Her zaman olduğu gibi işlerimi bitirdim. Kapanışını yaptığım mutfağıma dönüp bir iki dakika daha göz gezdirdim. Huyumdur, yarının beni nasıl bekleyeceğini bilmem lazım. Yarın sabah yine pisleneceğini bildiğim, e biraz da mis kokan tezgahımın yorgunluğunu atması adına domates sosu kirlisi parmağımla ışığı kapadım ve karanlığa teslim ettim mutfağımı.

Merdivenleri yavaşça çıkarken dükkanda yankılanan hafif hafta sonu telaşlı müzik kuşağına eserken aile ziyaretine gideceğim yolu düşünüyordum. 

Müdürün “Kaz, konuşmamız lazım.” bakışlarıyla barda bulunan arkadaşıma bol şanslar diledim. Kapının önüne çıktım ve bir sigara yaktım. Müdürün heyecanlı, kızarmış yüzü ve kekeleyen çenesine gözlerim kenetlenmişken ne diyeceği hakkında biraz telaşlıydım. ''Ne söyleyeceksen söyle. Acelem var.'' dedim. Sesi titreyerek ''Kaz, seni işten çıkarmak zorundayız.'' dedi. Beklenmeyen haberlere anlam verememe içgüdümle müdürü sakinleştirmenin iyi geleceği kanaatine vardım ve ''kafamı biraz oyalarım'' dedim.

Neden diye sormak istemedim, sorun yok. ''Detayları sonra konuşuruz.'' dedim. Sevgili müdürümü selamladıktan sonra daha önce tatmadığım bir duygu ve yaşama sevinci içerisinde kulaklığımı takıp yavaşça yürümeye koyuldum.. 

Aklımda geçen gece gördüğüm rüya vardı. Hızla baş aşağı düşerken yaşadığım endişe sanki bütün hayatı bana yeniden yaşatıyordu. Tıpkı Neo'nun mermilerden kaçışı gibi yavaş çekim bir şekilde aşağıya doğru ilerlerken ''birazdan uyanacağım'' dediğim aklıma geldi. Ansızın dönen başım ilk defa deneyimlediğim uyuşturucunun verdiği his gibi her şeyin anlam kazanmasına vesile oldu gibiydi. Yolum uzun, bitmesin diye adımlarımı yavaşlattım.

Yavaşlayan adımlarımla insanların yüzü, kıyafetleri, saçları, yürüyüşleri bana adeta birer savaşçı gibi gelmeye başladı. Neden böyle düşündüğümü dahi idrak edemezken yolun sonuna gelmiştim. 

Yumuşak, anlamlı bir keman sesi ilgimi çekti, kaldırdım düşkün kafamı etrafıma bakındım.

Keman sesine teslim olan ruhum, ritmiyle istemsiz dans eden bedenimide ele geçirmişti.

Hafif ritmik bir hareketlerle bedenim istemsiz oynarken tuhaflıklar silsilesi az ilerimde belirdi. Neler oluyor? Metro kapısından içeri giren pespaye kılıklı müzisyen genç, ağrımış saçlı yaşlı, kambur adama çantasıyla vurdu. Parkalı kadın siyah kunduralı adamı boğazından kalemledi. Oğluna kolunu ikram eden anne ve çocuğun kanla hazzı. Ne oluyor? Nefesim kesiliyor...

Keman sesi azaldıkça göz kapaklarımın kapalı olduğunu ve aralandığının farkına vardım. Baygınlığım azaldıkça etrafımdaki canavarlar farklı yönlerde izlerini kaybettirme çabasına düştüler.

Kaçmak istesem de metronun kapısı ağzını açmış bir canavar gibi beni bekliyordu sanki. ''Bırak geçsin duraklar, su iç.'' dedi kemancı. 

Kemancıya adını sordum, minnetimi dillendirmek adına “Her cumartesi buradayım.” dedi. Teşekkürü cumartesiye mi etmem lazım, burada olmasına mı?

