Kişiler:  

Hakan 

Yekta 

Şule 

Duygu: Yüzünde bir maske var, lösemi hastası, saçları kısa.

Umut: Sağ ayağı yok, engelli.

 

 

Perde açılır. Sahnede Umut çömelmiş, yere elindeki değnekle vurarak ritim tutmaktadır. Üzgün olduğu her halinden bellidir. Sahneye aynı anda Hakan, Yekta ve Şule girer. Ellerinde bir futbol topu vardır.  

 

Hakan— (Elindeki topu gösterir.) Topu ben getirdim, kaleye geçmem.  


Yekta— Tamamdır, ben geçerim. Ama sonra yer değiştiririz. 


(Hakan ve Şule sahnede çalımlaşarak oynamaya başlarlar. Umut onları izler. Sık sık ayağa kalkar, yanlarına gider ama hemen geri döner. En sonunda yere yeniden somurtarak oturur. O sırada Yekta ile Şule yer değiştirmiştir. Şule’nin dikkatini Umut çeker.) 


Şule— Umut, biz senin okul arkadaşlarınız, neden çekiniyorsun? Gelsene bizimle oynamaya. 


Hakan— (Kızarak Şule’ye bakar.) Niye çağırıyorsun onu? Oynayamıyor futbolu, bilmiyor musun? Okulda da öğretmen onu beden dersinde öylece oturtuyor. 


Yekta— Öyle deme Hakan. Umut hepimizi matematikte geçiyor. Çok bilgili. Üstelik ne zaman yardımını istesek sorularımızı da cevaplıyor. 


Hakan— İyi o zaman. Haydi oynasın. Nasıl oynayacakmış da görelim. Top değer de düşerse öteki ayağını da sakatlarsa ne yapacağız? Bizi suçlar ailesi.  


Şule— Kalede olur. Hem biz topa biraz daha yavaş vururuz. 


Hakan— İyi o zaman. Ama top benim, vermem. Başka topla oynarsınız. 


Yekta— (Kızar.) Tamam Hakan. Senin istediğin gibi olsun. Ama bak harçlıklarım bir biriksin, o zaman görürsün aramızdaki en iyi top sende diye hava atmayı.  


Hakan— Alınca görürüz.  


(Oynamaya devam ederler. Konuşmaları boyunca Umut ses çıkarmaz.) 


Duygu sahneye girer. (Arkasını döner.)

— Tamam anne, binanın önünden başka yere gitmem. (Umut’u görerek yanına oturur.) N'aber Umut? 


Umut Sesini çıkarmadan başını kollarının arasına alır.


Duygu— Ben sıra arkadaşımı çok iyi tanırım. Mesela eğer üzülmüşse başını kollarının arasına alır. Ne üzdü ki arkadaşımı?


Umut— Üzgün değilim ki. Kızgınım.  


Duygu— Neye kızdın peki? (Umut’tan ses gelmeyince çevreye bakar.) Biliyorum galiba neye kızdığını. Gene o gıcık Hakan seni sinirlendirdi değil mi? Daha dün okulda senin değneğini saklamadı mı? Onun yüzünden geç kaldın servise. Öğretmen dolabının arkasına atmıştı bir de, o daracık yerden zorla çıkardık. Öğretmene anlatmalısın onun bu yaptıklarını.


Umut— (Başını dizinden kaldırır.) Söylemem, ispiyoncu diye dalga geçerler benimle. (Duraksar.) Hem ben ona kızgın değilim. İnsanlara kızgınım, hem de hepsine. 


Duygu— Hepsine mi? Bana da mı yani? Neden kızdın bu kadar? 


Umut— Sana değil Duygu. Bugün annem işten erken döndü. Bana dedi ki ayakkabın eskidi oğlum, gidip yenisini alalım. Ama ben alışveriş merkezine gitmek de ayakkabı almak da istemiyorum. İnsanlar bana bakıp duruyor yol boyunca. Bazıları ayıp bir şey varmış gibi hemen kafasını çeviriyor. Bazıları ise acıyarak bakıyor bana. Ama acınacak bir halde değilim ki. Onlar bana böyle baktıkları zaman böyle bağırmak istiyorum. Heeyy, asıl kendi halinize acıyın. Bir ayağım olmayabilir. Ama bu engel doğa kaşifi olmam için engel değil. Ormanları gezeceğim. Ağaçların, çiçeklerin adlarını görerek öğreneceğim. Matematik bilgimle de çiçeklerin desenlerini ölçeceğim. Siz de o esnada muhtemelen bir televizyonun karşısında uyukluyor olacaksınız.

(Sağ elini kaldırıp işaret parmağıyla sahnedeki bir boşluğu işaret etti.) Heeeyyy sen, oradaki! Ayakkabı alışverişi yaptığımı görünce garipseyen kişi. Bir tekini ne yapıyorum, biliyor musun? Annem onu alıp şirketteki bir arkadaşına veriyor. O da komşusunun sol ayağı olmayan oğluna götürüyor. Benim ayakkabı arkadaşım o çocuk. Acımanıza ihtiyacım yok. (Duygu’ya döner.) Ama böyle bağırmama annem izin vermez. İnsanları incitme der. Onlar incitiyorlar ama bakışlarıyla, sözleriyle. İşte ben de gitmek istemedim alışverişe. 


