Bu iki epik filmi karşılaştırmak hem film endüstrisinde teknoloji ve bütçe geliştikçe ortaya çıkan eserlerin farkını anlamak yönünden, hem de sinematografik açıdan teknolojinin filmlerin atmosferini nasıl değiştirdiğini değerlendirmemize yardımcı olacak. Spesifik sahnelerden bahsetmek yerine genel olarak kısaca bu iki filmin elementlerini ve son olarak da paylaştıkları ortak ideolojiden bahsettim.

Western türündeki filmleriyle tanınmış yönetmen John Ford'un çektiği The Searchers için ilk bakışta söyleyebileceğim şey, gerçekten estetik açıdan tatmin edici olduğu. Filmin yapım yılının 1956 olduğunu düşünürsek doğal ışık kullanımı, 2007 yılında Paul Thomas Anderson tarafından çekilen There Will Be Blood'dan daha fazla; yani The Searchers’ın ana renklerinin berrak fakat solmuş gibi; There Will Be Blood’ın ise kontrastlı ve yapay ışıkla desteklendiği için daha yüksek çözünürlüklü olduğunu söyleyebiliriz.

The Will Be Blood, çekildiği yıl itibariyle The Searchers'ın sahip olduğu imkansızlıklara ve prodüksiyon eksikliğine sahip değil ve bunun sonucunda There Will Be Blood, atmosferini daha kolay yansıtmaktadır diyebiliriz. Ancak western epik filmleri hakkındaki kişisel görüşüm, filmler modernleştikçe gerçek western duygularını yitirmiş olduğu yönündedir. Düşük teknoloji ile çekilen eski filmlerin bir şekilde izleyiciyi o eski Wild West dünyasına daha çok uydurduğunu düşünüyorum. The Searchers filminin masmavi gökyüzü ve altındaki toprakla oluşturduğu vahşi batı aurasını seyirciye çok başarılı şekilde geçirmesini buna örnek olarak verebilirim. Ses, tabii ki There Will Be Blood’daki kadar gelişmiş olmasa da, The Searchers'daki dijital olmayan ses efektleri yine filmin temposuna çok uyumlu. Analog oluşu filmin dinamiğini iyi temsil ediyor. There Will Be Blood, teknolojik imkanlardan dolayı diğer filme oranla daha gerçekçi ses ve görsel tasarıma sahip. Buna karşılık, The Searchers’ın gerçekten zayıf görsel efektleri var, örneğin silah patlama sahneleri. Silah patladığında, sahnede bir saniyeliğine beyaz bir flaş beliriyor, aynı çizgi romanlar gibi. Searchers’ın renk paleti yaratmak istedikleri ortama güçlü bir şekilde uyuyor, gök mavisi ve toprak en çok gördüğümüz renkler. Filmin son sahnesi gerçekten etkileyici. Bitiş sahnesindeki kapının sembolik bir ifadesi var. Öte yandan There Will Be Blood’da filmin konseptine uygun, karanlık, koyu renk paleti görüyoruz. Gördüğüm kadarıyla Radiohead grubunun gitaristi Jonny Greenwood’un müziğinin filme büyük katkısı var. Bu arada da eklemiş olayım, film hem Akademi Ödülleri'nde hem Grammy’de En İyi Film Müziği ve En iyi Film Albümü ödülü kategorilerinde aday gösterildi.


Kamera hareketlerinden de ufacık bahsedecek olursak, her iki filmde de kameranın çoğunlukla sabit olduğunu gözlemledim. Kamera hareketleri hızlı değil, aksine yavaş ve yumuşak. Yine de, There Will Be Blood’da hareketlerin Searchers’a oranla daha canlı olduğu söylenebilir.

Bu iki filmin ortak noktasının, günümüz Amerika'sının kalbinde yer alan ana fikirlere sahip olmaları olduğuna inanıyorum. 1800'lerin sonlarında altına yapılan saldırı, petrole saldırı, ahlaksız anlayış ve bu dönemlerde para kazanma yarışı, beyaz Avrupalıların Amerika'ya adım attıklarından beri yaptıkları Amerikan yerli katliamı ardından yoğun bir ırkçılığa evrildi; The Searchers ve There Will Be Blood bu fikirlerin imgeleşmiş ve beyaz perdeye aktarılmış halleri olduğunu düşünüyorum.