Toplu ortamlarda yemek yemekten çekinirim. İlkokuldayken yemekhanede yemek yediğim esnada birisi sol koluma vurmuştu. Nöbetçi öğretmen, sol elle yemek yemenin günah olduğunu söylemiş ve bu da yetmez gibi kızmıştı. Yemeği yiyemeden dökmüştüm çünkü sağ elimi kullanamıyordum. Sağ elime kaşık yakışmıyordu ki nasıl tutayım?

O gün de taziye çadırında ısrarla yemek için masaya oturtulmuştum. Cenaze yemekleri ölen insanın etinden yapılır gibi düşündüğüm için yiyemezdim. Ağabeyim, sen yasını tut bırak ben aç kalayım da diyemediğim için utana sıkıla lahmacunu yiyordum. Cenaze yemekleri de hep bir etli olmak zorunda sanki. Eti fazla büyütüyoruz gözümüzde. Vejetaryen değilim ama çok da aramam eti. Protein sağlayan başka besin yokmuş gibi davranmak hoşuma gitmiyor. Diğer protein sağlayan besinlere yapılmış bir saygısızlık olarak görüyorum bu durumu. Bir insanın belediyenin amblemi ve isminin bulunduğu gri çadırın içinde proteine ne kadar ihtiyacı olabilir ki?


Utana sıkıla yediğim için yemeğim henüz yarıdayken dualar edilmeye başlamıştı. Ben o esnada yemeyi kesmiş, ellerimi açmış, duaya eşlik etmeye çalışıyordum. Çaprazımda oturan abinin cenazeye gelirken telefonda iş yemeğine gidiyorum şakasına mecburen maruz kalmıştım. Akşam arkadaşlarıyla birlikte maç izlemek için plan yapıyorlardı. Nasıl bir kadroyla çıkar düşüncelerini bile duymuştum. Buraya geldikten sonra da sürekli gözüm üzerindeydi. İkinci tabağını yerken dua edilmeye başlamıştı. O ise durmadan yemeye devam ediyordu. Kafasını yere gömse de gözlerini etrafına dikmiş, bıyıklarının arasına da kıymalar girmişti. Lahmacunum da boğazına yapışarak resmen işkence ediyordu. Tüm bunlara rağmen bir de ciddi durmaya çalışıyordu. Tutamadım o an kendimi ve gülmeye başladım. Neyse ki duanın sonuna gelmiştik de “Amin.” derken avucumun içerisine sessiz kahkahalar atmıştım.


Yemekten sonra sigara içmek için dışarıya çıktığımızda arkadaşım, neden güldüğümü sordu. Cenazede gülünmez günah, dedi. Günah mı yoksa saygısızlık mı olur diye hiç tartışmaya girmeden durumu anlattım. O sırada aynı adamı yine izliyorduk. Hareketlere bak, ciddi olmaya çalışıyor ama kafasında kadro kuruyor, şimdi sigarasını çekerken gözlerini kısarak izmariti iyice emdiği esnada kafasını da sallayacak dedim. Aynısı da olmuştu. Ölen kişinin yakınlarıyla göz göze gelince yapılacak ilk hareketi yapmıştı. Arkadaşım da kendisini tutamayarak güldü ve devamında “Sus be oğlum, akşam akşam günaha sokma.” dedi. Akşam yazılan günahlar daha mı ağır oluyordu diye düşünmeye başladım.


Arkadaşımla birlikte oradan ayrıldığımız esnada köşelerde konuşan insanlardan birisinin “Yaa işte büyüklerimiz boşa dememiş. Makas ağzını açık bırakmayacaksın ki kefenin biçilmesin. Yazık oldu adama. Daha hayatının baha…” dediğini duyduk. Arkadaşıma şaşkın şaşkın bakarken o anlamıştı kafamdaki soruları ve cevap verdi. Rahmetlinin masasında ağzı açık makas bulmuşlar, büyükler de öyle der işte, dedi. Ölümü bir makasın ağzının açıklığı mı belirliyor, makas kaç yıldır var, makas icat olmadan önce ölüm yok muydu gibi sorularımı o an soramamıştım. Kendimi kötü hissetmeye başlamıştım. İçimde bir huzursuzluk başlamıştı.

Arkadaşımdan ayrıldıktan sonra eve gitmek için daha da hızlı hareket ettim. Eve geldiğimde ilk iş olarak masamdaki açık duran makası atmak oldu. Çakmakla yakarsam durduramam diye kazağımın sallanan ipini kesip bırakmıştım. Bir günden de fazla olmuştu. Ölüm korkusu sarmıştı. Ölünce hiç sevmediğim bu dünya hayatından kurtulacağız zannederdim ama şu an ölmek istemiyorum diyordum. Benim etim bile yenmezdi. Tavuk eti gibi bembeyaz olurdu. Bronzlaşmayı hiç beceremedim. Cenazede kırmızı et yenir genelde diyerek bu durumu bile kabul eder hale gelmiştim.


