Bir süre bir şeyler yazmıştım aslında. Sonra üniversite için İstanbul'a yerleştim. O kadar karmaşıktı ki her şey, bırakın yazmayı, o açıklıka düşünemeyecek kadar yoğundu hayatım. Hiç bilmediğim bir şehrin, daha hiç tanışmadığım canavarlarıyla tanışmak için idman yapıyordum resmen. Nüfusu üçyüz bin bile olmayan bir şehirden daha önce hiç gelmediğim devasa bir şehire taşınmıştım ve hayatımın yeni dönemi başlamıştı. Bar tuvaleti de temizledim, kırmız halı serili salonlarda tercümanlık da yaptım. Vicdansız da oldum, annemi de özledim. 8 senedir hiç bitmeyen ve her hafta yeni bölümü gelen bir dizi gibi, sürekli ilerliyor, ama yönetmen daha fazla para kazanmak istediği için bitemiyordum sanki. Param olsa da çalıştım. Yılda iki üç kez yurtdışına çıktım kazandıklarımla. Ve Türkiye'nin en küçük şehirlerinden birinde başlamış yolculuğum gittikçe değişik bir hal almaya başladı. Buraya ait olmadığımı düşündüren tek şey sanatsızlıktı. Ülke'nin diğer ucuna gitmek bana yetmemişti, avrupadaki gibi herkesin ürettiği sanat dolu bir ortamda yaşamak istiyordum. İstanbul'daki binaları güzel bulurken, Avrupa'daki binaların güzelliği karşısında ellerimi yüzüme koyup dehşete düşecek noktaya geldim. Mimarisi güzel olan her yeri evim gibi hissediyor, ama oradan da üç beş gün sonra ayrılacağımı bilerek oldukça buruk geçiriyordum saatlerimi. İnsanı yaşarken yiyip bitiren en baskın duygu endişeymiş meğer. Daha güzel yaşayamam korkusu.

Bir sabah, Schönefeld havaalanından kalacağım hostele giderken sadece sokak lambalarının altında olduğumda göründüğüm kadar karanlıktı. Gördüğüm en soğuktan daha soğuk bir geceydi ve adres soracak bir insan bile yoktu. Hoş, olsa bile almanca bilmediğimden, muhtemelen anlaşamayacaktım. Açık bir fırın görüp koşarak içeri girdim. Adresi sorana kadar ısınacağımı bilmek ne iyi gelmişti. Adam ingilizce bilmiyordu, gösterdiğim sokağın adını bildiğini fark edince heyecanlandı. Anlatamayacağını anlayınca ekmek açtığı tezgahın üzerine bir avuç un serpip, bulunduğumuz sokağı çizdi. İki üç sokak sonra sıcak bir duş alabilecektim. Ayak parmaklarımın donduğunu hissedebiliyordum. Hızlıca teşekkür edip boyumdan büyük çantamı sırtladım tekrar. Sadece üç sokak kalmıştı. Bir, iki,üç... Zaman geçsin diye saniyeleri sayarken hostelin tabelasını gördüm. Yaklaştıkça anladım ki hostel kapalı.

Meğer gece belli bir saatten sonra kapılar kapanıyormuş. İçerdeki kadın sabah sekize kadar beni içeri alamayacağını söyleyince çaresizce hostelin önündeki banka oturdum. Çok uykum vardı, yorgundum. Ayın malum haftasıydı, ağrım vardı. İnanılmaz üşüyordum. Şarjım da bitmek üzereydi. Başka bir yer bilsem, belki gidecek enerjim olurdu. Ama kıpırdayacak halim yoktu, karşımdaki binaların ne kadar güzel olduğunu incelerken, orda uyumaktan başka çarem olmadığını anladım. Tam üç buçuk saat dayanırsam neredeyse bir gündür içinde bulunduğum koşuşturma son bulacaktı. Buraya kadar gelmiştim işte, başka ne aksilik olabilirdi ki! Donarak ölürken uykusu gelirmiş insanın, bir anda bunu hatırladım. Çantamı oturduğum bankın altına saklayıp ayağa kalktım. Ağrılar içinde sokak lambalarının bile görmediği yerlerde gezdim. Mimarisine aşık olmuştum şehrin. Bu kararı vermek için hiç mantıklı bir an olmasa da, Berlin'e yerleşmeye o an karar verdim. Sonrasında geçirdiğim o rüya gibi birkaç günü üzerine eklememe gerek yok sanırım.

2017'de bu ülkeden gitmeye kesin karar vermiştim. 2018'de Berlin'den döndüğümde hesabımda buraya bir daha geri dönmeyeceğimi garanti edecek kadar param varken, bir anda bu ülkeden kaçmak yerine burada sanatı yaşatmak istediğimi fark edip biriktirdiğim bütün parayı yeni bir eve harcamaya karar verdim. Bir buçuk senedir yeni evimin salonunda her gün heykel yaparken tek düşündüğüm bu ülkeye sanatı nasıl sevdirebilirim oldu. Tek kuralı üretmek olan bir akım başlatmak istiyorum. Sizin gibi sanat sever insanların da desteğiyle, her geçen gün bir şeyler yapabileceğimize daha da emin oluyorum. Yeterince hazır hissettiğimde gereken yerlerden yardım da isteyeceğim. Çocuklarımıza sanatı anlatmak için eğitim sistemimizden başka bir yol bulmamız gerek. Sizler, en azından çoğunuz kendi çabanızla sanata bulaşmış ve bağımlı olmuş sanatçılarsınız. Bunu bize öğretmediler, kendimiz bulmak zorunda kaldık. Sanat opsiyonel olmamalı. Çünkü o, hepimizin içinde bir yerlerde gün yüzüne çıkmayı bekleyen, ertelenmiş ve bastırılmış bir gerçek. Bizler zincirlerimizi kırmış olabiliriz, ama yeni neslin Atatürk gibi sanata değer veren bir liderin gurur duyacağı bir nesil olması artık sadece bizim elimizde. Çünkü eğitim sistemine göre hepimiz sadece birer doktor, avukat, mühendis olmalıyız. Kimse resim dersinde bize ışığı gölgeyi ve perspektifi öğretmiyor, ya da müzik dersinde flütle yılan hikayesi çalmak dışında herhangi bir nota bilgisi öğrenen var mı? Bu dersler neden önemsiz mesela? Bu derslerde başarılı olmak neden bir çocuğu gerçekten başarılı hissettirmiyor? Neden hep komşularımızın doktor çocukları daha takdir edilesi? Neden bu yüzyılda çocuklarımıza teknolojinin yapamayacağı tek şeyi aşılamıyoruz?


Yanımda olacağınızı biliyorum. Bu ülke, bırakıp gitmeye gönlümün el vermediği bir cehennem bile olsa, yalnız değilim. Belki bir gün giderim de, ama öylece çekip gitmek beni hiç iyi hissettirmeyecek. En azından başlattığımız akımın parçası olan insanlar savaş vermeye devam ederken gitmek isterim. Anlaşılması zor, entel insanlar olarak anılmadığımızda Berlin'de buluşuruz belki. :)

Yazmaya devam edeceğim, sanatla kalın!