Terk ettim. Yabancılaştığım insanları, çocukluğumu geçirdiğim evi… Aslında, onlar buna ‘terk etmek’ dediler. Ama ben ‘özgürlük’ dedim, ‘sessizlik’ dedim, ‘huzur’ dedim. Neden gittiğimi anlamadılar. Belki de hiç merak etmediler.


İçimdeki küçük çocuğun sevilmeye, var olmaya ihtiyacı vardı. Buna ‘bencillik’ dediler. Artık aklım almıyordu. Alsa da taşıyamıyordu. Ağır geliyordu her şey. Olması gereken bu değilmiş gibi hissettiriyordu.


İçimdeki çocuğun kimseye muhtaç olmaması için onu büyütmeye karar verdim. Biraz zorlandı. Geceleri ağlayıp sızlandı. Sarılacak beden bulamayınca yastıklara ve yorganlara sarıldı…


Onunla birlikte ağladığım geceler oldu. Güneşli ve sımsıcak günlerde el ele tutuşup gezdiğimiz zamanlar oldu. Yağmur yağarken ıslanıp hasta olmasın diye ona şemsiye olduğum zamanlar da oldu.


Büyümesi için ona gerçekleri göstermem gerekirdi. En çok yaralandığı yerden vurdum onu. Yüreğindeki ateşle beni de harmanladı. Hem en güvendiği hem de en korktuğu kişi olmuştum artık. Bazı zamanlar başparmağımla gözündeki yaşı silmiş, bazı zamanlar ise gözyaşlarının sebebi olmuştum. Ama o da biliyordu ya, benden başka kimsesi yoktu…


Ve sonunda o da büyüdü. Gerçekleri görmeye başladı. İnsanların yüzlerindeki maskenin ardını görüyordu artık. Söylenenleri değil, iç sesleri duyuyordu. Bazen sessiz çığlıklar altında eziliyor, bazen de kilometrelerce ötedeki sahilden gelen yardım nidalarıyla ayaklanıyordu.


Soruyorum kendime, onu büyütmek bir hata mıydı? Gerçekleri görmek, görememekten daha çok acıtıyormuş. Bazı şeyleri daha çok anlamak, daha çok fark etmek insanı yoruyormuş. Kin beslemek, nefret duymak da insanı yiyip bitiriyormuş.


Hâlâ ağır geliyor her şey. Büyüdükçe artıyor yüklerim.


Karar verdim. Daha çok terk edeceğim. Yani daha çok özgürleşeceğim.


Büyüttüğüm çocukla birlikte koşmaya başlayacağız. Ve biz koşarken sırtımızdaki yükler sarsılacak. Bir bir düşmeye başlayacaklar. Yükler azaldıkça biz gençleşeceğiz. Ve bir zaman sonra, yanımdaki çocukla çocuk olmuş olacağım.