*Bahsi geçen kitap ile ilgili sürpriz kaçıran bilgiler (spoiler) içerir.


İştahlı anlatımından dolayı akılda kalması muhtemel bir Hakan Günday romanı. Kitap hakkında düşündüklerimin en saf özeti şu ki azalarak bitiyor. Bu kadar yüksek, akıcı ve ilgi çekici başlamışken keşke sonu da öyle gelseydi. 

Derdâ’yı öğrendikleriyle, keşfettikleriyle, hatta çıkaramadığı sesiyle tanımak çok heyecanlıydı ama aklıma yer eden mastürbasyon sahnesi oldu. Bastırılmış, özgürlüğü kısıtlanmış, tecavüze uğramış bir kızın kendi istediği şekilde (her ne kadar çarşafın içinde de olsa) ve zamanda zevk aldığı, kendini en özgür ve en üstün hissettiği tek faaliyet buydu; ne acı. Bazen çarşaflı bazen Dr. Martens’li ve akıl almaz şekilde arzulanan Derdâ’yı gidişata göre epey iyimser -belki biraz da mucizevi- sonlandırmak onun karmakarışık ve cayır cayır halinin enerjisini düşürdü bence. 

Derdâ’yı tanıdık sonra; annesini parçalara ayırıp gömen ve mezarlıkta büyüyen bir çocuk en iyi ihtimalle delirir diye düşündürmüştü ikinci bölümün ilk sayfaları bana. Keşke bu kadar zor büyüyen, böyle acılar yaşayan tüm çocukların tek derdi Oğuz Atay olsa tabii, bu da Derdâ’nın fazla iyimser sonu gibi değil mi? Finalde ikisinin buluşması bana epey zorlama ve mucizevi gelse de nihayetinde bunun da bir kurgu olduğunu düşünerek ikna ediyorum kendimi ama keşke bu kadar farklı, iştahlı cümlelerle yaratılmaya başlanan karakterlerin sonları da bir o kadar derin olsaydı. Varlıklarının epey akılda kalıcı olduğuna şüphe yok ama mutlu vedalaşmasak üstümüzde daha çok iz bırakırlardı belki. İyi kötü, ince ya da hafif tüm yönleriyle hikayelerine dahil olmak keyifliydi.