''Ne oldu?'' dedi kemancı. Ne desem bilemedim, durakta ağzı açık beni bekleyen canavarın ağzına atıldım ansızın. Kemancı şaşkın, ben kaçkın... Arkama baktım, hayatımdaki varlığını Mecidiyeköy durağında tamamladı sevgili kemancı.

Affalamış halimi dinginleştirmeye çalışıyordum. İşşizlik ve borçlar silsilesi tokat gibi yüzüme tükürürken çaresizliğim beni özgür hissetirdi. İnsan düştükçe özgürleşir derlerdi, inanmazdım.

Taktım kulaklığımı, çektim kapüşonumu, koyuldum tekrar uzun tıkışık yoluma. İnsanlar mı? Hala tuhaf. Düşünmekse zor ve mecburi.

Gözüme az ötedeki reklam takıldı. ''Şehrin ortasında tatil gibi yaşam fırsatı.'' ''Siktir lan.'' dedim kendi kendime alaycı bir gülümsemeyle. Kime? Neden? Ne gerek? ''Kapitalist yaşama zoraki doğmuş savaşçılar…'' dedim kendime. ''Bu lanet mülke sahip olmak için ne olmayalım!''

Zamanımı, emeğimi, yeteneğimi ve tecrübemi hayat kadını gibi pazarlamam gerekliydi ki aralarında yaşama fırsatı elde edeyim. Sonra bu fırsatı elde tutmak için hayatıma sonda bağlatıp aralarında kalabilmek için beni sömürmelerine izin vermeliydim. Vidanjör ağızlı yamyamlara hayatımızı ikram ederken bizler emilen bok çukuru savaşçılarından başka bir şey olamıyoruz ne yazık ki.

Yeni aldığımız çok pahalı tişörtün üzerinden boklarımızı temizlerken yetersiz insanların yeterli isteklerine yetmeye çalışan yetim savaşçılar olarak yetiştiriliyorduk.

Birilerinin iyi kötü skalasına göre kendi tablomuzu hazırlarken. Özgürlük kavramlarımıza tecavüz edilmesine izin veriyorduk. 

“Hangi şey dağılıp yok olabilir ve bizler nelerin dağılıp yok olacağından korkuyor, nelerin dağılıp yok olmayacağından korkmuyoruz.'' demiş Sokrates. Belirtmeliyim ki insalık ayıbımızdır Sokrates'in idamı. İnsan ne yazıktır ki anlamadığı şeylerden korkar, parçalar.

Sorarım sizlere, nelerden korkarsınız? Vidanjör ağızlı yamyamlara yaranacağınız boktan bir hayatınız olamamasından mı? Yoksa mutluluğu maddiyat yerine maneviyatta bulmaktan mı? Uyandırın kendine insan diye hitap eden hilkat garibelerini! Savaşa hazırlansınlar bizler gibi. Bu kapitalist, vahşi hayatı sıçanlar gibi kokarak yenmekten başka çaremiz yok...


Durağımın anonsu ile birlikte uykumdan uyandım, kulaklığımın verdiği ağır rahatsızlığı hissederek metrobüsten indim. Sigaramı yakıp kendi kendime amına koyduğumun rüzgarı ne güzel esiyor, az önce bir devrim başlattım ama sadece ben ve bilmem kaç yıl sonra hafızamı izleyen doktorlar bilecek bunu, olsun, sonuçta ben biliyorum amına koyayım deyip taksiye doğru yürümeye başladım. 

Bir taksiye bindim ve şoför uyandı. Hafif şişman, esmer, kır saçlı bir adamdı. Yolu tarif ettikten sonra radyonun sesini biraz açtı, radyoda Cem Karaca’dan “Tamirci Çırağı” şarkısı çalıyordu, pek severdim, biraz daha ses verdim.

Gece saat iki sularıydı, yollar bomboştu ama bir hayli tümsek ve çukurdan geçerken taksicisinin küfürleri eşliğinde evime gelmiştim. Ücreti verdikten sonra taksiciyi selamlayıp arabadan indim. 

Mahalle sessizdi ve bu gece olmasından değildi. Yıllar önce çocukken geceleri oynadığımız oyunlar geldi aklıma ve bir sigara yakmak zorunda hissettim kendimi. 

