Ve sağanak yağmura dönüşen ahmak ıslatanların bana anlatmaya çalıştıkları bir şey vardı. Sanki bulutlar da biliyordu, anlıyordu insanın masumiyetinden sıyrıldığını. Atlıyordu yağmur aşağıya doğru tekmeleyebilmek için insanın kirlenmiş zihnini. 

Koşmam gerekti, olayı romantize etmek bir yana dursun yağmur beni fena hâlde ıslatmıştı. Bu soğuk havanın sağlığımdan alacağı bir şeyler vardı mutlaka. Koşmaya devam ediyordum, oluşan gölcüklere basmamaya da özen göstererek.

En sığ yerlerden gideyim derken karanlık sokaklardan birine sapmıştım. Sessizliğin gürültüsü, kulaklarımı patlatmak üzereydi. Ana caddeden gelen tek ses -araba sesleri- bende başka türlü karşılık buluyordu.

Bir an duraksadım, etrafıma bakındım kimseler var mı diye. Yok...

Korku sardı büsbütün benliğimi, ben nasıl da çaresizdim! Attığım her adım beni aşağıya çekiyordu sanki. Sırf ıslanmasın diye ayaklarım nerelere sapmıştım!

Yapacak bir şey yok, hızlıca çıkmalıydım bu sokaktan; bir önümü görebilsem. Körlemesine koştum bir patika yolda. Islanmış gözlüklerim karanlığa eşlik edip görüş alanımı daraltıyordu. Damlacıkların ardına baktığımda gördüğüm tek şey kenarda duran taşlardı. Durmalıydım. Önümü görmem gerekmiyordu ilerleyebilmek için. Koştum ve olan oldu, taşa takılıp düşmüştüm. Taşa takılmam da varsayımdan ibaretti. Belki de dengemi kaybettim yahut bir el beni itti, nasıl olduğundan emin değildim. Etrafımı net göremiyordum, bu defa taşları da. Gözlüğüm kırılmıştı şimdi anlıyordum görmek için bir şeylere ihtiyacım vardı. Olduğum yerde kaldım, ıslak toprağa uzanıp kollarımı birleştirerek bekledim. Soğukta hareketsiz duran ve çamura batmış bedenim benim değildi sanki. Gidecek hiçbir yerim yoktu. Toprağı da benden alamazlardı ya! Buranın mülkiyeti de bana ait, dedim. Dakikalarca bekledim.

Daha önce böyle acı duydum mu, hatırlamıyordum. Çaresizlik ve umursamazlık aynı bünyede bulunmamalıydı, ayağa kalktım. Yavaş adımlarla caddeye çıkmaya çalıştım. Üzerime yapışmış çamur ağırlık veriyordu, ben inatla yürüyordum. 

Nihayet varmıştım caddeye. Işıklı kalabalığın içine karışmayı çok istiyordum, onlar gibi olmak...

Bunun mümkün olmadığını ben de biliyordum, farkındaydım. Şimdi kalacak bir yer bulmam gerekiyordu. Etrafımı net göremediğimden işim daha da zorlaşıyordu. Karşıdan gelen ışıkları seçmeye çalışıyordum, gelip geçen araçları fark edebilmek için.

İçimden bir ses yolun ortasında yürümem gerektiğini söyledi. Hiç sorgulamadan yaptım, bir an güvendeymişim gibi hissettim. Olur da bir araç durur dibimde, ben de evsizim derim, laf!

Bu duygu geçecekti, biliyordum fakat anın tadını çıkarmaya koyuldum. Soğukta titreyen bedenin içindeki özgür ruh.

Bana öyle geldi ki dünyada bundan daha uç, daha huzurlu, daha huzursuz bir an yaşanmamıştı. Araçlar yanımdan geçip gidiyordu sadece. Birkaç saat aynı durumda yürüdükten sonra huzurumu kaçıran o an gelip çattı. Ben de inatla onu bekliyordum ya zaten.

Büyük bir araç bana çarpmıştı. Şeklini şemalini tam kestiremedim üstelik. Nasıl da fark etmemişti beni, silik benliğim nasıl da günyüzüne çıkmıştı. Nasıl savurmuştu ama... 

Nasıl olduğunu anlayamamıştım fakat hâlâ beni görmediklerinden emindim. Kendimi zar zor kaldırıma attım, araç ise çoktan uzaklaşmıştı.

Güya benim bir cismim vardı ve evrende yer kaplıyordum, ama nasıl da zarar vermişlerdi bu cisme. Titriyordum, bu kez soğuktan değil korkudan, sinirden.

Birkaç kemiğimin kırılmış olma ihtimalini düşündüm. Dehşete kapılmıştım, umursamazlığım terk etmişti beni. 

Şu anda çaresizliği layığıyla yaşıyordum. Bu sırada bir kedinin bana yaklaşmakta olduğunu gördüm.

Siyah bir kediydi, normal boyutundan çok çok daha büyüktü. İnsan olma ihtimali düşündüm, yok. Kedi anlıma baktı, miyavladı kükrercesine. Kaldırdı kucakladı. "Beni nereye götürüyorsun?" dedim, sadece miyavladı. Epeyce yürüdükten sonra bir çöp konteynerine attı. Kırıldığını düşündüğüm kemiklerim artık unufak olmuştu. Çok geçmeden nefesim daralmaya başladı. Bilincimi kaybetmek üzereydim. Sinsi ve bir o kadar gaddar ölümün kucağındaydım artık. Artık layığı ile bir ölüydüm.