Bugün yüreğimdeki avazı Binali Yıldırım’ın okuması kadar berbat bir gün…


İnsanın kendini bir konuma yakıştırması ne kadar güzel. Özellikle hemen herkesçe kabul gören yerler için… Ben mesela, kendimi ülkenin en iyi yazarı olarak görmeyi seviyorum. Ha, ülkenin en iyi yazarı, “yazar” olarak ne kadar değerli, tartışılır. Fakat benim gözümdeki yeri tartışılmaz.


Tartışılmayacak bir başka şey de ülkenin en iyi yazarı olmamam tabii ki. Belki ikinci olabilirim. Fakat birincilik zor. O konumu hak edecek ve hak etmeye aday birçok yazar var ülkemizde.


Gerçi bizde de bir “yazar enflasyonu” olduğu çok açık. Eli kalem tutan herkesin “yazarım” diye ortada dolaştığı bir çağda yaşıyoruz. Yani nicel manada epey ileride olan ülkemizin nitelikte hangi düzeyde olduğu tartışılır. Fakat bu kadar yazan, üreten, okunan kişi içinde, “birinci” olmayı hak eden tek bir isim var; Hikmet Anıl Çaytekin…


Tamam, şakayı bir kenara bırakıyorum.


Gerçekten birinciliği hak eden bir isim var ama… İsmini söylemeye dilim varmıyor. Ülkenin en iyi yazarını isim vermeden anlatmalıyım sanırım. Fakat hepinizin anlayacağı tarzda.


Ülkenin en iyi yazarının göze çarpan özelliği okuyucu kitlesini çok iyi tanıması. O kadar iyi tanıyor ki; teknik açıdan kusurlu, karakterlerinin ahlaki zıtlığı siyah-beyaz olan, üslubu bayağı romanlarını satmayı çok iyi biliyor. Her defasında bir yolunu buluyor, sonu apaçık belli olan romanlarına bir “gizem” katmayı biliyor. Handiyse okuyucuyu uyutuyor. Her ne zaman yeni bir roman çıkarsa, “Heh” diyoruz, “Şimdi bitti. Artık hiç kimse bu saçmalıkları okumaz.”


Nafile. Okunuyor adam, yapacak bir şey yok. Hatta “üstat, yüzyılın yazarı” gibi iltifatlara muhatap oluyor. Gururu okşandıkça okşanıyor. Kitapları yok satıyor ve yazarımız edebiyat yoluyla dünyalığını kazanıyor.


Fakat ben, yazarın bir başka huyunu daha çok takdir ediyorum. Yazar okuyucusuyla arasında öyle bir iletişim kuruyor ki; yazmadığı metinleri dahi kendi yazmışçasına pazarlayabiliyor. “Savaş ve Barış’ı kim yazdı?” diye sorsanız, okuyucularının büyük çoğunluğu kendisini işaret ediyor. Pes doğrusu!


Yazar, yazdıklarından çok, yazmadıklarından kazanıyor yani. Eminim siz de hak veriyorsunuz artık bana: Bu insan, ülkenin en iyi yazarı.


Karanfil döküyorum acımın geçtiği her yere, anıt olması için.


Kafayı yemiş bir adamın kendini mesih sanması durumu var. Bir insan kendini nasıl mesih “sanabiliyor”, anlamış değilim. Yahut başkaları onu nasıl mesih sanabiliyor? Yani bu; pazarda, manavda her daim karşımıza çıkan orta yaş üstü dayılar gibi değil ki. Mesih dediğimiz adam 30 sene evvel televizyonda, Uğur Mumcu tarafından, deyim yerindeyse “tokat yiyecek” bir şamar oğlanı mı yoksa?


Düşünsenize; gerçekten kurtuluşçu bir öğretiye inanıyor ve bir Mesih bekliyorsunuz. Sizi ve insanlığı kurtaracak bir figüre teslim olmuşsunuz. Bu figür o kadar güçlü ki; geldiği zaman dünyada ne açlık ne yoksulluk ne de başka bir şey kalacak. Ve bu insanın Hasan Mezarcı olduğunu söylüyorlar size, ne yapardınız? Ben, kuşkusuz, Mesih 2.0’ı beklemeye geçer ve Hasan’ı başımdan savardım.


Bu kadar havalı bir figürün bizim zırdeli olarak gördüğümüz Hasan olarak karşıma çıkmasını kabul edemezdim. Hani insanlar diyor ya; “Efendim, Atatürk’e hakaretten hapiste çürümemek için deli numarası yapıyor. Bu yüzden Mesih diye ortalıkta geziyor.” Yahu, sanki Hasan, “Mesih olmadan evvel” çok aklı başında biri miydi? Bildiğin deli manyağın tekiydi lan.