Duygu— Haklısın. Biliyor musun, bana da acınacak gibi bakıyorlar. Maskemi garipsiyorlar. Onlara mikrop bulaştıracağımı sanıyorlar. Oysa lösemi hastasıyım, mikroplar ağzımdan girmesin diye takıyorum bunu. Saçlarımla dalga geçiyorlar. Neden bu kadar kısa, erkek misin sen diyorlar. Erkek Fatma diye kaç defa dalga geçtiler benimle. Beni aralarına almayıp ya bize de bulaşırsa diyenler. Ama hastalığım bulaşıcı değil ki. Annemlere söyleyemiyorum onlar üzülmesin diye. 


(Umut ve Duygu sessizleşirler. Hakan, Yekta ve Şule’nin oyun sesleri yoğunlaşır. Gülüşmektedirler.) 


Duygu— (Mutsuz halinden çıktı.) Bulduum. (Umut’a döner.) Seninle beraber bir oyun oynayacağız. Değneğini verebilir misin? (Aldığı değneğin ucuyla bir çember çizer) Oyunumuzun adı çemberde haykırmaca. Oynayacak oyuncular sessizce duruyorlar. Sırayla bu çembere girince istediklerini haykırarak söylüyorlar. (Düşünür) Çemberin dışında da sessizce duruyorlar. Unutup da konuşan yan olur. Var mısın? 


Umut— Varım. (Duygu’dan değneği alır.) Çemberdeki birinci benim. (Ayağa kalkar. Duygu arkasına geçer. Çemberin içine girer.) Heeeyyy insanlaaar. Evet ben değnek kullanıyorum. Üstelik onunla gitar da çalabiliyorum. (Eline alır. Tek ayağıyla durmaya çalışarak değneği gitar gibi tutar.) Dırırırm, dırırırırım. (Değneğe yeniden tutunur. Elini kaldırarak boşluğu işaret eder.) Heeyy sen, bana öyle bakınca üzülüyorum. Acınacak biri değilim ki. Biliyorum, niyetin kötü değil. Hatta bana yardımcı olmak istiyorsun. Ama böyle yaparak yardımcı olamazsın ki. Kaldırımları engellilere göre yapabilirsin mesela. Ya da arabanı engelli yerine park etmezsin.  


Duygu— Hadi amaa. Bana da sıra gelsin. Bir de süre kuralı ekleyelim. 


Hakan— Konuşmaman gerekiyordu. Ama tamam, haydi gel.  

 

Duygu— (Çemberin içine geçer.) Heeyyy insanlaaar. (Güler.) Ama orada kimse yok ki. (Gülmemeye çalışır.) Tamam tamam. Heeeyy insanlaaar. Eveet maske takıyorum. Çünkü dışarıda birçok mikrop var. Ve vücuduma bu mikropların girmemesi gerekiyor. Belki bazılarınız bilmediği için yanıma gelirken çekiniyor ama lösemi bulaşıcı değil. Beni düşünüyorsunuz, yorulmamam gerek ama oyunlarınıza alabilirsiniz. Üstelik karşınızda güçlü bir çocuk duruyor. Lösemi ile savaşımı kazanmak üzereyim. 


(Yanlarına Şule ve Yekta gelir. Hakan geride elinde topla durmuş onları izlemektedir.) 


Şule— Ne yapıyorsunuz? 


Duygu— (Gülerek) Oyun oynuyoruz. Siz de katılsanıza. 


Yekta— Olur. Anlatabilir misin bize de? 


Umut— Çemberin dışında duruyoruz arka arkaya. Sırası gelen geçiyor çembere, başlıyor anlatmaya. (Duygu’ya döner.) Aa, baksana, tekerleme de buldum. Sırada bekleyenler bunu söylesin.  


Duygu— Çok güzel olur. (Şule ve Yekta’ya döner.) Sırayla çembere geçip insanlara söylemek istediğimiz şeyleri söylüyoruz. 


Şule— Tamam o zaman. Sıra bende. (Çemberin içine girer.) Sevgili ailem. Neden beni dinlemiyorsunuz? Sürekli işinizle meşgulsünüz. O kadar meşgulsünüz ki sizinle konuşamadığım için böyle boşluğa haykırıyorum. Tamam, ben de biliyorum ben ve kardeşlerim için bu kadar çalıştığınızı. Ama vaktinizi yalnızca işinize değil, bize de ayırın. 


Yekta— Haydi ama sıra bana gelsin artık. (Çemberin içine girer.) Öğretmenlerim, hata yaptığım zaman kızmayın bana. Bir daha tahtaya çıkmak istemiyorum. O problemler evde gözümün önünde kocaman bir deve dönüşüyorlar böyle. Ben de bir türlü devi yenen masal kahramanı olamıyorum. 


(Hakan gelir yanlarına. Diğerleri ona bakar.)

 

Hakan— (Mahcup) Ben de oynayabilir miyim?  


Duygu— Umut’a soralım. 


Umut— Oyna. Ben oyun oynarım ki seninle. 


Hakan— Ama çembere girmeden de söyleyebilirim. Özür dilerim Hakan senden. Babam öğretmenler toplantısından geldiğinde öğretmenin senden bahsedip durduğunu söyledi. Benim matematik notlarım neden seninki gibi değilmiş. Ben de kızdım sana, o yüzden böyle davranıyordum. 


Umut— Sorun değil. Baban keşke futbolda ne kadar iyi olduğunu da görse. 


Duygu— Haydi o zaman. Umut, tekerlemeni bir daha söylesene. Oyuna başlayalım. 


Umut— (Gülerek) Çemberin dışında duruyoruz arka arkaya. Sırası gelen geçiyor çembere, başlıyor anlatmaya. 


Bütün çocuklar tekerlemeyi bir ağızdan söyler.