Bugün vicdanımda verdiğim konserin, gece yarısı müzik yasağı nedeniyle yarım kaldığı gün…


“100 büyük Türk yalanı” lafını duymuşsunuzdur. Bize has, bizce yalanlara verilen bir ad bu. Örneğin, okuldaki öğretmeninizin ailenize “çocuğunuz zeki ama çalışmıyor.” demesi gibi. Yahut gece dışarıda takılırken annenize söylediğiniz, “Mervelerdeyim.” yalanı gibi. Kaytarmak, kaçmak, işi kotarmak için uydurduğumuz her şey…


Otomobil, bilgisayar yahut işe yarar, dişe dokunur, göze sokulur herhangi bir alanda marka çıkaramadıysak da insanlığın en kadim icatlarından yalancılıkta bir marka olmuş vaziyetteyiz. Hatta sayın siyasetçilerimiz, bu markanın en önemli temsilcileri olaraktan, 2023 seçimleri için şöyle sloganlar bulabilirler: “Yerli yalanımız dillerde!”

Sayın ahalimiz de cumhuriyetin 100. Yılında, Lozan Anlaşması’nın geçersiz kılınmasıyla, ülkemizin dünya yalan şampiyonu olacağına inanabilir. Böylece devlet-millet el ele dünyanın en yalancı ülkesi olma konusunda bir adım atabiliriz. Belki dünyanın en özgür, demokratik, refahı yüksek ülkesi olamasak da en yalancı ülkeler endeksinde, birinci sıraya kadar yükselebiliriz.


Fakat kendimize haksızlık etmeyelim. Belli bir zamandır, yeni bir marka çıkardık ülkece: 100 büyük Türk talanı. İçeriği, özgünlüğü bakımından her geçen gün geliştirdiğimiz markamızla dünyaya meydan okumaya hazırız. Nasıl ki Japonlar mühendislik dehasıdır, İngilizler kurnazdır, Fransızlar iyi öpüşürse biz de talan konusunda nam salabiliriz artık. Batı ülkelerinde yapılan her vurgunu bizimkilerle kıyaslamaya başlayabilir insanlar. Misalen, günün birinde Londra’nın, New York’un şehir yapısını katledecek bir dinozor heykel furyası başlarsa şaşırmayınız. Yahut Berlin’e, bir Tesla şirketi kadar para harcayarak yapılan Berlinpark yapılırsa, övününüz. “Vallahi böyle bir üçkağıtçılık ilk bizim aklımıza gelmişti azizim!” diye böbürleniniz. Fakat asla bu başarılarınızla yetinmeyiniz, “Türk’e durmak yaraşmaz!” diyerek, talana devam ediniz.


Sevme biçimimde devrim yapan ikinci yenici bir şair gibi gelen gün…


İstanbul üzerine derin duygular besleyen edebiyatçımız, sanatçımız çoktur. Kimisi bu şehre aşık olur, kimisi günahı kadar sevmez ve nefret eder. Benim İstanbul’a karşı ilişkim daha çok nefret üzerinden temellendirilebilir. Bu şehrin kalabalığından, gürültüsünden, gırgırından, şamatasından bu denli nefret eden ikinci bir kişi daha yoktur yeryüzünde. İnsanların her gün tarihiyle, kültürüyle övündüğü ama bu tarihi ve kültürü yine kendi elleriyle bozdukları başka bir şehir olmadığı gibi. Surlara “Ara beni güzelim…” minvalinde yazılar yazılır, Ayasofya’nın kapısıyla iftar açılır, eski tip evler göz göre göre yıkılır… Bu şehir, imparatorluklara başkentlik yapmış olmasından kaynaklanan kültürel mirasını, bilmem kaç sene evvel buraya göçmüş ama asla İstanbullulaşamamış insanlar tarafından elinden alınmasıyla kaybetti. Bana kalırsa İstanbul, pek çok açıdan bir Anadolu şehrinden farksız haldedir. Bunun sebebi de özenilen, özenilmesi gerekilen dokusunun bozulmasıdır. Bu işin failleri de “daşı doprağa altın” diye buraya gelen, İstanbul’a uyum sağlamak yerine, burayı kendi köyü haline çeviren göçkünlerdir. Bu göçkünler işte İstanbul’u benim için bu denli nefret edilesi bir şehir haline getirdiler.


