“Mete Bey, merhaba. Ben kızınız eve ulaştı mı diye merak etmiştim. Dün morali iyi değildi.”

“Halil, azizim, merhaba. Geldi. Şimdi odasında. Ben de size teşekkür etmek için arayacaktım. Kızıma benimle ilgili söyledikleriniz beni duygulandırdı. Biraz surat asıyor ama korktuğum gibi olmadı.”

“Rica ederim. Önemli değildi. Rica etsem kızınızla görüşebilir miyim? Ona söylemem gereken bir şey vardı.”

“Elbette azizim.”

Biraz telefonda bekledim ve sonra Şükran geldi. 

“Merhaba.”

“Merhaba, kusura bakma, rahatsız ettim ama günlüğü aldın mı diye soracaktım.”

“Evet. Neden ki?”

“Bir şey yok. Biliyorum şaşıracaksın ama onu okumazsan olur mu?”

“Tamam. Sen istemezsen okumam ama nedenini öğrenebilir miyim?”

“Bir nedeni yok. Günlük tutmaya başladığımda yazdıktan sonra yakmak üzerinden karar almıştım. O kararı bozmak istemiyorum. Bir de yazdıklarım sadece bana ait olsun.”

Şükran bu konuda kararlı olduğumu görünce hiç üstelemeden “Tamam.” dedi. Hatta “İstersen ben şimdi yakayım,” diye de sordu. Kabul ettim. İçim biraz rahatlamıştı. 

“Halil, iyisin değil mi?”

“Evet, iyiyim, saz derslerini nereden alsam diye düşünüyordum.” deyip gülümsedim ki daha fazla üstelemesin.

“Tamam, sevindim. Günlüğü şimdi yakacağım. Sonrasında bana kızmayasın?”

“Kızmam.”

“Oldu o zaman. Görüşmek üzere.”

“Görüşmek üzere.”

Bir şeyi yapacağım deyince yapardı. Bu konuda ona güvenim sonsuzdu. En azından rahat bir şekilde arkadaşlığımızı sürdürebilmeliydik. O günün tesirinin çabuk geçmesini istiyordum. O yüzden bir duş aldıktan sonra temiz pijamalarımı giydim. Yeni çarşaf ve yastık kılıfını taktıktan sonra battaniyemi alıp üzerime attım. Ancak yerimi yadırgamıştım. Bir türlü uyku tutmayınca battaniyemi alıp koridordaki çekyata gidip uzandım. Hemen uykuya daldım. 

Şükran’ı, daha doğrusu Hakan’ı çok fazla düşünmemeye çalışarak yaşamımı sürdürüyordum. Hafta içi okul çıkışında çekyat ile dolabı da elden çıkardım. İçimden hiç gelmeyerek gidip bir de saz kursuna yazıldım. 

Şükran’ın heyecanının gazına gelip büyük bir heyecanla aldığım kararlara uyuyordum. Ancak öyle büyük bir heyecan ve istekle değil. Bir şeylerle uğraşırken o durumu unutabiliyordum. Bu arada yaz tatili geldi. Çocuklara karnelerini dağıttıktan sonra zamanımın tamamını evimde geçirir oldum. 

Mecbur kalmadıkça dışarı çıkmıyor, kitap okuyor, günlük yazıyor ve saz çalışıyordum. Gidip kendime yeni plaklar da almıştım. 

Haziran ve temmuz ayları böylece geçip gitti. Bu süre zarfında Şükran ve Mete Bey’den hiç ses çıkmadı. Ben de aramadım. Ama ara ara kendimi aramak için bahaneler ararken yakalıyordum. 

Ağustos başında ablam beni yanına davet etti. Denize girebileceğimi, okulun stresini atabileceğimi söylüyordu. Çok fazla düşünmeden kabul ettim. Böylece kendimi tutamasam bile görüşme şansım olmayacaktı. 

3 Ağustos günü otobüsle Mersin’e gittim. Ablamın eşi beni otogardan aldı. Evleri sahil kenarında bir ilçe olan Erdemli'deydi. Oldukça sevimli, küçük bir tatil kasabası gibiydi. Ablam ve çocukları huzurlu görünüyordu. Ablamın eşi de kendi halinde, iyi niyetli biriydi. Aile ortamlarını sevmiştim. Bu arada hemen her gün üç çocuğunu da alıp beraber denize giriyorduk. Ablamla uzun uzun sohbetler ediyorduk.

