyı aşmak için az önce önünde durduğu pencereye yaklaştı. Pencereyi açtı. Fırtına yerini şiddetli bir yağmura bırakmıştı. Derin bir nefes aldı. Yağmurun kokusunu duyamıyordu. Hızlıca burada oluşuna daha sağlam, inandırıcı bahaneler aramaya çalıştı .“Tamam, belki biraz hoşlanmış, etkilenmişimdir. Büyütme işte. Tecrübeli, iyi bir insan. Üniversite eğitimimin için sağlıklı bir adım atmaya çalışıyorum. Birinden yardım istemek de oldukça sağlıklı bir adım.” Semra arkadaşlarına karşı, Tufan’ın yardım edeceği konusunda, nasıl net davrandığını şaşkınlıkla hatırladı. İçinde gizli bir panik oluştu. Sokakta yağmurun bıraktığı yansımalar artan bir hızla yükseliyordu. Tren yolundan lokomotifin sesi yaklaşıyordu. Şimdi de, büyüyen korkusuyla sonsuz bir kayboluştaydı. Telaşla pencereyi kapatırken yağmurun kokusunu derin bir nefesle içine çekti. Bu sefer yağmurun kokusunu Tufan’ın kokusunun karışmasıyla duyumsadı. Elini pencerenin kulpundan çekemedi. Odadan geçilen yeşil kapının önündeydi. Kıpırtısızca duruyordu Semra. Yeşil kapının kulpunu tutmuş, yavaş yavaş açıyordu kapıyı. Karanlık bir odaya açılan bu kapı, açıldığında içeriden gelen esintiyle bulunduğu odadaki kitapların sayfalarını dalgalandırdı. Karanlık odayı yansımalar aydınlatmaya başladı. Semra ezbere bir iki adım atarak odanın içine doğru ilerledi, ayakları çıplaktı, cam gibi kırılgan bir yüzeye basıyordu. Çıtırdayan zeminle birlikte titredi. Odanın ortasında geniş, beyaz çarşaflı bir yatak duruyordu. Yansımaların ışığında, duvarların gecenin tonunda ağaç resimleriyle boydan boya kaplı olduğunu seçebildi. Büyülenmiş adımlarla içeriye doğru yürümeye devam etti. Adım attıkça odanın zemininde farklı noktalara bırakılmış abajurlar yanmaya başlıyordu. Zeminin sıcaklığını hissetti. Odada hiç pencere yok muydu? Duvarlara dokundu. Boydan boya cam olan duvarların üzerindeki dev ağaçların görüntüsünün hareketlenmesiyle resim değil, odayı çevreleyen ağaçların karanlıkta kalan yağmur altındaki görüntüsünün olduğunu seçti. Semra şaşkın bir heyecan duydu. Kalbinin çarpıntısını kulaklarında duyabiliyordu. “Şehrin göbeğinde gizli bir ormana açılan oda mı?” O odadan bir daha ayrılamayacağını hissediyordu. Korktu yine. Sanki Tufan da odada arkasında geziniyordu. Ona bakmaya cesareti yoktu. Gözlerini kapadı, açtığında “Tamam gibi.” diye konuşarak elindeki salatayla masaya yaklaşıyordu Tufan. Semra farklı bir boyuttan dönüşünde tatlı bir çekinceyle yutkundu, sersemlemişti. Tufan derin bir gülümseyişle, “Bir dahaki sefere daha iyi bir yemek olur.” diyerek Semra’yı buyur etti sofraya. Semra sandalyeye bıraktığı dosyasını alıp oturdu, gülümsüyordu, bir taraftan da aklını başına toplamaya çalışıyordu. Masaya oturur oturmaz düşünmeden elindeki dosyayı Tufan’a uzattı. O ara titreyen ellerini fark etti ama yaptığı hamleyi de geriye çekemiyordu. Her şeyi başka anlamaktan korkarak yutkundu.

“Senaryomu okur musun?”

Tufan su bardaklarına su doldurmaya başlamıştı, elindeki işini bıraktı, sakince aldı dosyayı.

“Bu çok heyecan verici.” dedi.

Tufan’ın, gözlerindeki ışıltıyla konuştuğunda teninden yayılan sıcaklığı hissediyordu Semra. Sarsıldı kendi içinde. Söylenen her söz bir büyü gibi kararlı bir şekilde gelmeye başlamıştı. Semra masaya bakındı. Sakin olmaya çabalıyordu. Peynir, salata tabağı... Tufan odasında dağınık duran abajur lambalarının ışığını tek bir düğmeyle açtı, tıpkı iç oda gibi her yer harelere bölünmüştü. Yeşil kapı açık mı kalmıştı? Tufan az önce itelediği kitapların arasından bir kalem aldı. Semra biten nefesiyle içindeki kaosu ağrı olarak hissetmeye başladı.

“Not almam da sakınca var mı?” dedi Tufan.

Semra, “Çık!” diye ses çıkarırken kafasını dağıtmak için filmini düşünmeye çabaladı. “Yardım ederse güzel olur. Ondan etkilenmiş olmam da normal. Emel’in dediği gibi tatlı çocuk. Büyütme!” gibi iç sesiyle tekrarlar yaparken salata tabağına bir şeyler anlatıyor olmanın sıkıntısıyla başını kaldırdı, Tufan’a baktı. El yazısıyla senaryosunun üzerine not alışını izledi birkaç saniye. Sarsıldı iç içe. Semra daha da derinden anlamsızca alt üst oldu. Ve kendini bıraktı. Tufan’ın el yazısını gördüğünde Semra artık aşk eşiğinden geçtiğini biliyordu. Bir el yazısı bütün bildiklerini yerle bir etmişti ya, şimdi tek bir isteği kalmıştı: Tufan’a dokunmak, onun kokusunu tekrar tekrar içine çekmek... Yeşil kapıyı açtı. Biraz önce ona çok yakın olduğu cam odadaydı. Tufan’ın gözlerindeydi gözleri. Birbirlerinin gözlerinde sonsuzluğa geçiş vardı. Titriyordu Semra, buradan artık hiçbir yere kıpırdayamayacağını biliyordu. Ama neredeydi? Tufan’la masada karşılıklı oturuyordu. Tufan elindeki dosyaya bir şeyler yazmaya devam edip mırıldanırken Semra’yla göz göze gelince elindeki kalemi bıraktı, arkasına yaslandı. Artık gülümsemiyor, Semra’yı izliyordu. Semra biraz telaşlanır gibi oldu. Bulut gibi dağılmaya başladığını hissetti. Tufan, “Bir şeyler yiyelim. Yardım ederim elbette. Güzel bir çalışma, etkileyici bir düş dünyan var.” dedi.

Semra gülümsedi. Titreyen ellerini umursamadan mavi kupayı eline aldı.