Lambanın sarı ışığına biraz daldıktan sonra ışığın vurduğu binayı anımsadım, orası eskiden arsaydı, uzun eşek oynar, güreşirken bir yerlerimizi kırardık. Mahalleye bir selam çaktıktan sonra sigarayı söndürüp zili çaldım. Hiçbir zaman evimin anahtarı olmamıştı, ya evde unuturdum ya da ilk gün kaybederdim. 

Kardeşim beni gördükten sonra kapıyı açtı ve ben usulca merdivenleri çıkmaya başladım. Hızlıca kardeşimi selamladıktan sonra bir gün gidip dönmemeyi düşündüğüm günler için aldığım çantamı, yatağa fırlattıktan sonra diğer yatağa kendimi fırlatıp yeni doğan güneşin benim için doğuyor saçmalığıyla uykuya dalmışım.

Kalktığımda başımda felaket bir ağrı ve açlık duygusu içerisindeydim, iki gündür neredeyse hiçbir şey yememiştim. 

Güne duşa başlamaktan keyif aldığım, suyla bütünleşip dinlenebildiğim, evin en güzel köşesine geçip daha güne başlamadan dinlenmek en sevdiğim aktiviteydi. Duşa girdim, suyu açtım ve her su damlasının vücuduma nasıl masaj yaptığını hissederken yine isyan etmek üzere düşüncelerim boğuklaşmaya başladı. 

Su tanelerinin fazlalığı; karınca sürülerini, karınca sürüleri insanları, insanlar da koca bir karanlığı anımsattı bana. Hafif soğuk suyun verdiği haz ile karanlıkta sanki bir okyanusun derinlerine iner gibiydim ve daha da soğudukça biraz daha derine inerken adeta bir şaman ayininde hissettim kendimi. 

Doğayla bütünleşip sanki ben de su taneciklerine bölünmekteydim. Her bölünüşümde acıyı hissettim fakat bundan büyük bir keyif alıyordum. Görevemi yerine getirtiyordum çünkü fayda sağlıyordum bundan çünkü bölünmek gerekiyordu çoğalmak için ve doğanın bütünleşmesi için bu gerekiyordu.

İnsan olmadığınızı ve doğadaki herhangi bir şeyin parçası olduğunuzu hayal etsenize! 

Amacınız doğuştan geliyor ve bu sizin hayatınızın anlamı. Bunun karşılığında size amacınızı yerine getirirken yaşam olanağı sunuluyor siz farkında bile olmadan. 

İnsanlar peki? Bizler? Nereden geldik ve nereye gidiyoruz? Kimsenin bildiği bir bok yok, sadece çevremizdeki doğruları yaşıyoruz. 

Ne hissedeceğimize bile karar veremiyoruz çünkü bunun elimizde olması imkansız. Her şeyi yönetememe duygusunun verdiği o karanlık içgüdüyle dünyanın içinden geçiyoruz. Sürekli komplo teorileri, bir baba veya ana diye tanımladığımız Tanrı arayışları ki nunun bile cinsiyeti olmak zorunda çünkü asla tersi olamaz. 

Siktiğimin para babalarının kazandıkları haksız paraları sürekli hale getirmek için, kendileri için uydurduğu ahlak adı altında din, sanat, müzik, spor vs. ile mükemmel insanız; bakın, sizin için varız ve bunların hepsi sizin için diyerek bizleri uykumuzda bile siken o orospu çocuklarının kurduğu dünya düzeninde bir bok anlamadan yaprak misali süzülüp gidiyoruz .

O değil de yaprağın oraya süzülmesinin bile bir amacı var amına koyayım, bizim amacımız ne? Birilerinin süt banyolarında birbirlerini becermeleri için içine akıttığımının zamanını ne için harcıyoruz? 

Bence Hitler’in amacı doğru fakat kapsam alanı hatalıydı, bütün insanlığın üzerine oynamalıydı.