Ablam bendeki değişimi fark ediyordu. Bu düşüncelerini çocuklar denizdeyken, ikimiz kenarda güneşlenirken açık etti. 

“Çok değişmişsin Halil. Olgunlaşmışsın. Güzel bir adam olmuşsun. Biz yüz yüze görüşmeyeli bu kadar zaman oldu mu?”

Gülüp saçlarını okşadım ablamın.

“Yok abla. Fazla olmadı. Sadece... Sadece ben ilginçtim sanki. Yani normal değildim.”

Sonra dönüp bunu ona sordum.

“Değil mi abla? Çok normal değildim.”

Gülümseyerek cevap verdi o da.

“Hiç kimse birbirinin aynısı değil Halil’im. Ama sen oldukça farklıydın. Hiçbir şeye herkes gibi yaklaşmıyordun. Aşırı derecede tembeldin. Seni bakkala ekmek almaya gönderene kadar annemlerin canı çıkıyordu. Senden tek bir sevgi kırıntısı görmedik. Bunu seni yermek için söylemiyorum. Öyleydin ama. Öyle bir yaşamın vardı ki yalnızca yapmaya mecbur olduğun şeyleri yapıyordun. Hiç arkadaşın yoktu. İlginçtin yani. Bir şey diyeyim mi?”

“De.”

“Bak bunca yıllık ablanım ilk defa bakışlarından bir şeyler okunuyor. Yeminlen bak. Sevgi mi dersin, hasret mi dersin, özlem mi dersin ne dersen de, bakışlarında faklı bir şeyler var. İnsan bunu hemen hissediyor.” 

Sarılıp bir de şakağıma öpücük kondurdu.

“Nasıl gidiyor peki yaşamın? Kayda değer bir şey var mı?”

“Yok be abla. Aynı. Okuldan eve evden okula...”

“Anladım. Öyle olsun Halil’im”

Sonra ablamın oğlu koşarak geldi.

“Dayı arkadaşlarımla maç yapacağız. Gelsene.”

Gidip doya doya top oynadım. Sonra onlara abur cubur bir şeyler alıp sahilde afiyetle yedik. Yavaş yavaş eve gitme vaktimiz gelmişti. Kızlar halen denizdeydi. Birini anneme benzetiyordum nedense. Onları da alıp doğruca eve gittik. Ablamla mutfağa girip yemek yaptık.

Eniştemin dükkânı vardı. Giyim eşyaları satıyordu. Durumları kötü de iyi de sayılmazdı. Kendilerini geçindiriyorlardı. O işten eve dönünce hep beraber yemek yedik. Sonra çocukları alıp dolaştırmaya çıkardım. Şenay dört yaşındaydı ve dizimin dibinden ayrılmıyordu. Dışarıdayken ecel terleri döktüren sorular soruyordu. Çocukların iç dünyası gerçekten de bambaşkaydı. Bir ara yine paçamı çekiştirdi.

“Dayı.”

“Efendim?

“Sen ne zaman gideceksin?

“Hemen gideyim mi?

Ağzını yaya yaya, “Gitmee, hep bizimle kal.” dedi.

“Neden?”

“Çünkü ben. Seni kocaman seviyorum.”

İstemsizce onu kucağıma alıp sarıldım. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Geçmişimde ertelediğim, önem vermediğim, umursamadığım ne varsa 1984 yılında üzerime yığıldı sanki. Yılların birikmişliği mi diyeyim, yoksa benim için yeni bir şeyler mi, bilmiyorum ama sürekli boğazıma bir şeyler düğümlenip durdu orada olduğum sürece. Aile sıcak bir şeydi. Şimdi evimde yalnız başıma geçirdiğim zamanlar bana bir soğukluk hissi veriyordu. 

Ağustosun yirmisine kadar da orada kaldım. Vedalaşma sırasında Şenay epey ağladı. Hepsine tek tek sarıldım. Ablama da öyle. Kulağına eğilip “Teşekkür ederim.” dedim. “Yaptığın her şey için abla.”

