1. Âh kim düşmenler ile seyr ider her câyi dôst

Dôst olmazmış cihânda dostlar hercâyî dôst

           

(Ah! Dost, düşmanlar ile her yeri geziyor. (Meğer) Hercâî dost bu dünyada dost olmazmış).

       

Hayretî 16. yüzyıldaki mutasavvıf şairlerdendir. Dolayısıyla şiirlerinde akıl çerçevesinde ifade etmiş olduğu hayaller aynı zamanda tasavvufi muhtevaya sahiptir. Bu beyitte düşman aynı zamanda rakiptir. Klasik edebiyatta aşıktan sair olarak sevgiliye ulaşmak isteyen birçok rakip vardır. Rakiplerin sevgili ile diyaloğu âşığı harap eder. Burada ise dost, hercai yani “bir yerde sabit olarak durmayan” şeklinde tavsif edilmiş. Hercailik aynı zamanda hiçbir yere sığmaması ve her yerde olması hasebiyle Allah için de kullanılan bir mefhumdur. Böylece beyitteki dost kelimesi bir taraftan gerçek manada bir sevgiliyi işaret ederken, diğer taraftan da doğrudan Allah ile ilişkilidir. Yani Hayretî, bu dünyada –esasında kesret dolu dünyadan vazgeçmeden- Allah ile dost olunamayacağını ifade ediyor. 


Beyitte ifade edilen bir başka nokta ise “düşmen” diye tarif edilen diğer âşıklar ki bunlar, Allah ile bir olma yolunda birbiri ile yarışan canlardır, klasik edebiyatta sıkça kullanılan bir mazmun olan rakiptir. Allah’ın birliği ve âşıklarının çokluğunu Necâtî Bey bir beyitinde şöyle ifade eder: 


“Bir dahi benim sencileyin padişehim yok

Ey dost senin nice benim gibilerin var”


Ayrıca Allah’ın iki cihana sığmayıp “hercai” olması ve ancak âşığın kalbini mesken edinmesi hasebiyle beyitte düşman diye addedilen rakiplerin Allah’la bir olmuş diğer rintler olduğu anlaşılmaktadır. Zira Allah bu âşıkların kalplerinde olmak suretiyle alemde seyretmektedir. 

            

2. Gey sakın tolaşma yârun kâkül-i miskînine 

Ey dil-i miskîn katı müşkil durur sevdâ-yı dôst

            

(Ey zavallı gönül! Sakın ha yârin misk kokulu kakülüne dolaşma, (zira) dostun sevdası pek zorludur).

            

Sevgilinin misk kokulu kâkülü yani saçı âşığı avlayan tuzaktır. Sevgilinin dağınık saçlarının her kıvrımında bir âşığın kalbi merhundur. Bu beyitte şair âşığı, miskin gönüllü olarak nitelemiştir. Böylece âşık, maşuk karşısında tasgir edilirken aynı zamanda aşkın çetinliğine vurgu yapılarak miskin yani hareketsiz ve tembel ve zavallı olan gönülle bu yola girilemeyeceği vurgulanmıştır. Aynı zamanda tarikat mensubu olan Hayretî, hakiki aşkı arama noktasında bir takım zorlu aşamalardan geçmek gerektiği hususuna dikkat çekmiştir. Âşık, seyr ü süluk çemberine girdiği zaman masivadan kopmak durumundadır. Bu güçlüklerle dolu yola girmek için aşkla yanıp tutuşan kavi bir yürek gerekmektedir.

            

Ayrıca miskîn, zülf ve sevda kelimeleriyle karanlık bir hava estirilmektedir. Böylece zayıf bir itikatla yola girmenin kişiyi aynı zamanda karanlığa (küfre) gark edeceğine de işaret edilmektedir. 

            

3. Sôfiyâ ol sen selâmet câme-i sûlûs ile

Ben melâmet hırkasiyle olmışam rüsvâ-yı dôst

            

(Ey sofu! Sen ikiyüzlülük elbisesiyle selamet bul, ben melamet hırkasıyla dostun karşısında rüsva olmuşum).   

