Eser, Sadık Turan’ın ölüm haberini aldıktan sonra onun hikayelerini okumaya başlayan Cengiz ile okuyucuya sunulur. Sadık Turan genç bir Kırım Türk’üdür. 2. Dünya Savaşı sırasında kendisinin, ailesinin, arkadaşlarının yaşadıklarını hikaye haline getirmiştir. “Cengiz Dağcı ömrünün sonuna kadar vatanından uzakta yaşamış vatan hasretlisi bir yazardır. Vatan topraklarına olan hasret yazarda milliyetçilik ruhunu daha da alevlendirmiştir. Yazar milliyetçiliğinin gereği kendi milletine yapılan haksızlıklara karşı çıkmıştır. Nasıl ki Ruslar kendi vatanlarında yaşama haklarına sahiplerse, şerefli insanlar olan Kırım Tatarlarının da vatanlarında yaşama hakkına sahip olduğunu yazar her fırsatta dile getirmiştir. Vatanından ayrı düşme ve sürgün yılları yazarın bilincinde kaygılara, üzüntülere belirsizliklerin oluşmasına sebep olmuştur. Vatanından, yurdundan sürülme bir millet için yok oluş demektir. Cengiz Dağcı her ne kadar vatan topraklarından ayrı düşse de kimliğini ve nereye mensup olduğunu unutmamıştır.”

 

Sadık Turan’ın Eğitim Hayatı

 

  Mektepte okuduğu zamanlarda babası hapse girer. Babası sırf Türk olduğu için bu durumu yaşar ve bundan dolayı mektepteki öğretmene haber gönderilir ve Sadık’ın okula gitmemesi gerektiği söylenir. Bu şekilde baba hapishanedeyken okuldan atılmıştır. Aradan geçen zaman sonrasında babası geri gelir. Sadık’ın ne olursa olsun iyi eğitim almış bir delikanlı olmasını istediğini söyler. Anne de en iyisinin evlenmesi olduğunu söyler ve karar Sadık’a bırakılır. Sadık, babasının söylediği şu sözleri düşünür: “Ben senin okumanı istiyorum, Sadık, dedi. Okuyup adam olmanı istiyorum. Sana ihtiyacım olduğunu biliyorum; fakat sana muhtaç olan yalnız ben değilim… bütün millet sana, senin gibi gençlere bakıyor. Bütün milletin sizlere ihtiyacı var…” (23.sayfa) ve böylelikle 1937’de Kayabaşı mektebine gitti. Orada edindiği dostu Süleyman ile Odesa orta kumandan okuluna gittiler. Orada ağırlıklı siyasi dersleri oldu ve Almanca da öğrendi. Bu okuldan teğmen rütbesiyle mezun oldu. Sonrasında da bölük kumandanlığına tayin edildi.

 

Sadık Turan’ın Ölen Kardeşleri

 

 Sadık’ın Esma, Sabri, Bekir adlı kardeşleri var. Bu kardeşlerden ikisi öldü. Esma hastalıktan öldü ondan iki hafta sonrada Sabri öldü. Bunlar yaşanırken Sadık mektebe gitmeyen on altı yaşlarında çocuktu ve geriye kardeşlerinden bir tek Bekir kalmıştı.

Sadık Turan’ın arkadaşı Süleyman

 

 Süleyman ile okuldan arkadaşlardı. Süleyman, Sadık’ın aksine vatan, milliyet gibi keskin çizgileri yoktu. Onun en sevdiği şey asker olmaktı. Siyah ya da beyaz fark etmezdi. Nitekim Sadık ile beraber asker oldular. Sadık bu durumdan aralarda yakınıp arkadaşı ile konuşsa da Süleyman’ın o düşüncede olmadığını biliyordu yine de arkadaşını çok seviyordu. Fakat ne yazık ki Süleyman harp sırasında öldü. Rus- Alman savaşında Süleyman ve arkadaşlarını makasa aldılar. Tepeye desteğe gitmek imkansız dendi. Oradan kurtulamayacaklarını da biliyorlardı. Türk ve Müslüman olduklarından dolayı önemsenmediler. Süleyman’ı en çok düşünen Sadık bir şekilde Şişkof’tan izin alıp bir umut kurtarmak için tepeye çıktığında cansız bedenler ve onlardan biri olan Süleyman’ı görünce şu sözleri söyledi: “ Süleyman’ın cesedinden sekiz on adım ötede, yan yana dizilmiş gibi yatan sekiz ölü daha var. Onların yanına gidiyorum. Ey, hayatta kalan ve şimdi, evladım nerede diye ağlayan ana babalar. Bu satırları yazan elle o gün, o güzel yüzlü evlatlarımızın gözlerini kapadım. Krasnoye savunması, bütün, hatıralarım arasında, harbin en kanlı faciası olarak kaldı.” (85.sayfa)

 

Esir Kampı

 