Sonra onları da uygun zamanda İstanbul’da ağırlamak istediğimi söyleyip otobüse bindim. Orada, camın hemen ötesinde bir aile olduğu gibi bana el sallıyordu. Bu duygular bana ağır geliyordu. Bir yanda Şükran’ın farkına varmamı sağladığı yalnızlık hissi, diğer yandan ilk defa hissettiğim ve adına aile denilen şeyin sıcaklığı. Yol boyunca ara ara uyudum ara ara kitap okudum. İstanbul’a gelince otogardan direkt olarak evime gittim. Eşyalarımı bıraktıktan sonra duş alıp uyudum. 

Sonraki zamanları yaşamımı yarıda bırakmışım da sonra devam etmişim gibi aynı şeyleri yaparak geçirdim. Çok fazla okuyordum ve kitap dayanmıyordu. Kitaplığım giderek doluyordu. İhtiyacım kadarını kullanıp, masraflarımı düştükten sonra kalan bütün param neredeyse kitaba gidiyordu. Her bir kitapta ufuk diye bilinen nokta benim için daha da uzaklara gidiyordu. Bu durum bir şeylere bakış açımı da değiştiriyordu. 

Yazın kalan kısmı öylece geçti. Eylül ayında okulların açılmasıyla birlikte yeni bir döngü daha başlamış oldu. Birinci sınıfları okutuyordum. Çok fazla zorluyordu ama öğrencilerim o kadar tatlıydılar ki. Annelerinden uzak kalmaya merhaba diyen çocuklardı. 

Sürekli onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmeye çalışıyordum. Bir de okula benden 3 yaş büyük yeni bir öğretmen gelmişti. O da benim gibi genelde yalnızdı. Az konuşuyordu ve aralarda sürekli okuyordu. 

Davranışlarında, hareketlerinde bir olgunluk vardı. Hem insana güven veriyordu hem de insanda saygı uyandırıyordu. Ara ara onun yanına gidip oturuyordum. Ben de çok fazla konuşmadığım için iyi anlaşıyorduk diyebilirim. Adı İlyas’tı. Aslen Diyarbakırlıydı ve ailesi de oradaydı. Buraya gelmeden önce bir köyde öğretmenlik yaptıktan sonra tayin istemiş ve tayini bizim okula yapılmıştı. 

Bir süre sonra ev aradığını duyduğumda bir ev arkadaşı fikri aklıma yattı ve bunu ona teklif ettim. Hoşuna gitti ve kabul etti. O gün okul çıkışı birlikte eve gittik. 

“İki odamız var. Sana yatak alırız. İstersen aynı odada burada kalırız. Oda büyük zaten. İstersen de diğer oda senin olur.”

Gidip birlikte diğer odaya bakınca orayı çok sevdi. 

“Bence bu oda böyle çok güzel. Eğer seni rahatsız etmeyecekse ben de senin odanda kalayım. Zaten bizim aile çok kalabalıktı. Alışkınım ben.”

O gün yatağını da aldık. Sonra gidip eşyalarını akrabasının evinden aldık. Böylece resmi olarak artık evimi paylaştığım bir arkadaşım vardı. Kitaplığıma baktığında sevinmişti.  Sonra kendi valizindeki kitapları çıkarınca da ben sevinmiştim. Kitaplığımız nerdeyse tamamen doluydu. Bir de İlyas’ın kitaplarındaki siyasi ağırlık dikkatimden kaçmadı. Siyasi düşüncesi aşağı yukarı belliydi. Ama dediğim gibi görür görmez kanımın ısındığı çok az insandan biriydi. Sonra gözü duvarda asılı tabloya takıldı.

“Çok güzel renkler. Gerçek gibi duruyor. Kim yapmış acaba bunu?”

Ben de öyle onun yanına gelip tabloya bakıp cevapladım.

“Şükran Karabağ”

Dönüp yeniden sordu.

“Tanıdık biri mi?”

“Arkadaşım.”

Ara sıra onu düşünmüyor değildim. Ama aramam için bir neden de yoktu ki. O da aramıyordu zaten. Böylece eylül ayı da onsuz geçip gitti. Bunun yanında İlyas’ı gün geçtikçe çok daha fazla seviyordum ve evime bir düzen gelmişti. Beraber yemek yapmak, müzik dinlemek, okuduğumuz kitaplardan bahsetmek iyi geliyordu. Fedakâr ve emekçi biriydi, insana güven veriyordu. Kasım ayında okul çıkışı bir derneğe gitmeğe başladı. O yüzden evde geçirdiği zaman daha da azaldı. 

