Film, Hasan Ali Toptaş'ın aynı adlı romanından uyarlanır. 1993 yılında okuyucusuyla buluşan kitap, okurun daha önce görmediği fantastik denebilecek gerçeküstü olaylar ve kişilerle doludur. Toptaş, bu kitabıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanmıştır. Roman, 2009 yılında Ümit Ünal tarafından sinemaya aktarılmıştır. Yapımcılığını Hakan Karahan üstlenmiş ve müziklerini ise Candan Erçetin seslendirmiştir. Candan Erçetin ayrıca konuk oyuncu olarak anlatıcının karısı rolünde filmde yer almıştır. Hakan Karahan da bekçi rolünde oynamıştır.


Köyün mekanı için Kırklareli'nin Karadere Köyü belirlenmiştir. Filmin bazı sahneleri Almanya Berlin'de çekilmiştir. Başrollerde Altan Erkekli, Selçuk Yöntem, Taner Birsel, Ertan Saban ve Ahmet Mümtaz Taylan gibi isimler var.


Altan Erkekli yazar ve anlatıcı konumunda, izleyicinin onun zihninde izlediği karakterdir. Hikayeyi şekillendiren odur. Berber dükkanındaki güvercin resmi, jiletler, orada bekleyen müşteriler hepsi sırayla olaya dahil olur. Belki böyle bir berber dükkanı hiç yoktur. Orada anlatıcı kendi mekanından sıyrılmaya meyilli insanların ve birbirleriyle sürekli etkileşimde olan insanların köprüsü mahiyetindedir. Orası yazarın son sahnede oturduğu masadır ve gördüğü şeyler, yaşadığı veya yaşadığını düşündüğü şeylerle şekillenir. Romanda da yazar olayların içine dahil olur ama şehirden bir bakıştır bu. Köyün yukarısından hepsini izliyor gibidir.


Zamanın durduğu ve mekanın şehir ve köy arasında gidip geldiği noktada karakterler bu mihverde etkileşim içerisindedirler. Zaman algısı gidip gelen bir şeydir.


Kitapta olduğu gibi filmde de anlatıcı, İstanbul'da bir berber dükkanında sıra beklemektedir. O sırada dükkanda anlatıcı, berber, çırak, postacı ve Cıngıllı Nuri vardır. Cıngıllı Nuri tıraş olmak istemeyip sinirlenerek dışarı çıkar. Kitaptaki anlatıcı, filmde de müşteri berbere sorar neden böyle yaptı, der. Berber cevap verir. "Herkes hem burada olmak istiyor hem çok uzakta."


"Neresiymiş o çok uzak?" diye sorar müşteri filmde. Kitapta da müşteriyle olan konuşmasında duraksar berber. Sonuçta o uzaklara dalar. Bir köydedir artık. Öncesini hatırlamayan biridir. Şehirlidir önceden, şimdi ise köylü. Cıngıllı Nuri’nin uzağı şehirdir. Böylece uzakta kaybolur. Onun yerine berber olarak gelir uzağı “köy” olan.


Yine şehre döner sahne. Berberin çırağı jilet almak için gider bir daha gelmez. Gittiği yer ustasının uzağıdır ve ona tekrar çırak olur. Kunduracı, onu köye dönen berbere gösterir.


Güvercin, köyün en güzel kızıdır. Muhtarın gönlü ondadır. Günlerden bir gün Güvercin kaybolur. Ardından Cıngıllı Nuri köye geri döner. Köye döndüğünü öğrenen karısı onu görünce adeta çıldırır ve o da kayıplara karışır. Olay örgüsünde sürekli bu döngü vardır. Şehirdeki berber dükkanı ile köy arasında bir uzak imgesi yerleştirilmiştir.


Güvercin’i, Cennet'in oğlunun kaçırdığını düşünen muhtar, onu aklını kaçırana kadar döver. Böylece etrafta "Kar neden yağar kar?" diyerek dolaşır durur ve kaybolur.


Muhtar, Dede Musa'nın yanına gider. Dede Musa kördür ama bir asırlık yaşantısıyla hala ayaktadır. Muhtar, ona sorular sorar. Kaybolmalar, geri dönüşler... Bütün bunları anlatır. Dede Musa köyün uzun yıllar öncesine dayanan bir hikayesini anlatır. Aynalı Fatma ve Asker Hamdi'nin hikayesini. İkisinin de hikayesi birbirlerine benzer. Doğruyla yanlışın karıştığı bir ortamda Hamdi ölüp gider, Fatma kaybolur. Muhtar hikayeden bir şey anlamaz. Ama sorup soruşturur. Aklında hep bir karmaşa vardır. Camlarda Cennet'in oğlunun suretini görür.


