Bilinçsiz bilinmezliğin kasıtlı bilinmezlikten daha derin ve huzurlu olduğu zamanların, avuç içini doldurmadan kayıp giden sürgünlerle süslenip yeri geldiğinde çırılçıplak seni giydiren, yeri geldiğinde paçalarından dizlerine kadar çamura bulayan o saf kederin kırıp kırıp ayaklarına batan parçalarını topladım bu sabah mutfağın kapısının eşiğinden. Kıymalı yumurta daha yeni ocaktan alınmış, taze çıtır ekmeğin kokusu geldi boş mutfaktan. Münasebetsiz anılar. “Hadi kızım çabuk çabuk ye, derse yetişeceğiz.”

Kızılcık gibi ala boyanmış yanakları, beyaz teninde parlayan inci terleri ve ne zamanları belirdiğini anlayamadığım çilleri aklıma geldikçe portakal kokusu alırım, burnumun direği sızlar. Masum birikimlerimin üzerine dem gibi oturan acım, acıma eklenen beklentiler, sevinçler, hasretler, hayal kırıklıkları.

Kalem benim dostum değil aslında, en çok bana ihanet edendir. O yüzden mahalle arkası sürdürürüm ilişkimi. Bana ne ihanet edecekse zaten önce bi' portakal estirir, bi' gülücük bırakır hatıralarıma, birkaç fotoğraf karesi asar sabah kalkınca ilk göreceğim duvara. Sonra demini alır, bardağıma dolar. Yudum yudum hissettirir sıcaklığını. Ardından çat diye kırılıverir elimde. Meğer bardak çok soğukmuş ondan oldu, “Hay Allah nazar,” derim tekrar başlarım kırıkları toparlamaya. Hay Allah nazar.