1

 Gece dolunayın ışığında Teslime, attığı yavaş adımlara zıt giden hızlı nefes alışverişiyle ağustos böceklerinin cırıltısını çoğaltıyordu. Zeytin ağaçlarının arasındaki ürkek yürüyüşünü; uzun, yabani, kuru otlar ara ara duraksatmaktaydı. Duraksadığında, sakinleşmek için nefes hızını düşürmeye çabalıyor; fakat durdukça artan nefes hızıyla sakinleşme beklentisinden, “pes” ederek yürümeye devam ediyordu. Teslime gecede, bu tempoda; parıltısını ay ışından alan iri gözleri, uzun saçı, gülkurusu entarisi, elindeki yuvarlak-küçük valizi ve dudaklarında sonsuza kadar gitmeyecekmiş gibi titreyen, gülüşüyle ilerliyordu.


 Birdenbire irkilerek durdu... Tedirginleşmişti… Tek elinde tuttuğu valizini, usulca iki eliyle kavrayarak göğsüne bastırdı. Başını ve omuzlarını öne doğru eğdi. Olağandışı bir ses duymuş veya nesne görmüşçesine, gözlerinde bir korku büyümeye başladı. Kalakaldığı yerde, hiç kıpırdamadan, bakış açısını zorlayarak bir süre arkasını gözetlemeye çalıştı. Onu takip eden birinin olmadığına ikna olduğunda, gözlerinde büyüyen korku, yerini tekrar sevincin parıltısına bıraktı. İçinde tutamadığı coşkusuyla valizini yeniden tek eline alarak kollarını iki yana açtı, kendi ekseninde dönmeye başladı. Döndü, döndü, döndü ve durdu. Gözlerine yerleşen çılgın neşeyle geceyi dinledi.

Tepe yoldan bir motosikletin sesi yaklaşıyordu. Teslime heyecandan uçar gibi tepedeki kuru tulumbaya doğru zıplayarak koşmaya başladı. Zıplayarak koşarken; bir taraftan da tepeye giden toprak yolu görmeye çabalıyor, eğilip doğrularak yaptığı hareketleriyle daha da coşuyordu. Kuru tulumbanın olduğu yere iyice yaklaşan motosiklet, farıyla Teslime’nin yüzünü aydınlattı. Bedeni nefessiz kalmıştı.

“Yetişmeliyim! ”

İçinde çılgın neşe, nefesini kesmiş; üzerinde motosikletin farının aydınlığı, tüm gücünü yokuş yukarı koşuşuna yüklemişti. Motosiklet, Teslime’den daha hızlıydı. Kuru tulumbaya vardığında, sürücüsü karanlıkta seçilemeyen motosiklet, çoktan tulumbanın önünden geçmiş gidiyordu. Işıksız kalan yüzünde, bir rüzgar esti… Artık koşmuyordu; ama durduğu yerde, sağa sola yalpalamaya devam ediyordu. Huzursuzluğunu umursamamaya çabaladı. Yüzündeki gülüşünü daha kaybetmemişti.

“Erken geldim; şimdi, o da yoldadır.” diye kendini avutan sesiyle fısıldadı.

Yoğun bir hissizlik üzerinde çoğalıyordu. İçindeki heyecan, coşku, neşe belirsizleşiyordu. Hissizliğini dinlemeden bekleyecekti.

Burada, kuru tulumbanın başında vedalaşmışlardı. Kuru tulumbanın çevresine bent şeklinde sıralanmış briketlere yaklaştı. Zihninde, tulumbanın yakınlarında, yılan olabileceği korkusu beliriyordu. Tulumbanın kuru olduğunu, burada yılan olamayacağını kendine hatırlatmaktaydı; ama gözleri, yerdeki döküntü otları incelemekten vazgeçmiyordu. Sessizce briketin ucuna otururken, valizinin brikete sürtünerek çıkardığı cızırtıdan ürktü. Nefes alışverişi yavaşlıyordu. Işığını, gülüşünü telaşlandırmamak için yılan korkusuna aldırmamaya çalıştı. Yine de gözlerini yerden ayıramadı. Hareket eden süpürge otu döküntülerinin yılan olabileceği korkusu, bütün benliğini ele geçirmekteydi. O kadar kuru otun arasından neşe ve coşkuyla geçen Teslime, ay gecede ilerledikçe bambaşka birine dönüşüyordu. Yılan korkusu, saplantılı bir düşünce halini almıştı.