Hiç küçümsemeyin bu herifi. En azından etkisini küçümsemeyin. Twitter’da, kendisinin tweet’ini alıntılayıp ettiğim laf yüzünden iki müridi tepeme ilişti. Üstelik, kimim ki ben yani? Yüksek takipçili hesabım falan da yok. Ama müritlerin gözünde kolayca saldırılabilen bir hedefim. O halde hiçbirimiz emniyette değiliz demektir dostlarım.


Şimdi kurbanı iptal ettirmiş. Güzel, umarım yakında kendini de iptal ettirir. Böylece kendisine inananlara da inanmayanlara da büyük bir iyilik yapmış olur.


Bin duyguyu gömdüm içime, ölene kadar toprak atacağım üstüne.


Nasreddin Hoca’nın ünlü “hırsızın hiç mi suçu yok?” fıkrasını biliyorsunuzdur. Hocanın evi soyulur ve bağnaz köylülerin eline hocanın tepesine üşüşmek için bir fırsat geçer. Hocaya “Hoca suç sende; kapıyı açık bırakmasaydın, kilitleseydin, şunu yapsaydın, bunu yapsaydın…” der dururlar. Bizim zavallı hocaysa “Yahu gerizekalılar, hırsızın hiç mi suçu yok?” diye sorar.

Bazı insanların ruh halsizliğini anlatmaya en uygun fıkra bu.

Toplumsal infial yaratan her olayda, failin tarafını tutmak başka türlü açıklanamaz çünkü. “Yaptı, yaptı ama sorun bakayım neden yaptı?” kafasıyla olaylara bakan bir güruh var. Bu güruhun, Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki köylülerin torunları olduğu açık. Fakat hiçbirimiz Nasreddin Hoca olmadığımız için onlara gereken cevabı veremiyoruz sanırım.

“Kurbanın hiç mi suçu yok?” diye soruyorlar ve apışıp kalıyoruz. Nasreddin Hoca’yı yardıma çağırmamız gerek galiba. “Yahu gerizekalılar…” diyerek başladığı cümlelerle hadlerini bildirmeli bu insanların.


“Yahu gerizekalılar, tacizcinin – tecavüzcünün hiç mi suçu yok?” demeli Nasreddin Hoca. İlle komik bir şey demesine gerek yok. Bütün bu fail yanlılarının ağzına bir güzel sıçsa yeter bana. Doktor katilini, bebek katilini, tabiat katilini… Neyin katili olursa olsun, katili savunan herkesi bir güzel paylasa keşke canım hocam…

Dediğim gibi, “kurbanın hiç mi suçu yok?” kafasındaki insanlarla birlikte yaşıyoruz. Fakat aynı zamanda, insanlarını bu denli kolayca harcayabilen zihinler tarafından yönetildiğimiz için, “bindiğimiz dalı” da kesiyoruz.


İştahla yediğim şeftalinin pörsük kısmını ısırdığım an hissettiğim o tat…


Sonu “-olog” diye biten tonla meslek çıkmaya başladı. Özellikle birçok insanın kafasını taktığı konularda, hiçbir akademik yeterlik istemeyen, hiçbir bilimsel – akli temeli olmayan “-olog”lar bunlar. İlişkilerimize, benliğimize, karakterimize yön vermek için can atan, “kalifiye” yüzlerce insan…

Çok basit bir yöntem izliyor bu kalifiye tipler. Otorite boşluğunun en çok hissedildiği alanları seçiyorlar önce. Diyelim aşk hakkında bir tür yaşam koçluğu yapmak istiyorlar; şak, bir Instagram gönderisi: “İşte gerçek aşkı bulmanın 10 yolu!”

Kelimelere dikkat edin; gerçek, aşk, 10, yol…


Ne kadar da çekici laflar bunlar… Aşk ayrı, gerçek ayrı, 10 ayrı… Beyniniz otomatikman gönderiye dikkat kesiliyor. Normalde böyle şeylere inanmasanız dahi takip etmeye başlıyorsunuz.


Bu insanlar hiçbir şey bilmedikleri halde, bir halt biliyormuş gibi yaparak dünyanın parasını kazanıyorlar. Tavırlara, havalara giriyorlar. Saygı ve itibar görmeye başlıyorlar.


Halbuki kendileri, Kapalıçarşı’nın katakullici esnaflarının dijital boya sürülmüş hallerinden başka bir şey değiller. Yahut seccadesiyle, tespihiyle, her iki cümlesinden birinde “Allah” ismini geçirmesiyle bir şeyler pazarlayan tiplerden de bir farkları yok. Modern insanın, kendini tokatlatma mekanizmasındaki dişlilerden bir tanesiler, o kadar.


Modern insanın peygamberleri influencerlar, tokatçıları aşkologlar, kanaat önderleri de Hakan Ural’lar oluyor sanırım. Ne dersiniz, gelmiş geçmiş en iyi jenerasyonlardan biriyiz herhalde?


Yolculuk bitti.