Hayatım bu şekilde ilerlerken 23 Kasım’da, yani öğretmenler gününde -24 Kasım o yıl cumartesi gününe denk geliyordu- beklenmedik bir şey yaşadım. Öğrencilerimin tamamı ellerinde hediyelerle çiçeklerle geldiler. Bu, o günün özelliğiydi. Hepsi tek tek hediyelerini verdikten sonra gülüştüklerini fark ettim. Arka sıraya bakıyorlardı. Kafamı kaldırınca sıranın altına eğilmiş olan kişiyi gördüm. 

“O kim çocuklar?”

“Benim öğretmenim. Ben de size hediye getirdim.” diyerek kafasını çıkardı Şükran. Elinde hediye paketi yapılmış bir kutu vardı. Her zamanki gibi yine şen şakraktı. Onun o halini görünce zaman denen illetten yeniden sıyrılmak istedim. Ortadan kalkmalıydı ve o anı defalarca yaşamalıydım. Yüzüme gözüme kan, can gelmişti. Ruhum şad olmuştu.

“Bu ne güzel sürpriz” deyip yanına gittim. Elindekini bana uzattı ama orada açmadım.

“Çocuklar, çok fazla ses yapıp yan sınıfları rahatsız etmeyin; ben geliyorum birazdan, tamam mı?”

Hep bir ağızdan “tamam” dediler. Şükran’la beraber bahçeye indik. 

“Ne iyi ettin de geldin. Nerdeyse birbirimizi unutacaktık.” 

Bir yandan da küçük paketi açtım. Çok güzel bir kalemdi. 

Koluma vurup “Sen kendi adına konuş, ben seni unutmam. Günlüklerini onunla yazarsın artık.” dedi. 

“Çok teşekkür ederim, harika bir hediye.” diye cevap verip kalemi kutusuyla birlikte cebime koydum.

O gün bir başka mı güzeldi, yoksa hep böyleydi de ben aşırı mı özlemiştim, hiç bilemedim. Bildiğim; o deli dolu kız, Şükran, yine yanımdaydı işte. Gidip bahçedeki banklardan birinde oturduk. 

“Son görüşmemizin üzerinden epeyce zaman geçti.” dedi. 

İki avuç içini banka dayamış, biraz öne doğru eğilmiş, ayaklarını sallıyordu. Üzerindeki parlament kazak çok yakışmıştı. Ayaklarına bakıyordu. Sadece soru sorunca dönüp yüzüme bakıyordu. Çok güzeldi, çok... Fazla güzeldi. 

“Epey oldu, evet. En son hazirandı sanırım.”

“Neler yaptın peki?”

“Ne yapayım? Bildiğin gibi geçti gitti. Yeni evime alıştım mesela. O iyi oldu.” 

Şaşırıp yüzüme baktı yine. 

“Aa, evini mi taşıdın?”

“Yok yahu. Sen başka bir evi benim evime taşımıştın ya.”

Gülüyorduk yine. Kaç ay önceki gibi...

“Oblomov’u okudun mu sonunda?”

“Okudum ya. Her satırında ‘aa yazar burada beni anlatmış.’ demekten kendimi alamadım.”

Yine katıla katıla güldük. Ne kadar özlediğimi o zaman fark ettim. Özlem böyledir işte. Uzaktayken insanın etine kızgın demir değmiş gibi sızlatır ama esas sancı o değil. Bir de onca özlemin üzerine karşında görünce o demir yüreğinin ta orta yerine batar.

Kesik kesik konuşuyorduk, konudan konuya atlıyorduk. Demek ki araya zaman denen o tül perde girdiğinde böyle oluyordu. 

“Benim bir ev arkadaşım var artık.”

“Bak buna sevindim işte. Kim bu talihli?”

“İsmi İlyas. Diyarbakırlı bir arkadaş. Çok değerli bir insan. Beraber güzel zaman geçiriyoruz.”

Durup biraz düşündü. 

“İlyas... Soy ismi ne arkadaşının?”

“Tütüncü.”

“Ha yok, o değil tamam. Benim de tanıdığım Diyarbakırlı bir öğretmen var ve onun da adı İlyas ama soy ismi farklı.”

