Bu zamana kadar birçok film, belgesel ve kitaba konu olan İkinci Dünya Savaşı’nı işleyen bir kitap da Kapıların Dışında. Alman yazar, Wolfgang Borchert tarafından yazılan bu oyun, yazarının hayatından belli başlı izler taşıyor. Anti-militarist düşünceler içermesiyle birçok olumsuz değerlendirmeye maruz kalan oyun, ülkemiz yazar ve sahnecilerinden de nasibini almış.


Kitabın kapağını ilk çevirdiğinizde “Hiçbir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin görmek istemediği oyun.” Girişiyle karşılaşınca kitap hakkındaki bazı düşünceler kafanızda yer etmeye başlar. Ama biz kitaba geçmeden önce yazar Wolfgang Borchert’in hangi koşul ve sebeplerle bu oyunu yazdığı hakkında bir tahmin yürütmeye çalışalım.


1921 Almanyası’nda doğan Borchert, kitapçılık ve oyunculuk yaptıktan sonra İkinci Dünya Savaşı’na Rusya Cephesi’ne gider ve burada ağır yaralanır. Savaş karşıtı görüşlerinden dolayı tutuklanır, difteri ve sarılığa yakalanmış olmasına rağmen sekiz ay cezaevinde yatar, bir süre sonra tekrar savaşmaya cepheye gönderilir. Çürüğe ayrılacağı sıra tekrar cezaevine konur ve bu sefer dokuz ay hapis yatar. Nihayet savaş sona erdiğinde tiyatroyla ilgilenmeye ve kabare gösterilerinde yer almaya başlar. Sağlığının giderek kötüleşmesi sebebiyle doktorları tarafından İsviçre’ye gönderilir, yatırıldığı hastanede henüz 26 yaşındayken vefat eder. Wolfgang Borchert, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan, şehirlerin yıkılması, ailelerin dağılması ve savaş travmaları ile şekillenmiş bir edebiyat türü olan “Yıkım Edebiyatı”nın (Alm. Trümmerliteratur) en tanınmış yazarlarından biridir. En naif, en buruk eserlerinden biri olan Kapıların Dışında da bu edebiyat çerçevesinde yazılan-oynanan eserlerindendir.


Ülkemizde, 50’li yıllarda, oyuna yapılan eleştiriler ve haksız yargılamalar azımsanacak gibi değildir. Milli Eğitim Bakanlığı Klasikler Serisi’ne çevirmek için başvuru yapar Behçet Necatigil bu eseri. Başvurusu kabul görür, eser çevirilmesi için ona verilir. Necatigil eseri çevirip Tercüme Bürosu’na gönderir, araya birkaç aylık bir sessizlik girer. Sonraları Behçet Necatigil’e Prof. Dr. Melahat Özgü’den bir mektup gelir. Eserin komisyonda tetkik edildiği sırada anti-militarist bulunduğu ve hassasiyetle üzerinde durulduğundan bahseder. Prof. Özgü, büro üyelerinin, böyle bir eserin bugün, özellikle resmi bir makam tarafından basılamayacağını, yalnız onların değil, tercümanın da zor duruma düşeceğini ileri sürer. Mektubun devamında, sorunun çözülebilmesi için Necatigil’in çevirdiği metinden memnun olmadığı ve üzerinde bazı düzeltmeler yapmak istediği gerekçesiyle çeviriyi geri çekmesi önerilmektedir. Behçet Necatigil böyle bir sorunla karşılaşacağını biliyor olmalı ki o tarihlerde arkadaşı Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze’ye yazdığı mektupta şunları söyler: “Piyes fazla sert, bizim için fazla modern.“


Oyun, altı yıl bir kenara bırakılır. Daha sonraları bu oyun, Alman yönetmen Max Meinecke tarafından 11 Mart 1959 tarihinde İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu tarafından Türkiye’de ilk kez sahnelenir. Oyun, olumlu-olumsuz birçok eleştiriye maruz kalır. Sabri Esat Siyavuşgil, oyuna dair konuşmasında, oyuncuları başarılı bulduğunu fakat piyesi sadece bir kişiye odakladığından, bütün bir millete mâl olmadığından dolayı yerer, oyunu “ölü doğmuş” olarak niteler.

Kapıların Dışında daha sonraları, Gençlik Tiyatrosu tarafından 16 kez daha oynanır fakat Necatigil oyuna o kadar bağlıdır ki bundan iki yıl sonra, De Yayınevi’nde tiyatro eserlerine yer veren Mehmet Fuat’a çevirmeyi önerir bu kitabı.


