hayatımda ilk kez bir kadına çiçek alıyordum. 26 yaşındaydım. daha önce çiçek vermişliğim olmuştur ama onları hep bahçelerden araklıyordum. bir de ilkokuldayken sınıf hocasına yapma bir gül almıştım. yapma gül demek şu demek, “bilenler bilir hep yapılmış hem yapma çiçek satanlar bahçıvanlar değil tüccarlardır.” işte bu dizedeki o tüccardan alınan yapma gül oluyor. neyse işte..



telefondan en yakın çiçekçinin telefon numarasını buldum. parmaklarım titreye titreye çevirdim numarayı. telefonu, muhtemelen kasiyerlikten yorulmuş mutsuz bir kadın sesi açtı. biraz kekeleyerek papatya istediğimi söyledim. kadın ne kadar olduğunu sorunca bu defa gerçekten kekelemeye başladım. ilk defa bir çiçek siparişi veriyordum ve o an aklıma bunu nasıl tarif edeceğim gelmiyordu. bir balya mı diyecektim, yo hayır bir tomar, yok yok o da olmaz bir deste. soğuk terler boşalttım saniyeler içinde. neyse ki imdadıma kasiyerlikten yorulmuş mutsuz kadın yetişti ve bir buket mi istiyorsunuz, diye sordu. ee-eevet hanfendi bir buket, dedim.


kadın siparişi aldıktan sonra doğal olarak çiçeğin üzerine yerleştirecekleri nota ne yazılması gerektiğini sordu. haydaaa. soru hiç çalışmadığım yerden geldi ve gayet zordu. ben onu hiç düşünmedim. yine kontra atağa yakalandım. allahını seven defansa gelsin diye bağırıyorum içimden. ama ne fayda, herkes deist, ateist, agnostik. blablabla. buket hanım dedim, siz not kağıdını boş bırakın, ben yazarım bir şeyler. buket hanım mı dedim. buket papatyaların ismiydi. konuştuğum kasiyerlikten yorulmuş mutsuz kadındı. ben yine kontrpiyede kaldım. neyse ki alttan aldı ve son olarak adresi isteyip telefonu kapattı. ben de derin bir nefes almış oldum.


basiret bağlanması diye bir şey var. o siparişi verirken bire bir bunu yaşadım. buket kelimesi gelmedi bir türlü aklıma. sonra not zamazingosu. bir de üstüne kadına annesinin bile koymayı düşünmediği bi isimle seslendim filan. bütün bunlara rağmen zor da olsa siparişi vermiştim artık. bu arada ben siparişi verirken evin içinde de tadilat var. balkonu yıkıp salonla birleştiriyor ev sahibi. adamlar çalışıyor diye siparişi vermek için sokağa çıkmıştım. şimdi çiçek siparişini verdik vermesine de bu tek raundluk bir şey değil ki. şimdi o çiçeği eve sokması var. sonuçta evin içinde üç tane zebella gibi adam var. biri duvara sıva yapıyor, diğeri biten duvarı bok sarısına boyuyor, diğeri sürekli malzeme taşıyor filan. evin içi fight club kadar kalabalık. hadi çiçeği çaktırmadan soktum, bunun notu var. götürmesi var. var allah var.


sonunda telefon çaldı, çiçekleri getiren adama evin arka sokağında olduğumu söyledim. ödemeyi yaptım ve çiçekleri kendi balkonuma bırakıp işçilerin yanına geçtim. çay demledim, boyayı yapan adam hanımeller ve canpare almış aşağı bakkaldan. yedik, içtik, sohbet, hasbihal, adamları uğurladım.


sonra balkondan çiçekleri alıp başladım kara kara düşünmeye. şimdi ne yazacaktım? o kadar hikaye, şiir yazan adamsın dedim kendi kendime; iki satır yazamıyor musun? evet, yazamıyorum diyerek kendimle cebelleşmeye başladım. baktım olmuyor, birkaç arkadaşa sordum ne yazabilirim diye. onlar da sen kaçın kurasısın, sen bilmeyeceksin de biz mi bileceğiz deyince son çare google’dan liseli aşıklar gibi özlü söz aramaya başladım. neyse ki kafama biri yattı, biraz da kendi cümlelerimi ekleyip çirkin yazımla not yazma işlemini de tamamladım.


sonra papatyaların sahibini arayıp müsaitse yanına gideceğimi söyledim. neyse ki burada sorun çıkmamıştı. loris’ten aldığım bir sürü parfümü üzerime boca ettim. hatta hızımı alamadım, papatyalara da sıktım bir miktar. evden hızlı adımlarla çıktım ve yola düştüm. evine vardığımda dış kapının açık olması lehime gelişti şaşırtıcı olarak. başladım merdivenleri ikişer üçer tırmanmaya. işin yine handikaplı tarafı evin dördüncü katta olmasının yanı sıra, asansörün olmamasıydı. zili çaldığımda nefes nefese kalmış, parfüm kokusuyla ter kokusu birbirine karışmış ve saçlarım dağılmıştı.


‘olsun’ felsefesini geliştirip hemen kendimi tatmin etmeye başladım. olsun, neticede artık karşısındaydım...


kapıyı açtı ve çiçekleri görünce yeşil gözlerinin içindeki o ışık o ana kadar yaşadığım bütün saçma sapan şeyleri silip süpürdü. söylemesi ayıp papatyaların sahibi olan kadına tapıyordum. tapıyordum çünkü elimden başka bir şey gelmiyordu. onun yanında olduğum zaman kendimi deadpool kadar güçlü hissediyordum. sarımsı saçları bu kâinattaki hiçbir kadında yoktu. adam olamayacak beni adam edecekti çünkü. paramparça olmuş hayatımı toparlayacaktı çünkü. en azından ben öyle düşünüyordum.


neyse, papatyaları aldı ve konuşmaya başladı nihayet. papatyaları sevdiğimi biliyorsun ama keşke sarı papatya olsaydı, dedi. 90+’da golü yiyip küme düşen bir takım kadar hüzünlendim. o kadar uğraştıktan sonra bunu beklemiyordum.

çiçeklerin sahibi kadın ise yarı mutlu şekilde instagram’a, facebook’a filan papatyalarla selfie yapıp fotoğraflar paylaştı. gelen yorumlara like’lar attı. kimisine cevap verdi, kimisine tenezzül etmedi. ama dönüp bir kere de bana gülümsemedi. teşekkür dahi etmedi.


sonunda dayanamadım. benim en sevdiğim çiçeği biliyor musun diye sordum. garipser gibi sordu kaşını kaldırıp neymiş dedi…


benim en sevdiğim çiçek sigara.


kapıyı çarpıp çıktım. ardından sigara yakıp o ikişer-üçer tırmandığım merdivenleri teker teker indim…


sonra yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. yak ulan sigarayı dedim kendime. en sevdiğin çiçeği yak...