Orada zamanın nasıl geçtiğini anlamadan çocukları unuttum. Teneffüs zili çalınca anımsadım. 

Gözüm kapıyı kolladı. Birazdan İlyas muhtemelen kitabıyla gelip şu banklardan birine otururdu derken tam da düşündüğüm gibi kapıda göründü. Ben de Şükran’a döndüm.

“Gel, seni İlyas’la tanıştırayım.” 

Kalkıp yürüdük. Bir araya gelince ikisini birbirine takdim ettim. 

“İlyas Şükran, Şükran İlyas.”

Sonra İlyas her zamanki o ölçülü tavrıyla bana döndü.

“Evdeki tabloyu çizen Şükran Hanım bu hanım mı?”

Utancımdan yerin dibine girdim. Şükran’ın sürekli ondan bahsettiğimi falan düşünmemesini umuyordum.

“Evet.” dedim sakince.

“Elinize sağlık, tablo harika.”

Şükran, kafasını hafif öne eğip o eşsiz gülüşüyle teşekkür etti.

İlyas bu sefer de beni utandıracak başka bir şey söyledi.

“Halil’in ben ve siz dışında bir arkadaşının olduğuna şahit olamadım henüz. Bir ara bize bekleriz. Sizinle sohbet edebilmeyi isterdim.”

“Elbette. Uygun bir zamanda mutlaka geleceğim.”

Gözü İlyas’ın elindeki kitaba kaydı.

“Bakabilir miyim?”

İlyas kitabı uzattı. 

“Kamo. Dikkat edin, bu kitap halen yasaklılar listesinde.”

İlyas şaşırıp bana baktı. Sonra tekrar Şükran’a döndü.

“Teşekkür ederim. Dikkat edeceğim” dedi. 

Sonra üçümüz çay alıp sohbet ederek teneffüsü noktaladık. Şükran da gitmesi gerektiğini söyleyip gitti. 

Benim açımdan hayatımda güzel günler listesine eklenecek bir gündü. O günün akşamı İlyas tedirginliğini dile getirdi. Elindeki kitabı bilmesi Şükran’ın siyasetle ilgili olduğunu gösteriyordu ama hangi tarafta olduğunu İlyas bilmiyordu.

“Şükran güvenilir biri midir? Bugün kitabı gördü ya.”

Güldüm.

“Dur, sana bir şey göstereceğim.” deyip kalktım ve mutfak dolaplarının alt kısımlarına bantlayıp sakladığım kitapları önüne koydum. Gözleri açılmıştı. 

“Bu kitaplar... Bunları bulmak çok zor.”

“Bana bunları o verdi.”

İlyas gözle görülür bir şekilde rahatlamıştı. O rahatlamıştı ama benim içimde yeni bir ihtiyaç doğmuştu o an. Daha önce yokluğundan hiç yakınmadığım bir ihtiyaç, anlatma ihtiyacı. Bu dürtüyü bastıramayınca da o gece boyunca İlyas, Şükran’la ilgili olan şeyleri dinlemek zorunda kaldı. Böylece benim ona olan ilgimi de anlamıştı. İnsan ne için anlatma ihtiyacı duyardı? 

Neden içindeki bazı şeyleri paylaşmak isterdi? Ya da bunları yalnızca içinde taşısa neden anlatmak kadar haz vermezdi? Ben bunu da daha önce hiç düşünmedim. Hiç, herhangi bir şeyi herhangi birine anlatma isteği duyduğumu da hatırlamıyordum. Bu, diğer insanlardan farklı olduğum anlamı taşıyor gibi görünse de aslında hiç öyle değildi. Durum oldukça basitti. Anlatma isteğim hiç olmadı çünkü anlatmaya değer bir şeyle karşılaşmadım. Aynı zamanda böyle bir şey yaratmadım da. Şimdi ise Şükran anlatmaya değerdi. 

İlyas’a onu anlatırken bu isteğin anıları canlandıran bir yanının olduğunu fark ettim. Yalnız başıma kalıp düşündüğümde kafamda canlanan görüntüler İlyas’a anlatırken canlanan görüntüler kadar berrak değildi. Anlatırken sanki her şeyi yeniden yaşıyordum. İşte insanlar tam da bu yüzden anlatır. Anılarını yitirme kaygısından. Bunun sonunun kaygıya uzaması bende bir hayal kırıklığı yaratmış olsa da bir şeyi daha fark etmiş olmanın huzuru da vardı. 

