Mert Bey, yüzümü dikkatle incelerken hiçbir şey hissetmediğimi anlayabilecek kadar zeki bir adamdı.

Gözlerini benden ayırmadan temkinli bir şekilde hareketlerimi izliyordu.

Başımı kaldırıp ona baktım ve "Artık gitmek istiyorum," dedim sakince. Buradan çıkış iznimi verebilecek tek kişi oydu. Yıllarca psikologluğumu yapmış, beni bir hastadan çok aile dostu gibi görmüştü ve beni en iyi tanıyan insanlardan biriydi. Bütün bunlara rağmen bir yılda yaşadıklarımı bildiği için benim adıma duyduğu endişe beni bu hastanede gözünün önünden ayırmaması için onun için yeterli bir sebepti.

"Bunu yapamam Lara," dedi şefkatli gözleriyle tepkimi süzerken. Tırnaklarımı deri koltuğa bastırmamak için kendimi zor tuttum. "Bunun sana iyi gelmeyeceğini biliyorsun. Burada güvendesin," dediğinde sabırsız bir şekilde başımı kaldırdım.

"Güvende miyim?" Ani çıkışım onda hiçbir etki yapmamıştı, umurumda da değildi. "Beni kendimden mi korumaya çalışıyorsunuz? Hiç sanmıyorum," dedim alayla. "Bir başkasından mı? O da imkansız..." Oturduğu yerde rahatsızca kıpırdandı. "Çünkü siz de çok iyi biliyorsunuz bana zarar verebileceğini düşündüğünüz herkes öldü!"

Konuşmak için ağzını açsa da izin vermedim.

"O öldü!"



Her insanın hayatında bir dönüm noktası vardır.

Hayat sizi tekmeler, tekmeler ve siz her bir darbeyi geride bırakıp bambaşka bir sayfa açtığınızı düşünürsünüz ancak aynı defterden devam ettiğinizi asıl dönüm noktanıza gelince anlarsınız.

Dersiniz ki "Meğer bütün o başıma gelenler hiçbir şeymiş."

Öyle ağır bir balta iner ki bütün hayatınızın ortasına, kader ağlarınız tam ortadan kopar. İsteseniz bile birleştiremezsiniz. İsteseniz bile eskiye dönemezsiniz.

Benim dönüm noktam yabancı olduğum insanların arasında, adresini bile bilmediğim bir evde gerçekleşmişti ve bir katilin kucağındaydım.

İlk uyandığım günü hatırlıyordum, neredeyse bir hafta önceydi. Gözlerimi açtığımda yanımda hiç kimse yoktu. Bilincim yeterince yerine geldiğinde yatağımın yanındaki telefonuma güç bela uzanmış, beni defalarca aramış olan anneme geri dönmüştüm.

Hıçkırıklarım boğazımda düğümlenirken ona binbir türlü yalan söylemiştim. İnanıp inanmadığından emin değildim, tek güvencem ona hiçbir zaman yalan söylememiş olduğumu bilmesi ve bu sefer de bana körü körüne inanmasıydı.

Telefonu kapattığımda karnıma baktığımı hatırlıyorum. Tişörtümü kaldırdığımda göreceğim manzaraya kendimi hazırlasam da yeni sarılmış bir sargıdan başka bir şey görememiştim.

Güneş'in Atölyesi'nde, misafir odasına vuran güneş ışığı gözlerimi yaktığında gözümden bir damla yaş süzüldü.

Tam olarak neye ağladığımı bilmiyordum. Yaşadığım için mutluluktan mı, yalnız uyanışıma mı yoksa bilincimi kaybetmeden önce Metin'le olan konuşmamıza mı, bilmiyordum.

Boğazımın çok kuru olduğunu hissettim. Baş ucumdaki komodine göz gezdirdiğimde ilaçların arasında duran büyük su bardağına ulaşmaya çalıştım. Önce yaptığım ani hareketle karnıma bir acı saplandı, daha sonra daha temkinli davranarak bardağı elime alıp suyu içtim.

Yanı başımda bir askı ve serum duruyordu ancak şu an hiçbir yerime takılı değildi. Bunca şeyi buraya getirmek yerine beni hastaneye götürmek herkese gereksiz gelmişti anlaşılan.

Aradan geçen yaklaşık yarım saatin sonunda Canan beni kontrole gelmiş, uyanık olduğumu gördüğünde büyük bir sevinçle yanıma ulaşmıştı. Bana iki gündür baygın olduğumu, operasyonun çok ağır ve uzun geçtiğini söylemiş, neredeyse beni kaybedeceklerinden korktuğunu ağzından kaçırmıştı.