 Sadık artık yaşadığı acıdan sonra harbin bittiğini düşündüğü vakit esir alınarak daha karmaşık bir hayata giriş yaptı. 1943 senesinin bir akşam vaktinde Alman askeri tarafından esir alındı ve esirlerin yanına götürüldü. Yine kitapta geçen Sadık’ın söylediği bir cümlesi vardır. “Meydanda beş yüz esirin arasında, tek başıma bir memleket gibiydim…” (124.sayfa)

Esir tutulan herkes bir ekmek parçası için nerdeyse birbirlerini öldürecek raddeye gelirler. Herkes çok aç ve çalışmaktan bitkin haldedir. Sadık’ın esir kampında dost edindiği Osman, Cevdet ve Mustafa ve geri kalan esirleri Uman’dan geçirirler. Esirleri gören insanlar hatta kadınlar onlara ekmek fırlatır fakat askerler acımadan onları da vurur. O kadar katılardır ki yürürken ekipten geride kalan, çizgiden çıkanı anında vuruyorlar. Talimatnameye göre her esir, günde elli gram ekmek, yarım su ve yarım çorba alacak. Kampın etrafındaki tellere beş metreden fazla yaklaşan anında vurulacak. Akşam olunca kimse konuşmayacak, konuşanlar askerler tarafından vurulacak. Ateş yakmak ve sigara içmekte yasak, yapanlar aynı şekilde vurulacaktır. Yürütülürken geride kalanlara da aynı şekilde ateş edilir. Esir kampında aklı Mustafa’da kalır onun ikinci barakada olduğuna inanır ve kampından kaçar. Elbette yakalanır öleceğini zanneder. Askerler ona eziyet eder ve ikinci barakaya bırakırlar. Kırımlı İskender yardımıyla aşçılık yapar. Esaret hayatında denk geldiği dönemlerinde Kırımlılarla karşılaşarak yardım almıştır. Aşçılık yaparak biraz daha rahata erdi. Bunun sebebi de asker geçmişi olduğu için Almanlar kendi adamları yapmak isterler. Başka birisi olsa anında kurşunlatırlardı. Askerler o kadar acımasızdırlar ki Müslüman, Yahudi fark etmeksizin öldürüyorlar. Sırf bir adam sünnetli bu Yahudi’dir diyerek öldürdüler oysa adam Müslümandı ama onlar için bir farkları yok. 1942 yılı 31 Mayıs tarihinde esir kampından yüzbaşı Buh ile ayrıldı.

 

Ölen Müslüman Arkadaşları

 

 Halil bir gence ansızın dayanamaz adeta delirir, tir tir titreyip koşmaya başlar ve ölür. Zaten açlıktan ve yorgunluktan bitmiştirler. Bu esnada Osman ve Cevdet’te ölür. Sadık edindiği, canı olan bu Müslüman kardeşlerini de kaybeder geriye bir tek Mustafa ve diğer esirler kalır. Esirleri numaralara göre barakalara ayırırlar. Sadık orada Mustafa’yı kaybeder. Sadık iş olarak ölüleri toplarken aralarında Mustafa’nın da cansız bedenini görür.

 

 

 

Bekir’den Gelen Mektuplar

Sadık yokken annesinin içsel sıkıntısı artmış onu da anlatırken Bekir artık iki değil üç şalı beline bağlıyor, sigara içmeleri arttı, her söze Sadık diye başlıyor dedi. Diğer mektupta anne sürekli postacıya ikramlarda bulunuyormuş bunu yaparsa Sadık’tan daha sık mektup gelir sanıyormuş. Bekir’de bu yüzden ağabeyinden daha sık yazmasını istedi. Babası köye taşınması düşünüyormuş. Rus askerleri Akmescit’i iyice sarmalamışlar. Akyar’a makineli tüfekler yerleştiriyorlarmış. Annesi harp başlayacak diye endişe ettiğini de belirtti. Bekir bir de şu sözleri söyler : “Ayperti dağlarında, yaylalarda toplar var diyorlar. Fakat gazeteler bir şey yazmıyor. Toplar bize karşı mı yoksa Türkiye’ye karşı mı bir şey bilmiyoruz.” Bu yüzden endişelerinin çok olduğunu anlıyoruz. Belirsizlikle beraber bir an gelecek harp onları korkutuyor. Türkçe olan gazete isimleri “Komsemolets, Kızıl Kırım” şeklinde değişmiş ve harfleri de değiştirmişler. Latin harf yerine Rus harfleri gelmiş, okullara da. Sadık bunları okuyunca içi içine sığmaz. Analarından Tatarca dinledikleri ninnileri, çocukların tahtaya Tatarca yazarken Rus harfleri ile yazacak düşünesi onu beyninden vurmuşken babasının sözlerini hatırlar : “Onlar bizden korkuyorlar Sadık. Onlar bizim varlığımızdan korkuyorlar.” Sözleriyle kendini biraz da olsa rahatlatır.