O gece anlattığım her şeyi yeniden yaşadım. Bunun için İlyas’a ne kadar teşekkür etsem azdı. İnsanı en iyi çoğaltacak, güçlendirecek şey bir başka insandı. Toplum, gücünü buradan alıyordu işte. Ne kadar parçalanırsan o kadar zayıflarsın, ne kadar bütünleşirsen o kadar güçlenirsin. Belki de sosyalizmin anlatmaya çalıştığı şey de buydu. 

Zaman domino taşları gibiydi. Kader denen de bir sonraki taşın devrilecek olmasıydı. Zamanı başlatan, ilk sözü söyleyen kim ya da ne ise taşları dizen de oydu. Sonunu bilen de öyle. İlk söz ilk taşı devirdiğinde nasıl bir yankı yarattı bilmiyorum. Ancak hiç durmadan devrilen taşlar ömrümüzü de alıp götürüyor gibiydi. Ya öylece taşların devrilmesini beklemek ya da aradan bir taşı çekip sonu belli olan gidişatı değiştirmek gerekiyordu. Şükran’ın gaye dediği şey bu olabilir miydi? İnsanın gayesi zaten yazılmış olan olabilir miydi? 

Değişkenleri nerede yaratırdık? Her şeyin bir anlamı olmalıydı. Birçoğuna yorumlar getirebiliyor oluşum bana rahat bir nefes aldırıyordu ancak esas olanda, en önemlisinde çuvallıyordum. Hâlbuki bir tek onun anlamını çözsem bana yeterdi. Yaşamın kendisiydi bu. Neydi? Neden vardı? Ona teslim olup iradesiz yaşamamızı mı, yoksa müdahale edip kendimizin şekillendirmesini mi istiyordu? Hiçin bir anlamından başka bir anlamına doğru gidiyordum. Biri olmayandı, biri ise var olan. 

Aradaki geçişlerin tamamı çok fazla keskinken yürüyen ayaklarımın kesilmemesi mümkün müydü? İşte bunun adı değişimdi. Sancıların tamamı da onu işaret ediyordu. Geçişleri sağlayan, değişimi tetikleyen her ne ise onun önemi ne kadar büyüktü ki? Bir dinamitin patlama sürecinde en önemli kısım nedir? Fitile küçük bir ateşin verilmesi mi? O ateşin sönmeden ilerleyebilmesi mi, yoksa patlama anı ve yarattığı etki mi? Dört kısım sıralanmış oluyordu. Kuşkusuz hepsi birbirini tamamlıyordu ve aralarında alternatifi en fazla olanı, fitile verilen küçük kıvılcımdı. O kıvılcımı ben vermesem başkası da verebilirdi. Ya da çok farklı gereçlerle kıvılcım yaratılabilirdi. 

Benim değişimimin fitiline kıvılcımı da o vermişti. Şükran’dı o. Ama o vermese kesinlikle o fitil alev almazdı diyebilir miyim? Hayır. Tamamen ihtimallere bağlı bir durumdu. Şimdi önemli olan fitildeki parlak ateşin sönmeden ilerleyebilmesiydi. 

Kıvılcımın bir anlamı kalmamıştı artık. Ya da Şükran’ın üzerimdeki etkisini zayıflatmak adına bunu kurgulamış da olabilirim. Her şeye rağmen kendimi bilmek en büyük arzumdu. Bunun için domino taşlarının devrilmesi gibi ilerleyen zamanı bir süre izleyecektim. Aradan aylar da geçse onu aramamı gerektirecek bir durum olmadan aramayacaktım. Bunun için gerekçeler de yaratmayacaktım. 

Duygusal olarak yaşanan saplantı hallerinin insanın kendi içinde dolduramadığı boşluklarla ilgili olduğunu sonraları daha da iyi anlayacaktım. 

Ve sevgi... 

İnsanın bilme heyecanının zayıf olduğu zamanlarda onu kendisine öyle bir köle ediyordu ki... Bir şeylere esir olduktan sonra esirliğin kendisine alışmaksa Tanrı'nın bütün en büyük lanetlerinden daha da büyük bir ceza olabilirdi. Cehennemi doğuran zihindi. Kendinin farkına vardıkça kurgulayıp kendi etrafına örerek hapishaneye çeviren ise vicdan. 