Sevdiği gencin yeşil gözlerini düşlemeye çalıştı. Korkusuyla birlikte gecenin sessizliği, fokurdayan bir huzursuzluğa dönüşürken renkleri düşlemek çok zordu.

“Dolunay’ın en tepede göründüğü gece bekleyeceğim.” demişti, sevdiği genç.

Gözlerinde yiten gülüşün yerini alan, gecenin belirsizliği ve korkularıyla kuru tulumbanın başında oturuyordu… Bekleyişinde, rahatlık ve kargaşa arasında, gidip geliyordu… Dolunay, en tepe noktasına doğru ilerlemekteydi. Titrek bir nefes alarak, biraz daha kendi içine büzülüp küçüldü. Ay ışığında kıpırdanan süpürge otu döküntülerinin yılan olmadığını kendine hatırlattı. Bulunduğu yerden uzaklaşmamalıydı. Sevdiği genç, her an sözleştikleri bu yere gelebilirdi. Kulakları sessizlikte çınlıyordu. Gülümseyişi ne zaman kaybolmuştu? Yüzünde bir gerginlik başladı. Boşta kalan eliyle yanaklarını yokladı, diğer eliyle ise valizinin kulpunu tutmaktan vazgeçmiyordu.

Kendini ikna etmeye çalışan bir ses tonuyla, “Sevdiğim çok yakınlarda olduğunu kokundan biliyorum.” diye fısıldadı.

Neden buradaydı? Parça parçaydı hatırladıkları… Yaz sıcağında, istemsizce titriyordu. Dolunay yükseldikçe aydınlığa rağmen yerdeki döküntülerin süpürge otu mu, yılan karartısı mı olduğu belirsizleşerek sarsmaya başlamıştı benliğini. Korkusunu yenmek için kesik kesik mırıltılarıyla arkadaş olmayı denedi. Sessizliğine zıt çoğalttığı seslerle birlikte gece ilerliyordu. Teslime, sevdiği yanına geliyormuşçasına ayak sesleri yarattı zihninde. “Geliyor işte,” diye tekrarlar yaptı. Olduğu yerde kıvranmaya başlamıştı. Yüzünde ağır bir gerginlik, gözlerinde yoğun bir koyuluk büyüyordu.

Dolunay daha da yükseldikçe ağır ağır susmaya başladı. Süpürge otlarının ya da karayılanların gölgeleri çoğalıyordu. Yavaş yavaş neyin düş, neyin gerçek olduğunu anlayamamaya başladığında, son çığlığıyla, “Yabancı!” diye bağırdı sevdiği gence. Valizinin kulpundan elini çekti, iki eliyle yüzünü kapattı. Üzerinde oturduğu briket çatırtıyla parçalanmaya başladı… Babasının onu kapattırdığı çukuroda, zihninde belirdi.

Sadece gürültüsünü hatırladığı babası, “Adını bulana kadar, çukurodadan çıkmayacaksın!” demişti.

Yüzüne gölgesi düşen kız kardeşi, uzun ağabeyi, annesinin onu görmezden gelişi geldi aklına… İçi burkuldu. İyiden iyiye; gülüşü, ışığı kaybolmuştu. On beş gün o çukuroda da; tavana dayalı, demir parmaklıklı pencereden gökyüzünü izlerken, onu seven ve onun da sevdiği birinin olduğunu bilmek gülüşüne yetiyordu.