Onu takip eden Volkan ve Bülent de yüzlerinde buruk bir gülümsemeyle bana geçmiş olsun dileklerini iletmişlerdi.

Metin'in operasyon biter bitmez Giray'ı da alıp evden ayrıldığını ve sonrasında hiç arayıp sormadığını duymam beni neredeyse hiç şaşırtmamıştı. O an ne bir kırgınlık, ne de bir kızgınlık hissediyordum.

Aradan geçen bir haftada düşüncelerimi anca toparlayabilmiştim.

Vurulduğum balkonda üzerime almış olduğum ince bir şalla otururken Canan'ın bana hazırlamış olduğu taze meyve suyunu içiyordum.

Burada durmak beni korkutmuyordu. O gece net göremediğim ağaçların arasındaki boşluklara bakıyor, rüzgar onları hareketlendirdikçe bir silahın namlusunun orada ne kadar kolay bir şekilde kamufle olabileceğini düşünüyordum.

Canan balkona geldiğinde kendine bir bardak limonata hazırlamıştı. Düşüncelerimin el verdiği kadar ana dönüp ona baktım ve gülümsemeye çalıştım.

Elindeki bardağı ve zarfı masaya koyup, yanımdaki sandalyeye otururken, "Ne güzel bir gün, değil mi?" diye sordu. Ona başımı salladım. Sonbaharın son güneşli günlerinden biri olmalıydı.

"Burada son günüm olduğu için havanın tadını çıkaramıyorum," diye itiraf ettim. Bana hüzün dolu bir bakış attığında anı mahvettiğim için kendime kızdım. Yalnıza iki haftadır buradaydım ancak Canan bana bir ablanın, hatta annenin yokluğunu hiç aratmamış, beni kendi çocuğu gibi önemsemiş ve sevmişti.

"Lara," dedi elini masanın üzerinden uzatırken. "Umarım o güzel yüzün hep güler." Bu söylediğine gülümseyerek cevap versem de artık bir şeyler için umut edip edemeyeceğimden emin değildim. Elini elimden çekerken bir şey hatırlamış gibi yerinden kalktı. Onun balkondan çıkıp mutfağa girişini izlerken merakla bekliyordum.

Hemen ardından elinde ahşap bir kutu ve küçük bir hediye paketiyle geldi. Yanıma geri oturduğunda elindeki küçük, parlak paketi bana doğru uzattı.

"Canan..." dedim mahcup bir şekilde gülümserken. "Ne gerek vardı?" Açmamı beklercesine elimdeki pakete gülümseyerek baktı ve ben de onu açtım. İçinden aynı onunkiler gibi el yapımı bir kolye çıktı. Ucundaki yeşil, küçük taş kalp şeklinde yontulmuştu.

"Yeşim taşı," dedi açıklarken. "Burcunu Metin'den öğrendim," dedi ben bakışlarımı anında ona kaldırırken. "Daha doğrusu doğum gününü."

Taşı elimde tutarken içim uzun zamandır hissetmediğim bir mutlulukla dolmuştu. "Huzur ve güven verir diyorlar," diye devam etti. "Düşünceleri netleştirmek, duyguları dengelemek için başak burçları için birebir diyorlar." Ona gülümseyerek baktım ve elimi elinin üzerine koyup hafifçe sıktım.

Yarı mizah yaparak "Tam da ihtiyacım olan şey," dedim ona. Gülümsemesi yüzünde yayılırken ona ne kadar minnettar olduğumu anlatacak sözleri bulmakta zorlandım. "Canan... Her şey için çok teşekkür ederim."

Canan hızla kafasını iki yana salladı. "Bunu bir veda gibi düşünme, yine görüşeceğiz," dedi. Hemen ardından kucağına koymuş olduğu ahşap kutuyu masanın üzerine koydu. "Bir şey daha var," dedi kutunun kapağını açarken.

İçinden bir deste kart çıkardı ve onları eliyle karıştırırken bana muzip bir gülümsemeyle baktı. "Tarot mu?"

"Merak etme, bu bir fal değil," dedi gülümsemesi yüzünde büyürken. "Sana yol gösterici haberciler olarak düşün. İster misin?"

Ona kararsız bir şekilde gülümsedim. "Annem de tarot bakıyordu," dedim. "Pek alakam yoktur ancak bakmanda sakınca yok."

Desteyi önümde yelpaze gibi yayarken, "Ben yeni sayılırım," diye itiraf etti. "Fakat bu işlerde iyi olan arkadaşlarım hep çakralarımın açık olduğunu söylerdi. Ben de kendime bir deste yaptım."