1985’in yılbaşı gününün öncesinde İlyas, yılbaşı için dernekten arkadaşlarını davet edip edemeyeceğini sordu. Bunun hiç sorun yaratmayacağını söyledim. Dernektekiler kendi aralarında para toplayıp İlyas’a vermişlerdi. Alışverişe beraber gittik. Bir sürü yiyecek aldık. Biraz da şarap. Daha önce hiç alkol kullanmamıştım ama bu sefer denemeyi düşünüyordum. 

31 Aralık 1984 akşamı grup yavaş yavaş toplanmaya başladı. Bir yandan arkadaşlar geliyor, bir yandan da mutfakta hummalı bir hazırlık yapıyorduk. Küçük odaya geçip yer minderlerine oturduk. Soframız öyle zengindi ki... Sayımız 12 olmuştu. Arkadaşları da İlyas gibi düzeyli insanlardı ve hemen kaynaştık. Birçoğu da öğretmendi. 

Zaman öylesine güzel geçiyordu ki. Hele aralarında biri vardı, Ahmet. Gece boyunca yaptığı şakalarla bizi gülme krizine soktu. Hemen hemen herkesle uğraşıyordu. Yemek sofrasını topladığımızda saat 22.00 olmuştu. Çerezler, meyveler ve şarapları tepsiye koyduk. Ara sıra siyaset de konuşuluyordu ve hepsinin demokrat insanlar olduğunu anlamıştım. Sonra İlyas gidip plakçaları kapattı. Hepimiz dönüp ona baktık.

“Neden kendimiz söylemiyoruz?” dedi.

O öyle deyince nedense herkes dönüp Aysel’e baktı. Aysel aralarında en sessizi, en az konuşanıydı. Sanki her şeyi ölçüp biçiyordu. Mardinliydi. Uzun boyluydu, kıvırcık kumral saçları ve güzel bir yüzü vardı. Gözlüğünün üzerinden İlyas’a bakmıştı o da.

“Ne oldu, neden herkes bana bakıyor?” deyince herkes güldü. 

“Neden bakmış olabiliriz? Aramızda sesi en güzel olan sensin.” denince utandı. 

Yanakları kızardı hemen. Çok fazla beklemeden şarkıya başladı.

Ruhi Su’dan, Muharrem Ertaş’tan söylemişti. Gerçekten de öyle bir sesi vardı ki orada bulunan herkes başka başka yerlere gitti. Bitirince alkış kıyamet.

İlyas, “Şimdi de Sefer’i dinleyelim. Onun da sesi güzeldir. Ama bir de sürprizimiz var.” deyip içeriden benim sazımı getirdi. 

Birden bana verecek diye korkmuştum çünkü henüz çalamıyordum. Götürüp sazı Sefer’e uzatınca rahatladım. Bir yandan da herkes çerez yiyor, şaraplarını yudumluyordu. Sefer alıp akort ettikten sonra çalıp söylemeye başlamıştı bile. Bazen hareketli şarkılar çalıyordu biz de bildiklerimize eşlik ediyorduk, tempo tutuyorduk. Sefer ara verince Ahmet birden sağ yumruğunu kaldırıp devrim marşları söylemeye başladı. 

Herkeste bir şaşkınlık hali vardı ancak eşlik edenler çoğaldıkça çoğaldı ve ben de dâhil olmak üzere hep birlikte söylemeye başladık. Arada İlyas eliyle sesimizi alçaltmamız için işaret yapıyordu. 

Sonra Aysel bir şarkı daha söyledi. Uzun hava şeklinde Kürtçe bir şarkıydı. Sözlerinin tek bir kelimesini bile anlamamıştım ama sesi içime işlemişti. Belki şarabın da etkisiyle bir şeyler gelip gözlerimde birikmişti. Çok güzeldi. Gece ilerliyordu ve zaman nasıl geçip gidiyordu anlamıyorduk. 

Artık arkadaşlarım vardı ve bu durum beni fazlasıyla şaşırtıyordu. Bir yıl bile geçmeden bu kadar değişim fazlaydı. İçimde çiçekler açıyor gibiydi. Yani sanki tohumları zaten orada bir yerdeydi de sulanmayı bekliyor gibiydi. İşte şimdi Şükran o suyu verme fikrini bana aşılamıştı ve tanıştığım yeni insanların sulamasına izin veriyordum. 