              

Sofu; genel olarak zahit, dünyevi işlerle meşgul, şekilci, dolayısıyla riyakar bir tiptir. Klasik şiirde zahidin karşısında ise dünyadan el etek çekmiş, Allah ile bir olmuş, hakiki aşk ile haşır neşir olmuş bir rint karakteri mevcuttur ve daima birbirleri ile karşılaştırılır. Hayretî bu beyitte kendisi rinttir. Karşısındaki hakiki aşkı tam manasıyla ile yaşayamayan, Allah ile bir olamamış fakat ancak şekil itibarıyla böyle gözükmeye gayret eden sofuyu ikiyüzlülükle itham etmektedir. Kendi ise aşkın bütün cefalarına göğüs germiş, bütün dünya kesretini terk etmiş ve bu  uğurda rüsva olmayı göze almış bir rinttir. Yine ikiyüzlülük elbisesi ve melamet hırkası bu tezadı ortaya koymak için kullanılan mazmunlardır. Ayrıca şair ikiyüzlülük elbisesi ile bu dünyada selamet bulmak yerine, rint olup melamet hırkası giyip rüsva olmayı tercih etmiştir. 

            

4. Sôfî cân virdi hevâ-yı Kevser-i ferdâ ile

Bize cân virdi bu gün ol la’l-i rûh-efzâ-yı dôst

            

(Sofu yarınki (ahiretteki) Kevser’in (suyunun) hevesiyle can veriyor, biz ise dostun cana can katan lali (dudağı) ile can bulmaktayız).

            

Dördüncü beyitte de sofu ve rint çekişmesi devam etmektedir. Bir önceki beyitte iki tipi tavsif ederken bu beyitte takındıkları tavır ortaya konmaktadır. Sofu Kevser Suyu’ndan içmek için yani cennetteki ebedi yaşam için canını verecektir. Esasen burada kullanılan “can vermek” deyimi “her yola başvurmak” manasına da gelebilecek şekilde, sofuyu tahkir edecek şekilde kullanılmıştır. Buna karşılık rint önceki beyitte olduğu gibi hem dünyadan ve ahiretten vazgeçip yalnızca Allah aşkını arzulamaktadır ve hem de bu doğrultuda ancak Allah’ın ruh bahşeden dudağına kavuşmak uğruna kendi benliğinden vazgeçerek can verecektir. Fuzûlî Su Kasîdesi’nde şöyle söyler:

            

“Men lebün müştâkiyem zühhâd Kevser tâlibi

Nitekim meste mey içmek hôş gelür hûşyâre su”


Görüldüğü gibi sevgilinin dudağı için aşık Kevser’den de cennetten de vazgeçmektedir. Kevser Suyu karşısında sevgilinin lal gibi dudağının tercih edilmesi de şu sebepledir: Sevgilinin dudağı veya ağzı aşık için âb-ı hayât kaynağıdır. Dolayısıyla ebedi cennete girerken içilen Kevser Suyu yerine, cenneti değil de doğrudan cennetin sahibine kavuşmayı arzu eden âşık, sevgilinin ebedi yaşam ve vahdet kaynağı olan sevgilinin dudağını tercih etmesi tabiidir.

            

5. Hayretî bu arsa-i ışk içre bir dîvânedür

Bend-i zencîri hayâl-i zülf-i anber-sâ-yı dôst

            

(Hayretî bu aşk meydanında dostun anber gibi (güzel kokulu) zülfünün hayaliyle zincirlenmiş bir divanedir).

            

İlk dört beyitte âşık-sofu karşılaştırması yapan şair, nihayet kendi safını net bir şekilde belirlemiştir. Bütün zorlukları göze almış ve sevgilinin saçına gönlünü bağlayarak aşk meydanına divane olarak düşmüştür. 

            

Baştan aşağı yek-ahenk ve yek-avaz olan gazelde bir âşık-rakip mukayesesi ortaya konmuş ve bir yandan dünyevi manada sofunun sığlığı ifade edilirken buna karşılık mana aleminde âşığın mütebahhirane bir eda ile uçsuz derinlikli hâlinin tarifi yapılmıştır. Bu bağlamda ilk beyitte âşık-sevgili münasebetini ifade eden şair, ikinci beyitte aşkın zorluğundan dem vurmuştur. Üçüncü ve dördüncü beyitlerde rint-zahit ayrımını yaptıktan sonra nihayetinde kendini âşık olarak belirtmiştir. Aynı zamanda gazelin hem hakikat hem de mecaz anlamda değerlendirilmesi, iki dünya arasında bir bağ kurmaya yardımcı olmaktadır.