Günün birinde Cennet, muhtara oğlunu sorar. Muhtar bilmiyorum der. Camda bu sefer kendi yüzünü görür. Bu dertlerden kurtulmak, kaybolanları ihbar etmek için ilçeye gider ve o da uzaklarda kaybolur. Söylediği son sözler "Sahi kar neden yağar?" olur.


Rıza, Güvercin'in babası Reşit'e, Güvercin'i bulmanın tek yolunun imama okuyup üfletmekten geçtiğini söyler. Reşit buna itiraz eder. Rıza bu fikri devreye sokar. Bir tutam at kılından, oğlu Ramazan'a bir kızı aşık etmek için büyü yaptırır. Ramazan amcası Reşit'in yanına giderken Reşit'in atı onu ezip geçer.


Yine günlerden bir gün Cennet'in oğlu sırtında Güvercin'le köye çıkagelir. Güvercin hamiledir ve herkes yine Cennet'in oğlunu suçlar. Bu arada muhtarın odasında kendisini astığı öğrenilir. Sonuçta da kızı ayının kaçırdığı anlaşılır. Film, anlatıcının tüm olayları kurguladığı masasından sonra berberin köyden çıkmasıyla biter. Candan Erçetin film sonlanırken "Ben Kimim" isimli şarkısını söyler.



Anlatıcı burada filmde daha belirgin olmuş halde köyü, berber dükkanını ve diğer tüm olayları kurgulayarak yoluna devam eder. Filmin son sahnesinde olduğu gibi tüm imgelerin birer karaktere ve olaya dönüştüğü fark edilir. Bu köyde Allah'ın ve devletin dibindedir insanlar. Batıl inançlar, haramlar, yasaklar ve tüm bunların içinde masumca duran sevgi ve merhamet vardır. Her şey iç içedir burada. Anlatıcı bir rüyanın içinden seslenir okuyucuya. Kimi zaman berberin kimi zaman bekçinin, muhtarın ve diğerlerinin gözünden bakarız köye. Köy tek taraflı olarak okuyucuya/izleyiciye sunulmaz. Bu kadar çok karakterin değişken bir şekilde başrolleri paylaşması, bazı eleştirmenlerce homojen yapıya sahip olmasından ötürü eleştirilmiştir.


Olaya bir anda dahil olan ve aniden çıkan karakterler, bir tiyatro gibi oynayan oyuncular eleştiri konusu olmuştur. Eserin olduğu gibi aktarılması ve filmde bu yoğunluğun hissedilmesi yine eleştiriler arasındadır.


Ümit Ünal, filmin resmi sitesinden yaptığı açıklamada filmin özetini şöyle bildiriyor: "Hepimizin hayatı sırlarla, kimseye söyleyemediğimiz gizli arzularla, korkularla, yalanlarla dolu... Yalanlara, rivayetlere inanmak, başkalarının gerçeğine uymak ve itaat etmek çoğumuza daha kolay geliyor. Ama ya kendi yalanlarına inanmaya başlarsa insan?"


Film, belirsizliklerin istemli bariz hale getirildiği bir yapıdadır. Filmin başarısı roman kadar değildir. Hatta yanında sönük kalır. Bunun sebebi iyi romanda iyi film çıkmaması gibi şeylerle açıklanamaz. Film beğenilir fakat ödül alamaz. Alsa dahi kitabın ötesine geçemez. Çünkü Hasan Ali Toptaş, kelimenin ve bu kelimeler etrafında dönen dünyanın ana fikrini romanda işliyordu.


Film sektörü, yani sinemanın edebiyat ile arasında kurulan bağın birbirinden çok farklı iki disiplin olmaları sebebiyle yöntemlerinin ve kullandıkları malzemenin de değişeceği aşikârdır. Bu sebeple tıpatıp bir alıntılama mümkün değildir. Zaten böyle bir şeyin olması da gerekmez. Kitabın sayısız okuru ve okurun da yine kitabı sayısız algılayış şekli vardır. Yönetmen ve senarist bu alanların hepsini sınırlar ve sinemaya göre ölçüp biçer. İzleyiciyi ve aynı zamanda maddi getirileri de hesaplamaktadır. İzleyici, entelektüel çevre olarak belirlenirse buna göre sınırlanır. Kitabın edebi değeri varsa sinemaya aktarmak zorlaşır. Edebî değeri düşük olan kitaplar da sinema için daha değerlidir. Hem tüm halka hitap edebilecek hem de aktarım sürecinde zorluk yaşanmayacaktır.