"Kuzeyden batıya, güneyden doğuya gezilmedik toprak bırakmadım."

"Ama görüyorum ki hala yolcusun."

"Yol bitse de yolculuğum bitmiyor. Durup dinlenmesini bilmiyorum."

"Anladığıma göre bir şeylerden kaçıyorsun."

"Şey... Üç harf fakat her zaman üç harften fazlasını söyleyen kelime, mânâ."

"Bana dervişlik yapma senin yaşında oğlum var."

"Dönmeye korkuyorum. Yolcu sıfatından imam sıfatına dönmeye korkuyorum."

"Yola çıktın diye imamlığı da bırakmadın ya! Öyle kolayca kurtulanı gördün mü sıfatlardan?"

"Haklısın muhtar amca. Bir dairenin içinde dönüp duruyorum. Farklı yerlere gittiğimi, farklı insanlarla tanıştığımı düşünsem de gerçekte hepsi de aynı. Nereye kaçabilirim bu dairede? "

"Neden kaçmak istiyorsun oğlum? Nedir seni böyle ürküten?" Muhtarın sorgulaması genç imam üç ay önce köye geldiğinden bitmiyordu. Bu sorgulamanın sebebi ise gazetede gördüğü bir haberdi. Başlığı "Bodurga İmam'ının Skandalı" olan haberde şunlar yazmaktaydı: Bodurga İmamı olan 21 yaşındaki A. S. küçük yaşlardan itibaren kaldığı yurtta onu eğiten müezzini öldürdü. 12.04.1980 tarihinde gerçekleşen olay üzerine gelen görevliler, karakola götürülen imamın aklı melekelerinin yerinde olmadığı şeklinde açıklama yaptı. Aralarında bir husumet olduğu diğer yurt görevlileri tarafından belirtilse de imamın müezzini neden öldürdüğü bilinmiyor. Muhtara göre karşısında oturan kişi müezzini öldüren ardından da kapatıldığı akıl hastanesinden firar eden imamdı.

"Bir çağrıdan kaçıyorum efendim. Özellikle de güneşi beklerken gelen günah kokan bir çağrıdan."

"Ben sana neden diye sordum, kimden kaçtığını değil…"

"Diğer mesleğiniz polislik midir?" Hafif gülümseyerek cevap verdi.

"Yani köyümüzde gördüğün üzere sadece korucular var. Ara sıra da jandarma uğrar." İmamın dalga kokan cümlesi moralini hiç bozmamıştı. Muhtarın fikrine göre imam gayet aklı başında görünmekle beraber sakin fıtrata sahip biriydi.

"Senin Bodurga imamı olduğunu düşünmekteyim." Muhtarın bu cümlesinden sonra imam hafif irkilse de sadece gülümsedi.

"O da sıfatlarımdan biridir efendim." Muhtar üç aylık sessiz bekleyişinin, imama belli bir süre müsade etmenin meyvelerini topluyordu. Köydekiler imamın köye gelişini kabullenememişti. Böyle küçük yerlerde yabancı sinek girse köylü rahat uyuyamaz. Muhtar da boş durmamış, genç imamla yakınlık kurmuştu. Köyün misafirhanesinde ücret ödemeden kalıyor, akşamları eve misafir edip yemeği beraber paylaşıyorlardı. Genç imamın dilinden anlıyordu. Sonuçta bugüne bugün imam yaşında, Ankara’ya üniversite okusun, büyük adam olsun diye gönderdiği bir oğlu vardı. Anlardı gençlerin dilinden. Keyifle bıyıklarını eliyle düzeltti.

"Peki neden çocuğum neden?" diye sordu. İkisi de bu sorunun altında yatan acımayı sonradan fark etti.

"Gök, yıldızlar benim şahidim; yer kürede bir de siz şahidim olun beşer olarak." Muhtar, imamdan müsaade isteyip muhtarlık odasının kapısını kapattı. Birazdan duyacaklarının karşısındaki insanın ruhunun dehlizlerinden gelecek bir itiraf olacağını sezmişti. Biraz patavatsız biri olarak bilinse de köylüler sağolsun insan tüccarı olup çıkmıştı. Genç imamın bütün benliğinden katran karası hüzün yayılıyordu. Kelimeleri fısıltılar halinde dökülüyordu ağzından:

Ben öldürmedim onu

Kendi günahlarının zevkinde boğuldu

O her gece dokunurken bedenime

Beklerdim güneşi sessizce

Varlığıma ettiği işkence bitsin diye

Korkar güneşten ama o kadar korkmaz Allahtan

Ah! Gece ki benim korkulu kabusum

Babam mezarda yer ayırtmış anneme

Ben üç yaşına gelince

Yetimdim, çocuktum,

Verdiler beni eğitmesi için müezzine

Çocuktum bilmezdim yanlışı doğruyu

Ben öldürmedim onu

Bedeninin içinde yaşayan günahları

Öldürdü

Güneş gidince gökten beklerdim ölümü

Yeter ki uğramasın çocukluğu çalınmış bedenime

Beklerdim güneşi sessizce

Muhtar amca kime anlatsaydım? Karısı bilse de susardı. Kimde deva arayacaktım? Kim? KİM!

İmam bir noktadan sonra sayıklar hale dönüşen anlatısını bitirememiş, histeri krizine tutulmuştu. Muhtar duyduklarını sindirmeye çalışırken aklından çocukları geçiyordu. Oğlum, kızım var aman Allahım, diyordu içinden. Kimden sakınmalı? Kimden hesap sormalı şimdi diyordu. Odadan çıktı. Çaycıdan hemen doktoru çağırmasını istedi. İmam bayılmıştı. Uyandığında ise hiç kimseyle konuşmadı iki ay sonra ölene dek. Doktorun dediğine göre ağır bir travma geçirmişti. Vücudunda yer yer izi kalmış yaralar. Konuşmuyordu bedeni onun yerine konuşurken. Bir gün sabah namazına kalktığında imamın güneşin doğuşunu görüşüne denk gelmiş, hafifçe gülümsediğini görmüştü. Hala bekliyor güneşi, herkesin methiyeler düzdüğü yıldızlardan, mehtaptan korkuyor demişti kendi kendine. Korkusundan kaçıyordu. Bodurgaya tekrar dönmekten. Muhtar geç anlamıştı, imam erken ölmüştü. Kimseye anlatmadı şahitliğini. Köydekiler de garipsedi tabii bu durumu. Herkes konuşuyordu. Sadece bir imam, babasına telefon çekip haber verin vefatını diyorlardı. Kimseyi dinlemeyen muhtar imama tüm köye sahip çıktığı gibi sahip çıkmıştı. Öldüğünde köyde ayırttıkları aile mezarlığına gömdü.

"Oğlum Hüseyin bugünün gazetesini getirsene." Üzüntüsünü zihninin arkasına atmak için Hüseyin'in getirdiği gazeteyi okumaya başladı. Gazetenin sağ köşesine küçük bir kare kutuya yazılmış haberi gördü.

"Beş ay önce Bodurga müezinini öldürmekten aranan Bodurga imamının suçsuz olduğu, müezinin yakınlarının ifadeleri ve araştırmalar üzerine polis tarafından onaylandı. Müezinin kalp rahatsızlığı olduğu söylendi. Bodurga imamı hala kayıptır. Eşgali fotoğraftaki gibidir."

Gazeteyi tutan elleri titriyor, gazeteye düşen bir kaç damla yaş... " Kaybettin dünya Ahmet’i! Kaybettin, arasak da bulamayız artık!"