Dolunay ona yaklaşıyor muydu, uzaklaşıyor muydu? Önünde gece vardı, geceler vardı. Sevdiği genç, dolunayın en tepede göründüğü gecede, onu almaya gelecekti. Süpürge otlarının, yok bunlar yılan, karartıları iyiden iyiye ona yaklaşıyordu. Gece vardı, geceler vardı. Teslime birazdan, az birazdan sevgilisiyle rüzgarda kaybolup gidecekti.

“Yaklaşmayın karayılanlar!” diyerek hiç kimsenin duyamayacağı, kendi kendine bir çığlıkla yerinde un ufak oldu.

Gözlerini kapattı; sonsuzlaşan karanlıkta, geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Gözleri kapalı koşmaya devam ediyordu. Bir an durdu. Nefesini hissetmiyordu. İçinde beliren soğuklukta, gözlerini açmaya korktu. Daha bir sıkılıkla kapattı gözlerini, bekledi… Nefesi donmuş muydu? Bacaklarında da soğukluk hissetmeye başladı. Kapalı gözlerini, sanki buzlanan kirpiklerini araladı. Sert beyaz bir ışık parladı gözlerinin önünde. Boş, floresanlarla aydınlatılmış, beyaz fayanslarla kaplı büyük bir binanın içinde olduğunu fark ettiğinde, afalladı. Ayaklarının soğuk zeminde acımasıyla ürperdi. Gölgeli bakışıyla çıplak ayaklarına, bedenine odaklandı. Hiç hatırlamadığı eski, renksiz kısa bir elbise giydiğine şaşırdı. Gözlerini gölgeleyen saçıydı. Korkulu elleriyle yüzüne örten saçına dokunduğunda, saçının birbirine girecek kadar dağınık, kirli olduğunu fark etti. Teslime ıslak hissettiği soğuk bedenini yokladı. Yeni bir korkuyla yönsüz koşmayı denedi. Üzerinden kâğıt parçalarıyla karışan buz parçaları saçılırken, nefesi gibi bedeni de soğuyordu. Aşağıya doğru inen geniş bir merdivene düşen demir parmaklıkların gölgesi üzerini kapladığında, durdu. Olduğu yere çöktü, şiddetli bir titremedeydi. Elleriyle yüzünü kapattı.

Teslime, beyaz papatyaların kapladığı tarlada, melodili seslerle yürüyordu. Geçtiği yerlerdeki papatyaların arasında, kırmızı gelincik çiçekleri ışıldıyordu. Parıltılara kapılıp durdu, papatyaların arasından gelincikleri seçerek toplamaya başladı. Topladığı gelincikler, dalından koptuğu anda kırmızı taç yapraklarını döküyordu. Kırmızılaşan topraktan kalkan kum taneleri; Teslime’yi sarı, yavru bir kedinin olduğu tahta kafesin içine götürdü. Kedi uyuyor muydu? Ölmüş müydü? Elinde kalan gelinciklerin kırmızı taç yaprakları, tekrar tekrar dökülüyordu. Kafesin zemini, dökülen taç yapraklarıyla gelincik kırmızısına dönüşmüştü. Kedi kafeste yoktu. Teslime, kapısı açık kafesten, çıkmıyordu. Gülkurusu eteğinde, gelincik yaprakları kan lekelerine dönüştüler.

Elleri yüzünde, titreyip sallanırken hastaneye kapatıldığını hatırladı. Ellerini yüzünden çekti. Demir parmaklıkların gölgesine tutundu. Ne kadar zamandır buradaydı? Sevdiği hangi dolunayda gelecekti? Çıkmalıydı buradan.

Hiç kimsenin duymadığı sesiyle, “Tamam, sizin istediğiniz gibi olsun, adımı bulana kadar burada kalıyorum.” dedi.

Ayağında yılanların soğukluğu… Silinmişti çizgileri... İç içe kilitlendi…

Sahilde çakıl taşları üzerinde ilerleyen sarı, yavru kedi çamurlu pati izlerini bırakıyordu.