O ne yapıyordu acaba? Nasıl bir ortamdaydı? Belki de bu ortam gibi bir ortamdı. Ya da Hakan ile baş başa bir yerlere gitmişlerdi. Bazen insan bir şeyin tamamen imkânsız olduğunu bildiği halde umut ediyor ya! İşte bir ara tam da öyle, Şükran’ı görebilme umuduyla kafamı kaldırıp odadakilere tek tek baktım. Herkes bir şeylerle meşguldü. 

Sesli bir ortamdı. Şükran’ın orada olmadığını görünce hayal kırıklığıyla kafamı önüme eğdim yine. Sonra tekrar kaldırıp herkese baktım. Şükran’ın tavırlarına benzer tavırlar, yüzüne benzer yüzler, gülüşüne benzer gülüşler görebilme umuduyla bunu defalarca tekrarladım. Uzun uzun bakmıştım ama nafile. O eşsizdi. Saçının telleri bile eşsizdi. Kimse ona benzeyemezdi. Sonra yanımdaki arkadaşlarla sohbet edip kafamdakilere dağıttım.

Kafam iyice bulanmıştı. Bu bulanıklık karmaşaya neden olacak cinsten bir bulanıklık değildi. Aksine unuttuğum bazı anılarım canlanıyordu. Hatta çocukluğum geliyordu aklıma. Ve annem. Kokusunu anımsadığımı sanacak kadar ileri gitmiştim. Sonra yine sohbete dalıyordum. Gece geç saatlere kadar sohbetlerimiz, şakalarımız, türkülerimiz birbirine karıştı. 

Biz birbirimize karıştık. Biz insanlar. Her şey birbirine ne kadar dolanıktı. Tavandaki ışık rengârenk ve sanki etrafında bulutlar var. Ve tavan, sanki gökyüzü. Ne kadar güzel. Su sesleri, kuş sesleri geliyor ve ben öylece uykuya dalıyordum. 

Sızmak da denebilir. Bir ara yerleri hazırlamak için uyandırıldığımı anımsıyorum. Kızlar dört kişi diğer odaya yerleşiyor, Benle İlyas’ın yatağında ikişer ikişer yatıyorlar. Biz de battaniyelerle küçük odanın her yanını yatağa çevirmişiz sekiz kişi istiflenmişiz. Battaniyeme bakıyorum, üzerimde. O benim geçmişim. Sımsıkı sarılıyorum. 

Tekrar uykuya daldım ve sabah 1985 yılına girmiş olduğumuzdan emin oldum. Herkes uyandığında saat 11.00 olmuştu ve 12.30’a kadar kahvaltı faslını ancak bitirebildik. Kahvaltı yaptıktan sonra kalabalık yavaş yavaş dağıldı. İlyas'la ben baş başa kaldık. Gitmeden evi tertemiz edip öyle gitmişlerdi. O yüzden hiç işimiz yoktu. İkimiz de yataklarımıza uzandık. Biraz kitap okuduk, biraz sohbet ettik ve sonra tekrar uykuya daldık.

"Yeni yıla nasıl girerseniz yılınız öyle geçer." diye bir söylem vardı bizim buralarda. Yılbaşı gecesi gibi geçecekse buna razı olabilirdim. Ancak pek fazla öyle olmadı. Ocak ayının sonunda bir, şubat ayının başında iki akrabamı kaybettim. Ablam da İstanbul’a gelmişti ve cenaze konusunda akrabalara yardımcı olmuştuk. Bizim evde birkaç gün kaldı ve İlyas'la onu gezmeye de çıkardık. Eski zamanlarımı kayıp olarak görüyordum. Bunun için ablamla bir saniyemizin bile boş geçmemesini istiyordum. O da düzenli bir eve kavuşmuş olduğum için mutlu görünüyordu. 

Ablam gittikten sonra yaşam kendi akışında devam etti. Ara sıra İlyas’la birlikte derneğe de gidiyordum. Yılbaşı gecesi bize geldikleri için bir kısmını tanıyordum. Derneğe gide gele samimiyetimiz de oluştu. Tekil halimden çoğulluğa doğru yelken açtığım zamanlardı. 


Devam edecek...