Bu sözleri sarf ettiğim için koyduğumunun koyunları bana insan katilini savunuyor diyecek, ben de onlara o çevreci, ahlaklı monolog orospu çocuklarına her dakikasını onun için, yani para için, nefes alması için gerekli olan o lanet kağıt parçası bile olmayan şey için çalışarak, onlara hizmet ederek acaba dakikada kaç insanın, kaç çocuğun, kaç hayvanın ölümüne sebep olduğunu sormak istiyorum.

Tabii yine “Amannnnn! “ dedikten sonra içtikleri kahvenin boktan bir kahve olmasına rağmen üzerine basılmış logonun kendilerine vermiş olduğu hazzın egolarını hunharca becerdiği ve statülerini belli etmek, sosyal medyada paylaşmak için telefonlarını eline alırlar ve çukurda ben daha iyi bir bokum amacına hizmet ederek paylaşırlar.

Hey sakına sanmayın ki bu sözleri sarf eden sütten çıkmış ak kaşık. Öyle bir kaşık olmanın imkansızlığına bu bütün sitemlerim çünkü böyle bir şeyin içine doğmanın acısı ile birlikte öfkeye dönüşmemesi gibi bir hayat çok zor maalesef.

Hepimizin içinde bulunduğu durumdan zira bizler sorumlu değiliz. Fakat buna dahil olup her şeye ayak uydurarak sürdürebilir bir hale getirdiğimizde kaybolup gidiyoruz. 



Bu kayboluşların farkına varmak sizden birçok şey alabiliyor ve gelecekte siz cebimizde bulunan benliğimizi etrafa birer birer saçarak yolumuza doğru ilerliyoruz, keza çıkmaz sokaklarla karşılaştığımızda arkamıza dönüp baktığımız zaman çoktan o yolu yürümüş oluyoruz.

Zamanın kavramının tek zaafı da geriye doğru akmaması… Bu yüzden her şeyin en iyisini, en doğrusunu, en güzelini istiyoruz; buradaki tek sıkıntımız buna kimin karar verdiğini ve yaşamadığımız herhangi bir şeyin bize nasıl hissettireceğini, anlarımızı belirlemesi için iplerimizin başkalarının elinde oluşunu sorgulamak yerine kendimizi konfor alanımızın bu oluşuna inandırışımız bilim kurgu filmlerindeki zombilerden farksız yapıyor bizleri. 

Karnımın guruldamadıysa birlikte dolapta bulunan soğuk meyveler gözümde canlandılar. Musluğu kapatıp duştan çıkmak üzere ayağımı yere koyarken kayıp düşmemek için biraz kendimi kasarak lavabonun karşında bulunan kapının üzerinde ki havlumu alıp bir güzel kurulanıp buğulanmış aynayı elimle silerek aldığım kilolarla milyonuncu kez barıştıktan sonra duştan çıktım ve mutfağa yöneldim. 

Hava biraz ılıktı ve dolabın kapağını açarak biraz daha ferahladıktan sonra meyvelerin tabakta hazır oluşu biraz gülümsememe sebep oldu. 

Tabağımı alıp aslında büyük ama annemin küçük ormanı olan domatesinden kaktüsününe, insan boyunda olan ağaç gibi bitkilerin bulunduğu balkonumdaki küçük masaya yerleştim. 

Balkonun manzarası adeta binlerce KYK yurdunun bulunduğu distopik bir film gibi taştan oluşan bir şehir manzarasıydı.

Kat kat yüksek binalar, binaların arasındaki tek boşluğun yolların olması ve solumamız gereken havayı üretmesi için ihtiyacımız olan ağaçların yol kenarlarındaki süs için dikilmiş olmaları iç acıtıydı. Sanırım sigara içmemin verdiği haz, türlü türlü kimyasal havayı yıllarca solumaktan kaynaklanıyordu. Biraz daha detaylı bakınca aklımda canlanan şeylerin rutin şehir hayatı olması, acilen dinazorların bence hak etmediği gök taşlarının buraya düşmesi gerektiği kanısı belirdi. Bizler savaşçıydık, cephedeki askerlerden tek farkımız kendi kararlarımızı verebilmemizdi.

Acı olan şeyse bunun hakkında hiçbir fikrimizin olmayışıydı…