Aşk bir bakışa sığar mıydı?


Acı bir kalbe sığar mıydı?


Bazı ruhların senelerce yalnız yaşayıp rastgele bir zamanda ansız bir karşılaşmayla birbirini tanıdığı anlar vardır. Ve o an ruhlar kendiliğinden birbirine bağlanır. Belki yıllanmış bir bağın saracağından daha sımsıkı bir ilmekle köklerinden dolaşır. İşte hayat böyledir. Amacı olması gerekmeyen ama her şeyin büyük bir resmin parçası olduğu anlamlar okyanusunda birleştiği dev bir anlamsızlık.


Serra birbirine hiç benzemeyen sağlık aletlerini çantasına yerleştirirken onları birer insana benzetti. İnsanlar da kendine has şekilleri olan birer alet gibi aynı çantanın içine sığmaya çalışmıyorlar mıydı?


Hükümlüler sessizce Serra'nın mekanik hareketlerindeki usta inceliği seyrediyor ve koğuşa ender olarak gelen sağlık görevlisi iki kadının görüntüsünde hayallerindekileri suluyorlardı. Bütün hükümlüler koğuşun orta yerinde sıralanmıştı. Üstlerine ok gibi yağan bakışların farkında olan iki kadın uzmanlıkla görevlerini yerine getiriyorlardı. Aysu bir yaralının kolunu sargı beziyle sarmaya başladı. Serra ise işini bitirmiş ellerini yıkamak için musluğa yönelmişti. Suyu açmak için yeltenirken savrulan bakışlarıyla iki ok tam on ikiden göz bebeklerinden Serra'yı yakaladı. Kadim yalnızlığına sadık ruhuna biri apansızın gelip sarılmıştı. Baktıkça menevişlenen kahverengi bir denizin yüzeyi gibi yumuşayan dalgalar Serra'yı sardı. Hükümlünün tebessümüyle aydınlanan koğuşta Serra ve o dışında herkes karanlığa gark oldu. Serra cesurca hükümlünün derinliklerine tepeden baktı ve düşünmeksizin kahverengi denizin ortasına atladı.


Dünyada milyonlarca kişi ruhunun derinliklerini tanımadan yaşıyor, milyarlarcası ise ruhuna tanıdık olanları tanımadan yaşıyor, hayatın yüzeyinden ayak izleri siliniyordu.


Serra o an bir arayışın peşinde olan ruhunun susmasıyla tanıdık ruhuyla karşılaştığını anladı. Birkaç saniye içerisinde kalpten kalbe halat çeken ruhları birbirine sımsıkı bağlandı. Gerçeklerle asla açıklanamayacak bu dakikalar sadece ikisi için sözsüz bir anlam ifade ediyordu. Gönlünün kapılarını ardına kadar açıp kadını davet eden hükümlü misafirperver bir tebessümle kadını kapıda karşılıyordu.


Koğuşun arka tarafında cılız bir hareketlenme başladı. Seri adımlarla kapıdan içeri giren gardiyan sağlık görevlisi kadınların başını bekleyen gardiyanın kulağına elini kapatarak bir şeyler fısıldadı. O esnada en yakınlarında bulunan hükümlüler ayaklanmaya başlamışlardı. Ayakta bulunan hükümlülerden biri bağırdığında Serra gerçek dünyaya adım attı. Ruhların sarmaş dolaş birbirine kenetlendiği kalbin kutsal rüyasında bir anda karanlık çöktü ve ruhları sessizce ayrıldı. Hükümlü ayağa kalktı ve Serra'ya doğru yürüdü.


"Kaç," dedi.


Serra afallamıştı. İzanı Serra'ya itaat etmeyince adam Serra'yı kolundan tuttuğu gibi kaos başladığında dışarı fırlayan gardiyanların çıktığı açık kapıya sürüklemeye başladı. Hükümlü, kapının tam önünde durduğunda arkasında yaşanan kavganın görüntüsü cehennemin Orta Çağ tablosu gibiydi. Adam başını iki yana salladı. Ve kapıyı Serra'nın suratına ağır ağır kapattı.


"Dur!" diye bağırdı Serra.


"Adın ne?"


"Ali," dedi adam.


Kederli gözlerindeki mağlubiyet kadını yaralamıştı. Ali kapıya arkasını döndü ve sırtını kapıya yasladı, kapının kalkanı gibi kollarını ve bacaklarını gererek kaosun taşkınlığını durdurmaya çalıştı.

Ali'den uzaklaştığını fark ettiğinde sürüklendiğini de fark etmişti, bakışlarını kolunu çekiştiren güce çevirdiğinde Aysu'nun olduğunu anladı.


"Hemen buradan çıkmamız lazım," dedi Aysu endişeden irileşmiş gözleriyle.


"Ama Ali içeride kaldı," dedi Serra.


İki kadının da bakışları aynı anda koğuşun demir kapısındaki parmaklıklı küçük pencereye yürüdüğünde içeriden yükselen katliam çığlıkları nefes kesiciydi.

Aysu Serra'yı kolundan tuttuğu gibi merdivenlere sürüklemeye başladı.


"Ali!" diye haykırdı Serra acıyla.


"Ali!"


Merdivenlerden gerisin geriye sürüklenirken kolluk kuvvetlerinin siyahlı kıyafetlerle dizili askerlerinin ellerinde kocaman silahlarla aşağı indiklerini gördü. Gitgide büyüyen isyan ateşi bütün cezaevine yayılmıştı. Koğuşların açık kapılarının önünde insanlar çıplak elle birbirlerini parçalamaya çalışıyorlardı. Kimi yerlerde el birliği ile hükümlüler gardiyanları öldürmeye çalışıyorlardı. Öldürme salgını cezaevini esir aldığında Aysu hala Serra'yı tenhalardan sürükleyerek can pazarından sağ çıkarmayı hedefliyordu. Serra'nın ela gözlerinde insanların birbirini katledişinin filmi oynuyordu, her yere kan bulaşmıştı. Ve Serra'nın ruhunda başlayan yangının ateşi gözlerindeki bu katliam filmini eteklerinden tutuşturdu. Ela gözleri cayır cayır yanıyordu. Cezaevi cayır cayır yanıyordu.


Ruhunu saran adamın ruhunu sarmaşık köklerinden kopartmıştı karanlık.

Güneşi çalan karanlıktı.


Vücudundan hayati bir organı sökülüp alınsaydı ne hissedecekse ruhundan ruhu sökülüp alınınca öyle hissetti. Damarları acıyla dolarken sessizliğin infazı gerçekleşti. Artık suskunluğun hükümlüsü Serra'ydı.