İçinde yaşadığı bedenin şeklini, davranışlarını, duruşunu yüzyıllardır kendisinde toplayan ruhtur erkek. Tarihin bütün zamanlarında kendini körelterek maddeleşip akışını dondurmuştur. Esamesi okunmayana kadar iktidar illetinden kurtulmak istemez gibi görünür. İmkân sağlanmıştır ona... Ve esasen bunu imkân olarak ele alan da kendisidir.

Erkek; hislerini, özlemlerini yitireli bir hayli zaman olmuştur. Kendisine binyıllar öncesi atalarından kalan mirası öylesine sahiplenir ki bahsi geçtiğinde dahi böbürlenmemesi imkânsızdır. Kendisine açılan iktidar alanının ona daha doğuştan itibaren bir şans sağladığını düşünür. Oysa bilmez, böbürlendiği şey ile sonunu getiren şey aynıdır. Bu yüzden almış olduğu yapay kimliği öylesine sahiplenir ki “erkek” denildiğinde ona büyük bir iltifat gibi gelir. Oysa evrende -bilindiği kadarıyla- en aciz varlık olduğunun fakına varması zaman alacaktır. Çünkü bu iş yüksek bilinç düzeyi gerektirir. Ve bilinç düzeyi en fazla erkekte düşmüştür. Hadi bunu bir cinse mâl etmekten çıkarıp "eril zihniyet" diyelim. 

Bir bedende yıllarca böyle yer almış bir ruhu arındırmak sanıldığı kadar kolay değildir. Uzunca bir süredir kadınla yaşamayı beceremeyen bu zihniyetin kendine dönük tanımı da yoktur. Bu cinsin zihniyet haline gelmesiyle çarpık tanımlar da ortaya çıkmıştır. Mesela erkeğin kendi cinsini "erkek, kadın olmayandır" diyerek tanımlaması... Yani düşünelim ki bir cins, kendisini "karşı cins olmayan" biçiminde tanımlıyor. Kabullenmek zor olsa da bu durum böyledir. Bir tanımdan yola çıkıp her gün zihnimizde kadın özgürlüğünü paramparça ediyoruz. Bu, bir cinsin kaderi değildir, olmamalıdır da. “Erkek, kadın olmayandır.” dediğimiz andan itibaren özgürlük düşlerinin izini kaybetmeye başlamışız demektir. "O olmayan" demek, kendine övgü dizmek, daha da ötesi kendini evrenin merkezine koymak demektir. Böyle yaptık tam da…

Ortada o kadar hesap sormamız gereken bir sistem var ama o sistemi büyütür pozisyondayız. Erkeğin kaderi bu mudur sahiden? Bu kadar tükenmişliği yaratan, maneviyatı yitirmeye çalışan akıl bu akıldır işte. Bu aklın kırıntıları yok yalnızca, tamamen kendisi var. İşte onu söküp atabilmek özgürlüktür. Ya ateşi harlandırıp bütün köhne zihniyetleri kendi zihniyetimizle birlikte yakacağız ya da bizi tamamen aşındıracak tek şey ateş olacak. Bu yüzden tanımlarımızı, düşünme biçimimizi gözden geçirmemiz gerekir.

İçimizde tutsak halde yaşayan ruhun pencerelerini aralamak gerek. Dışarı çıkamıyor, belki oradan bakar da tutsaklığını unutur ruhumuz...