Sonra şu da var; insanlarını da sevmiyorum bu şehrin. İstanbul insanı nankör, katakullici, alavere dalavereci… Bu karakteristik özellikler İstanbul insanına mı yoksa tüm bir milletimize mi özgü? Bunu bilmek için birkaç farklı şehirde yaşamam gerekir. O yüzden sadece İstanbul insanı hakkında yorum yapabilecek düzeydeyim. Bu insanlara bakış açımı da tahmin etmeniz pek zor değil haliyle.


Kedim birkaç aydır hasta, ha iyileşti ha iyileşecek diyoruz ama bir türlü kurtulamadı hayvancağız. Gözümde, kedim Putin en az 250 milyon insandan daha çok yaşamayı hak ediyor. Bu dünyada soluk almayı, gezmeyi, keyif çıkarmayı ve hatta uyumayı bile! Putin tüm bunları yapma hakkını sadece doğarak kazanmış olabilir. Buna karşın bu 250 milyon insanın doğması bile bu hakların ellerinden alınmasına sebep teşkil edebilir. Bu insanların kim olduklarını bir düşününce eminim bana hak vereceksiniz.


Otobüs durağında ağzınızın içine üfüre üfüre sigara içen, küfrederek telefonla konuşan dayıyı hatırlayın. Lisede, sınıfınızda bulunan ve okumak dışında her işi yapan belalı, serseri tipi hatırlayın. Satacağınız malı alırken bir liranın hesabını yapan, aldığı malın parasını piç ederek ödeyen tüccar zihniyetini hatırlayın. Kimseye saygısı olmayan ama her daim kendisine saygı duyulmasını bekleyen, kendini dünyanın merkezinde gören, 3 IQ insanları gözünüzün önüne getirin. Putin, kedim, bunlardan daha çok hak etmiyor mu yaşamayı?


Galiba benim insanlarda en dayanamadığım özellik saygısızlık. Kişinin, bir başkasının özlük haklarına, düşüncelerine saygı duymadan hareket etmesi beni zıvanadan çıkarıyor. Kum torbasına üç milyon altı yüz elli bin yumruk atmadan rahat edemiyorum. Yumruk attıkça değil, yumrukların sayısını tutmaya başladıkça yoruluyor ve sakinleşmeye başlıyorum. Bu durum, kişiler için geçerli olduğu kadar birtakım değerler için de geçerli galiba. Muhtemelen, birçok unsurunu hiç görmediğim İstanbul’un tarih dokusunun bozulmasına en çok bundan içerliyorum.


Çünkü belki de… İçimde bu şehre karşı bir vefa borcu da hissediyorum. İlklerimi burada yaşadım çünkü. Kendime dair ne hatırlıyorsam içerisinde İstanbul geçiyor. Uzun süre gerçeklerimin ve hayallerimin tek merkezi olan bu şehre yapılan kötülükler, her ne kadar yukarıda saydığım sebepler yüzünden kendisinden nefret etsem de benim canımı yakmaya yetiyor.


İçimden bir İstanbul geçiyor, durduramıyorum…


Hepimizin bir anlığına yok olmak istediğimiz anlar var. Hatta bazen, bu anlar günlere ve aylara da dönüşmeye meyilli oluyor. Ortadan kaybolalım istiyoruz. Ortadan kaybolduktan sonra insanlar yokluğumuza alışmış mı öğrenmek de istiyoruz. Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’da dediği gibi, hem ölmek istiyoruz hem de göz ucuyla ölümümüzün nasıl karşılanacağını görmek. Kadir kıymet bilinmezlikten, değerimizin anlaşılmadığından dert yanıyoruz. Fakat herkes, bir başkasının yokluğuna alışır. Hepimiz, birbirimizin zihninde gün geçtikçe ufalır, ufalır ve… Yok olur gideriz. İşte o zaman gerçekten yok olmayı başarırız. Bizi kimse tanımaz, bilmez bir süre sonra. Silinip gideriz yeryüzünden. Ne arayanımız olur ne soranımız. Onun için, fırsat varken, hatırlanmanın tadını çıkarmak gerek. Birilerince adımızın anılmasını neşeyle karşılamak gerek.


Yolculuk bitti.