Kitap, savaştan dönen Beckmann anlatılır fakat savaştan dönen bir askeri anlatan diğer tüm kitaplardan ayrılacak bazı unsurları bünyesinde barındırır. Üç yıl sonra evine dönen fakat artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını anlayan Beckmann’ın eskiye olan dehşetli özlemini ve tutunamamasını okuruz. Zaten yıkım halinde bir şehirle karşılaşmasının yanı sıra, eşinin onu aldattığını, hiç görmediği çocuğununun bir savaş kurbanı olduğunu öğrenir. Gideceği bir yer yoktur. İntiharı düşünür, kendini suya atmak ister fakat onu Elbe Nehri de istemez. “...Azizim, aç kalan herkes kendini suda boğmaya kalkışsaydı bu biçare dünya kel bir hamal kafası gibi çıplak kalırdı, dazlak ve pırıl pırıl. Yağma yok delikanlı! Bu kaçamak ağızları yutmam ben. Bana sökmez bu ağızlar. Sana bir güzel sopa çekmeli yavrucuğum, evet! İstersen altı sene askerlik etmiş ol! Bu işi herkes yaptı. Topallayan bir taraf mı ararsın çook, hepsinde. Yatağında başkası yatıyorsa sen de kendine başka yatak ara! O biçare ve azıcık hayatını istemem ben. Sen benim için nesin ki, yavrum? Bir ninenin sözü kulağına küpe olsun: Hele önce yaşa! Önce çiğnen bakalım! Sen de çiğne! Hele burnunun ucuna kadar, şuraya kadar dol, ensende boza pişsin hele, yüreğin yüzükoyun yerlerde sürünsün bir.”


Ana babası aklına gelir, doğduğu eve gittiğinde kapıyı başkası açar, anne babasının gazla intihar ettiğini öğrenir. Çalışmak ister, kimse onu işe almaz. Bir kadına aşık olacakken o ümidi de yok olur. Savaştaki binbaşının yanına gider, binbaşı ona savaşta yirmi adamın sorumluluğunu vermiş, on biri ölmüş, Beckmann her gece rüyasında sorumluluğunda ölen askerlerin yakınlarını görür. “Nişanlım, babam, oğlum, kardeşim nerede?” Binbaşı’ya sorumluluğunu geri vermek ister, binbaşı ona gülerek karşılık verir. Savaştan sonra değişen hayat ve hayatıyla da hiçbir yere tutunamayan, "kapıların dışında kalan" Beckmann’ın hikayesi cevapsız sorularla biter. “Cevap versenize! Niçin susuyorsunuz? Niçin? Yok mu bir cevap veren? Kimse cevap vermiyor mu? Kimse, hiç kimse cevap vermiyor mu?”


Oyun, savaşın getirdiği travmalar ekseninde kurulmuş, kendi de ikinci dünya savaşı ile yüzleşen yazar, kahramanını üç yıl sonra evine dönen bir askerden seçerek, belki de savaştan sonraki duygu dünyasını bize açmak istemiştir. Kitap yazarıyla beraber değer kazanıyor, yazarı tanıyınca bu oyunun ete kemiğe bürünmüş halde karşınızda olduğunu görüyorsunuz. Oyun, olay odaklı ilerlememekle beraber kitaptan uzaklaştırmıyor, çarpıcı cümleler ile durup düşünmenize sebep oluyor. Bazı karakterlerin hayal ürünü olması ve gözle görülmemesi de oyuna büyülü bir hava katıyor. Allah’la olan konuşmalar, her zaman doğru yolu göstermeye çalışan Öteki ile olan yüzleşme ve tartışmalar çarpıcı. Oyunda absürt ögeler de var.


Beckmann’ın gözlüğü. Savaş gözlüğü. Gaz maskesi gözlüğü. Oyun boyunca karakterlerin diline dolaşıyor, gülünç bulunuyor. Beckmann’ın ise ondan başka gözlüğü yok, savaştan kalan gözlüğünü takmak zorunda. Tanrı ile olan konuşmalarda Beckmann’ın inançsızlığı, nihilistliği göze çarpıyor. “Sen şu babalığını ne zaman gösterirsin Allah baba? Vınlayan bir bombanın, benim bir yaşımdaki oğlumu parçalamasına göz yumdun, bu mu babalık? Onun öldürülmesine ses çıkarmadın bu mu babalık?” Beckmann’ın binbaşı ile konuşmalarında ise savaş bitkini bir askerin psikolojisine şahitlik ediyoruz. “Uyuyabiliyor musunuz, binbaşım? Geceleri iki bin hayaletle? Uyumayı bırakın, yaşayabiliyor musunuz, haykırmadan bir dakika yaşayabiliyor musunuz?”


Çok çarpıcı olan bir başka diyalog da Allah ile ölüm arasında geçiyor. Allah: "Eskiden kara kuru, ince, sıska, iskelet gibi bir şeydin; şimdiyse fıçı gibi olmuş, yağ bağlamışsın; keyfin neşen yerinde. Eski ölüm, açlıktan iğne ipliğe dönmüştü." 

Ölüm: "Öyle, ben bu yüzyılda biraz yağ bağladım. İşler iyi gitti."


Kitabın önsözünde neden “Hiçbir Tiyatronun Oynamak Hiçbir Seyircinin Görmek İstemediği Oyun” yazdığını nihayet anlıyoruz. Oyun bir sefaleti, İkinci Dünya Savaşı’nın geride bıraktığı yıkıntıyı anlatıyor. Kitabın kapağını kapattığınızda tarihi sorgulayan bir bilinç ve birbirinden harika alıntılarla baş başa kalıyorsunuz. “Esneyen bütün bir dünya kadar yorgunum ben."