Yine o bilindik hikâyeler... yirmidört buçuk yaşındayım. Mezun ve işsiz. Ülke haritasının tam ortasında, koca bir kalabalık içinde yapayalnız. Sınavlara çalışıyorum. Okul yıllarım dersleri alttan almakla geçiyordu. Mezun yıllarım sınava, daha doğrusu boşluğa kürek çekmekle geçiyor. Gittikçe yaklaşıyor sınavlar ama hiçbir şekilde hazır değilim. Çalıştıkça daha da birikiyor sanki konular, söve söve bir testi daha bitirirken bu sene de kazanamayacağımı anlıyorum. Şimdiden gelecek maça bırakıyorum bütün ümitlerimi. Karamsarlık birikiyor, endişe ve hayat telâşesi... Gözlerimin içine bakıyor bizimkiler, evlilik-evcilik meseleleri. Benimse gözüm bambaşka yerlerde. Bambaşka yerler ise tamamıyla birer boşluk. Dolu bir şeyin varlığından ne şüphe!


Galatasaray şampiyon olmadı bu sene. Zaten ne zaman olmasa hiçbir şey yolunda gitmez. O sene tam olarak yine bu sene. Hava ortalama 35 derece. Dışarı çıkınca kavrulmuş Çorum leblebisi gibi hissediyorum. Kevser'in kulakları çınlasın. Atansın da bir Çorum leblebisi yiyelim diye bekliyorum kaç senedir.


Etrafımda deli taylar; uslanmaz, iflah olmaz romantikler kalmadı eskisi kadar. Esasen benim de Birhan Keskin gibi merdivenleri üçer beşer çıkma hevesim yok artık. Arkadaşlarım arıyor, henüz yirmilerinde, kırk sene sonrasının normali konular konuşuyoruz; diz ağrıları, sarkan göbekler, dökülen saçlar, gürleşen sakallar, ayrılıklar, ölümler, kalımlar... uzun uzadıya bir liste. Saçlarımızdaki ağaran telleri sayıp "baak! benimki seninkinden daha fazla” havası atıyoruz. Güzel bir yaşlılık eğlencesi olmalı.


Kübra arıyor. Kalbini ısırıp öyle arıyor. Ağlamaklı bir ses. Geceyi uzaklardan adımlıyoruz. O da daralan bir neşenin uzun çıkmaz sokaklardaki üzgünlüğünden bahsediyor. Gece 12'den sonra kendime yasakladığım cıgaradan bir dal yakıyorum. Bir hayat yanıyor benimle beraber. "Kaçmak istiyorum," diyor, "yetişmem lazım sevincime..." Şiirlerden bahsediyoruz. Arada tutan entelektüel tavırlar sergileyip kapatıyoruz telefonu. Sonrası Âdem'den beri uzunca bir sessizlik ve gecenin kepenklerini indirme vakti. Fakat gece 1'den sonra uykusuzluk mesaisi var yine. Göz kapaklarını kavuşturmayan meseleler var. Zaman olursa onları da anlatırım bir ara.



Bazı inançlarım sönüyor. Bazı samimiyetler ve hevesler sönüyor. Çocuksu düşlerim artık çok uzakta. Sabah kalkıyorum aynı. Ertesi sabah aynı. Sonraki, sonraki, sonraki günler hep aynı.. Dışarıda bir film gibi akıp gidiyor hayat. Maskeli balonun bilmem kaçıncı ayları. Ambulans seslerinin hiçbir korkutucu etkisi kalmadı. Kimse dönüp bakmıyor bile. Tedirgin oluyorum bütün bu olan bitenden.


Bazı gençlik rüyalarını, dünyanın daha adaletli ve güzel bir yer olacak ütopyalarını geride bıraktım. Olgunluk diyorlar galiba buna, ama ergence hevesler, kabul etmek lazım. Aşk diye bir duyguyu da unuttum hayli zamandır. O da bir gençlik ütopyası ve zaman kaybı geliyor artık. Hiçbir zaman hiçbir kimse ile anlaşabilmek mümkün değil. Mümkün olması ise apayrı bir saçmalık zaten. Bir insanın gözüne, kalbine veya herhangi bir yerine girmek için çok da fırıldak olmanın bir manası yok. Tiyatroyu çok iyi oynuyor büyük çoğunluk, biliyorum ama onlar da en sonunda benim geldiğim yere gelecekler. Şüphem yok.


Bazen bir şeyler karalıyorum, "Şu şiiri adam edeyim, söz bırakacağım" diyorum. Olmuyor hiçbir zaman. Hepsi ayrı bir serseri gibi takılıyorlar. Ben de bıraktım bir yerden sonra. Galleano geliyor sürekli aklıma, "Sanat ya sanattır ya da boktur!". Çok boktan işler gibi geliyor çoğunlukla bütün bu sanatsal uğraşlar. Bazı vakitler, hafif romantiklik damarlarımın tuttuğu anlar hariç tabii ki. 


Bitiyor sanıyorum, bitmiyor. Anlatmak istiyorum uzayıp gidiyor. Yaslanmak istiyorum bir dağa, dağ başları benden de dumanlı. Dağın yüreğine yaslanıyorum... Susuyorum geçmiyor, bağırıyorum duyulmuyor, gülüyorum samimiyetsiz geliyor kendime gülüşüm. Murphy Kanunları yürürlükten kalkmıyor, bir can sıkıntısının yerini hemen yedek bir başka sıkıntı alıyor. Gam göçüren kuş sesleri bizden uzak, bir çiçeğim vardı, kurudu. Her şey berbat...


Günleri eskitiyorum, günler beni eksiltiyor. Yeşil gömleğimin cebindeki kağıtlarım buruşuk, arkadaş adresleri inceliklerden uzak, iyi günlerin hatırı ısıtmaya yetmiyor. Van'ın o şubat soğuklarında, kalınca bir yün yorgan çekip uyuduğum soğuk kış geceleri... sıcak tutardı. Şimdi bu sevimsiz sıcakta, o samimi sıcakları ne çok özlüyorum. Evet, günler eskiyor, geçiyor, bitiyor.

Sözlerimiz karşılıklı oturup birer cıgara daha içiyor. Demleniyor gecenin katran karası. Ondan da bir yudum içip yatıyoruz.


Görkemli mağlubiyetlerimiz geçiyor gözlerimin önünden. Küme düşüyoruz her gece. Bir kızım olursa bir gün, ismi ne olur diye düşünüp mutlu oluyorum. Bir elma şekeri, bir hardal sarısı çorap, bir yeşil gömlek düşlüyorum; bir mutluluk kibriti daha yakıyorum. Gecenin ve gündüzün tanrısına, bütün iyi dilekleri kabul eden, bütün güzel düşlerin tanrısına “iyi geceler” dileyip uyuyorum. 

Böyle geçiyor bir gün daha.

Yaşlanıyorum ve telâşlarım heyecanını yitiriyor. İnanıyorum, bütün kalbimle ve bütün inancımla; çok güzel kaybedeceğiz.

Görkemli mağlubiyetlerimize bir yenisi daha eklenecek ertesi gün. Gözlerimize uykular sığmayacak, bir güzel rüya dileyeceğiz uykunun tanrısından. Sonrası yine üzücü olacak ama olsun!


Görkemli mağlubiyetlere sevgili okuyan...