(Bu metinde, ele alınan eserle ilgili sürpriz kaçıran anekdotlar bulunmamaktadır.)


Yazıma başlamadan önce bahsi geçen kitabın senaryo niyetiyle kaleme alındığını, gelişen birtakım aksaklıkların ardından edebiyat dünyasına kazandırıldığını ve yüksek bir edebi haz alma gayesi ile okuyacak olanların umduklarını pek de bulamayacaklarını, zira bu kitabın okurda edebi bir katarsis yaratmaktan çok daha farklı amaçlarının olduğunu belirtmek isterim.

Bir edebiyat ürünü incelerken, eleştirirken izlenmesi gereken yolları, teknikleri kullanmayacağım, kuramlardan faydalanmayacağım. Ne kadar özel ve öznel ifade edebilirsem o kadar iyi aktarırım düşüncelerimi.


"Varoluşla saklambaç oynuyorum, şimdilik genelde sobeleniyor, nadiren sobeliyorum... Ama kim bilebilir? Her an oyun değişebilir ve 'Elim sende!' diyebilirim!

Zor zamanlarda okumak, hayatı kolay kılmak için yazmak, iyi geliyor... Güneş'i ve gülüşü unutmamalı... Bir de sardunyaları..." diye başlıyor kitap. Yazar bize gelecekten ipucu veriyor: "Güneş'i unutma, gülüşü, sardunyaları da..." diyor. Birinci bölüm başlar başlamaz başka bir evrene ışınlanıyoruz ve birçok hayatın macerası bizi bekliyor oluyor.


Hayatın ve onu yaşamanın, umudun ve aşkın, inanmanın ve görmenin; ölümün, çiçeklerin, insanların; onların birer birer, apayrı, benzeşmeyen dünyalarının karşısına dikti beni bu kitap, ve sakince "izle" dedi. "İzle ve yaşa onu."


Ne yapacağını, nereye gideceğini, hayatın neresinde çakıldığını bilmeyenlerin; sevmedikleri işlerde dirsek çürütenlerin, toplumdan ve sistemden şikayet edip "ama elden ne gelir!" diyenlerin hiç tatmadıkları bir cesaretle karşılaşacakları bir kitap ve belki de seçim yapmalarını gerektirecek içindeki hayatlar...


Eserde bir ana karakter yok, çok fazla, isimlerini burada tek tek yazamayacağım kadar fazlalar ama hiçbiri diğerlerinden daha ön planda değil; evet, bazıları daha dikkat çekici, daha çok seveceğimiz ya da sevmeyeceğimiz karakterler ama yazar torpil yapmamış, aşağı yukarı eşit bezemiş hepsini. İşlemiş, hepsiyle teker teker, kurgunun gerçek hayattaki kurgudışılığı doğrultusunda empati yapabileceğimiz bir anlatım ve bağlam sunmuş. Yazar onlarca seçenek sunmuş da okura, "Hangisini sevip benimsediysen o senin karakterin olsun!" demiş gibi. Ben en çok Mecnun'u sevdim. Hayata, topluma, çoğumuzun sorgulamadan benimsediği tortulaşmış normlara, alışılagelmiş insani duygulara görebileceğiniz en farklı perspektiften bakan, yer yer "helal be adama!" dedirten; ölümden sevgiye varasıya birçok kavramı ve bunların bilinçlerimizdeki karşılığını değiştirmeye yaklaşan; rahat, anlayamadıkları için "deli" diye bahsettikleri muhteşem karakter. (Kurgu dışı ve yazarın bizzat gözlemlediği bir karakter olduğunu da söylemeden geçmeyeyim. Bununla birlikte kitaptaki çoğu karakter gerçek dünyada canlı kanlı bulunan/bulunmuş bireyler. Bunu biliyor olmak da roman seyri esnasında okuru motive eden bir bilgi oluyor, muhtevasını benimsetiyor.) Kitabın ilerleyen bölümlerinde bir konu hakkında beklemediğim minvalde savunucu, şahsımca aşırıya kaçan bir tutumunun/ifadesinin olması dışında kafamda polemik yaratacak hiçbir davranış, söylem sunmadı bana. Aklımın odacıklarına yeni pencereler açmış olması ve ruhuma yaptığı çeşitli dokunuşlarla da en benimsediğim karakter oldu diyebilirim.


Kitapta sıkça gözlemlenebilecek mizahi unsurlar; gerçekçi, okuru dışarı atmayan anlatım ve diyaloglar mevcut. Toplumun hemen her kesiminden birkaç grup insanın hayatları, baş etmeye çalıştıkları problemler, aşkları, ölümler, geçmişleri, hikayeler ve yer yer bambaşka dünyalar vadeden, içinde bulunulan atmosferden soyutlayan masallar var. Bu masallar yetişkinlere de ışık tutacak biçimde işlenmiş, etkili metinler.


