"Oysa sanat ve özellikle resim, aktivizmin hiçbir şey bilmek istemediği bu ilkel anlam örtüsünden bes­lenir. Bunu, tam bir masumiyetle yapan bir tek onlar vardır. Yazara, felsefeciye danışılır ya da fikir soru­lur, dünyayı askıda tutmaları kabul edilmez, tavır al­maları istenir; onlar konuşan insanın sorumlulukla­rından kaçamazlar. Müzik ise, tersine, Varlık'ın arın­mış durumlarından, onun akışından ve geri akışın­dan, büyümesinden, patlayışlarından, kasırgaların­dan başka bir şey gösterebilmek için dünyanın ve be­lirtilebilirin fazla berisindedir. Ressam tektir, hiçbir değerlendirme zorunluluğu olmadan her şeye bakma hakkı olan. Sanki onun karşısında bilginin ve eyle­min emirleri erdemlerini kaybeder. "Dejenere" resme karşı çıkan rejimlerin tabloları yok ettiği enderdir: Onları saklarlar, ve burada neredeyse bir tanıma an­lamına gelen bir "belli olmaz" vardır; ressamın kaçtı­ğı için kınanması da enderdir. 1870 savaşında Esta­que'da saklı yaşamış olduğundan dolayı Cezanne'a kızılmaz, herkes saygıyla onun "hayat korkunç" sö­zünü anar - oysa, eğer felsefenin bize "hayatı çoş­kuyla yaşayanlar" olduğumuzu öğretmediği söylen­se, Nietzsche'den beri herhangi bir öğrenci felsefeyi düpedüz reddeder. Sanki ressamın uğraşında, başka her çeşit acilliği aşan bir acillik varmış gibi. O bura­dadır, yaşamda güçlü ya da güçsüz, ama dünyayı ağır ağır düşünmesinde hiç kuşkusuz olarak egemen; tek tekniği, gözlerinin ve ellerinin göre göre, resim yapa yapa kendine verdikleridir; tarihin skandallarının ve şanlarının yankılandığı bu dünyadan, insanların öfke­lerine ve umutlarına hiçbir şey katmayacak olan tual­ler çekip çıkarmakta direnmektedir - ve kimse bir şey demez. Öyleyse nedir ressamın bu sahip olduğu ya da aradığı gizli bilgi? Van Gogh'un "daha ileriye" gitmek istediği boyut? Resmin ve belki de bütün kül­türün bu temel yanı?"