Ölümün korkusuyla bir yandan günahlarımdan arınmak bir yandan da hiç tatmadığım zevkleri de tatmak istiyordum. Ne yapacağımı bilmediğim esnada kararsızlık başımı döndürmeye başlamıştı. Bu dönmenin sebebi çok sigara içmekte olabilirdi. Sigaradan gitti demesinler diye sigaramı yarıda söndürerek o an bırakmıştım. Koşarak evden çıktım. Cenazede güldüğüm adamı maç izlerken bulacak ve helallik isteyecektim. Her şey planladığım gibi oldu ve hatta adam da bu duruma gülerek keyiflendi. Takımı da gol atmıştı ki keyfine diyecek yoktu. Alkol ısmarladı. İçersin bir şeyin kalmaz dedi. Ben de içtim. Sigarayı bırakıp alkole başlamıştım. Sonrasında eve dönmek için kalktım.


Sabah uyandığımda eve nasıl gelip uyuduğumu ve neler yaptığımı bilmiyordum. Günahlardan arınayım derken sadece bir kişiden helallik alabilmiştim. Üzerine de alkole başlamıştım. Bu böyle olmayacak diyerek kısa bir yol aradım kendime. Torunumun torununu görmek cennete açılan kapıymış ama ben evli bile değildim ve zaten zamanım yok diye bunları düşünüyordum. Nar tanelerini yere düşürmeden yiyebilirsem cennete gidermişim. Hemen gittim nar aldım. Fiyatları uçmuştu ama parayı götüremezdim zaten diye aldırış etmedim. Yedi veya sekiz tane narı kestim ama hepsinde de yere düşürdüğüm oldu. Böylelikle korkularım iyice artmıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum. En azından nasıl öleceğimi belki bilirim umuduna kapıldım. Bunu bilirsem engelleyebilirdim. Birkaç araştırmadan sonra bir tane falcı buldum. Hemen gittim ama pazar günü kapalıymış. Randevu usulü çalışıyormuş. Pazartesi günü için zor da olsa öğleden sonraya bir randevu aldım. Ölmemek için dikkatli hareket ediyordum.


Pazartesi günü geldiğinde falcıya gittim. Self servis uygulaması yapmışlar. Bunu da hiç sevmem çünkü döke döke götürüyorum. Bardağa bakmayacaksın önüne bakacaksın gibi büyük ve efsane kuralı uygulasam da olmuyor. Yine de mecburen aldım. Bu arada karton bardakların üzerinde adımızın yazdığı yerlerdeki kahvelere pahalı diyoruz ama burada bir fincan kahve gerçekten kırk yıl hatırı kalacak bir kahve çünkü 300 lira değerinde. Paketini de gördüm maalesef en ucuz zincir marketin kendi ürünüydü. Falcı ucuz kahveye rağmen benim her şeyimi bildi. Ölümü göremem ama önün açık, kısmetin bol gibi geleceğe dair umut doldurdu içimi. Verdiğim paraya değdi diye sevinmiştim. Bahsettiği şeyler olacaksa demek ki ölmeyeceğim diye seviniyordum. Onların olması için çok yaşamam lazımdı. Bu arada günahlardan kaçabilirdim işte diyerek sevinçle çıktım falcıdan. Rahatlığım, dikkatsizliği de getirmişti ve karşıya geçerken bir arabanın çarpması sonucunda yere yığıldım.


İnanmam gereken şeyler yerine bambaşka şeylerin peşinde koşmuştum. Oysa inanmam gereken, “Her zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” demişti. O günden sonra ölümden korkmadım. Ölümün ne zaman ve nasıl geleceğini de sorgulamadım. Zor olan, kaldıramadığım, büyük izler veya yaralar bırakan şeyler yaşasam da gözüm açılmıştı ve zorluğun yanında gelen güzelliği görebilmiştim. Nar taneleriyle uğraşmıyordum. Makas hakkında içimde kalanları söylemiştim. Kazadan sonra bir süre yürüyemiyordum. Tekerlekli sandalyem vardı ve artık günahlarımdan daha hızlı kaçabiliyordum. Sandalyemde bolca düşünmek için fırsatım olduğundan doğru düşünmeyi öğrenmiştim. İnsan, doğru bakabilirse güzellikler kaçınılmaz olacaktır. Kötü şeyler, her zaman ve her şeyin yanında sunulmaz ama güzel şeyler kötü şeylerle bile gelebilir.

Umudunuzu yitirmeyin…