Bir müddet Almanya'da yaşayan, bu süreçte vakit geçirdiği radikal gruplar sebebiyle, Türk milliyetçisi demek az olur, faşist olan bir karakterin sürprizli, ve şayet siz de bir faşist değilseniz içinize su serpecek, bireyin kendi seçimi dışında gelişen (ırk, içinde yaşadığı ülke/toplum, cinsiyet vs...) özelliklerin savunuculuğu yapması durumunun doğru olup olmadığını da okura sorgulatacak olaylar gelişiyor. Okura kurcalayacağı bazı veriler verilmek amaçlanmış yer yer; toplumun yaralarına bireyler üzerinden parmak basılmış, değinilmiş de diyebiliriz. Keza kadın mücadelesi ve kadının bireyleşmesi, birey oluşunun farkına varması konularında da kadın dayanışması ve mücadelesi örneklerini de çoğu zaman iki kadın karakter üzerinde gözlemliyoruz. Yemek yapmak, evi temizlemek ve aynı zamanda en yakın arkadaşı olan komşusuna çaya gitmekten ibaret bir kadının hayatı, arkadaşından aldığı destekle hiç tatmadığı bir yere evriliyor ve buna şahit olmak beni çok mutlu etti. Olayların çoğu kurgu dahilinde olsa da gerçek dünyada böyle başkaldırışların yaşandığı gerçeğini hatırlattı, içime su serpti. Bu kadın mücadelesinin yanı sıra LGBTIQA+ hareketinin öznelerinden biri olan erkek kimlikli eşcinsel bir bireyin ailesine açılmasını, hissettiklerini, ailesinin bu açılışa tepkisini, toplumda daima var olacak, kitapta da yer bulmuş varlığını görüyoruz. Hatta bu konu özelinde yazar bazı kişilerden "sen insanları eşcinselliğe özendiriyorsun" tepkisi almış fakat eşcinsel karakterin herhangi bir özendirici özelliğinin, söyleminin bulunmuyor olması, yansıtılan, kötü örnek teşkil edecek bir varoluşunun olmaması sebebiyle bu yargının havada kaldığını gösteriyor. Yazar yalnızca göstermek, yer yer ses olmak, empati yaptırmak istemiş ve bu hususta gözlemlerini, hayal gücüyle harmanlayarak toplam 1000 sayfaya tekabül eden bir seri yazmış. Yazarken gösterdiği hassasiyetleri ve kapsayıcı tavrını da ayrıca çok çok takdir ediyorum.


Okuduğum süre zarfı boyunca kötü hissettiğim, kafamın içindeki sesleri susturmak istediğim hemen her zaman elime aldığım, içinde koskoca bir playlist yapacak kadar çok müzik önerisinin bulunduğu bu kitap (ki dokundum.com adresinden kitapta geçen tüm müziklere, şarkılara ulaşabilirsiniz; yazarın kendi web sitesidir.) hayata dair umutlarımı tazeledi ve bazı kavramları, yerleşmiş fikirleri, özgürlüğü daha etraflıca, daha işime yarar, anı daha iyi değerlendireceğim biçimlerde etkiler bıraktı. Şu an benim için en önemli zamanın içinde bulunduğum an olduğunu, ölümün bir kayıp olmadığını, kıyıda köşede kalmış olsa da yaşamak için hala güzel sebepler olduğunu ve "kendime uğramadan bu dünyadan gitmemem gerektiğini" gösterdi bana; yürüdüğüm yolda ellerimden tuttu, ağlattı, güldürdü... Bulantılar eşliğine yaşama sıkışanların; soluklanmak, ufak bir dünyayı keşfe çıkmak isteyenlerin ivedilikle okumalarını tavsiye ediyorum ve yazımı bitirmeden önce beni etkileyen, çok sevdiğim birkaç alıntıyı aşağıya bırakıyorum. :)


"Bazen hayallerin tozunu alır ölüm, canlandırır!"


"Korkacak bir şey yok' diye mırıldandı kendi kendine. 'Ben o toprağı ısıtırım!"


"Çocukken kelimelere verdiğimiz anlam değişmişse yaşlanıyoruz, değişmemişse yaşıyoruz..."


"Biz rüzgarın çıkardığı seslere bayılmıyor muyuz? Çok sevmiyor muyuz? İnsanlar da haklılar... zaman diye bir şey icat edip içine sıkıştılar ve yoruluyorlar... Dinlenmek, mutlu olmak için de çoğunlukla müzik dinliyorlar..."


"Görüp de bir yaprağın neşesini, niye alkışlamayız ki?"


"marifet değil acıyı süslemek / kalbin dellenir ve delinirken / bütün müydü insanlığın?"