Kollarını önünde birleştirdiğinde kart seçmem için beklediğini anladım. Dikkatle arkası dönük kartları inceledim ancak onu seçmem için bana göz kırpan hiçbir kart yoktu. Canan'ın hevesini kırmamak için rasgele üç tane karta dokundum.

Canan geri kalan kartları toparlayıp masanın başka bir tarafına koydu ve seçtiğim üç kartı yan yana önüme dizdi. Daha sonra ilk kartın yüzünü çevirdi.

Sırtında on kılıçla yüzüstü yatan, görünüşe göre ölü bir adam vardı. Karanlık gökyüzü uğursuzken, güneş ufukta yükseliyor ve yenilenmiş bir umut ve fırsat duygusu veriyordu. Arka plandaki sakin deniz ise teselli getiriyordu.

''Kılıç Onlusu,'' diye açıkladı Canan. "Şok edici bir kaybın, olayın acısını yaşadığını ve bir daha sevip sevemeyeceğini, birine güvenip güvenemeyeceğini merak ettiğini gösteriyor. Başka birinin ihanetinin veya aldatmasının kurbanı olabileceğin anlamına da gelir.'' Duraksadı ve onu dikkatle dinlediğimi görünce devam etti. ''Sırtından bıçaklanmış gibi hissediyorsun ve başka birilerinin hareketleri yüzünden sersemlemiş gibisin. Verdikleri acılar, yaptıkları şey incitici olduğu için değil, derinlerde bir yerde bunun onlarla bildiğin şekliyle ilişkinin sonunu işaret ettiğini bildiğin için."

Kaşlarım çatılmıştı. Canan kafasını kaldırıp, "Durmamı ister misin?" diye sorduğunda başımı hızlıca iki yana salladım.

Diğer kartı açıp, ''Ahmak,'' diye açıkladı. Tarot kartında, genç bir adam yeni bir maceraya atılırken dünyayı umursamadan bir uçurumun kenarında duruyordu. Gökyüzüne doğru bakıyor ve görünüşe göre bilinmeyene doğru bir uçurumdan atlamak üzere olduğunun farkında değil gibiydi.

''Sevdiğim kartlardan biridir,'' diye yorumda bulundu Canan. ''Yeni başlangıçların, fırsatların ve potansiyelin kartıdır. Tıpkı genç adam gibi, yolculuğun başındasın, uçurumun kenarında duruyorsun ve bilinmeyene ilk adımını atmak üzeresin. Tam olarak nereye gittiğini bilmiyor olsan bile, bu inanç sıçraması ana ne kadar çılgınca görünse de, kendini adamaya ve kalbinin sesini dinlemeye çağrılıyorsun. Rüzgara karşı temkinli ol ve bilinmeyeni kucaklamaya hazır ol, ne olabileceğine veya olmayacağına dair herhangi bir korku, endişe veya endişeyi geride bırak.'' Kartın yorumunu bitirdiğinde bunları bana kendi mi söylüyor, yoksa kartın gerçek anlamını mı anlatıyor emin değildim.


Son kartı çevirdiğinde üzerine çizilmiş olan resim bana oldukça tanıdık geldi. Kart, adı 'Tanrı iyileştirir' anlamına gelen ve hem fiziksel hem de duygusal iyileşmeyi temsil eden meleğin, Raphael'in, altında duran çıplak bir erkek ve kadını gösteriyordu. Melek, erkeği ve kadını kutsuyordu. 

''Aşıklar açık iletişimin ve ham dürüstlüğün bir kartıdır,'' dedi Canan yorumlamaya girişirken. ''Erkek ve kadın çıplak olduğu için, ikisi de en savunmasız hallerinde olmaya istekli. Birbirlerine kalplerini açmayı ve en gerçek duygularını paylaşmayı öğrenmişlerdir. Güven ve güvenin ortaya çıkabileceği kabı şekillendirirler ve bu ikisi arasında güçlü bir bağ oluşturur.'' Gözlerimin önüne gelip beliren simayı hızlıca zihnimden def ettim. ''Değer verdiğin kişilerle açık ve dürüst bir şekilde iletişim kurarak, güven ve saygıya dayalı uyumlu ve tatmin edici bir ilişki kuracağını işaret ediyor.''

Kartları yorumlamayı bitirdiğinde yavaşça arkasına yaslandı. Samimiyetle gülümseyerek, ''İyi şeyler seni bekliyor gibi duruyor,'' dedi. Beni iyi hissettirmek için çabaladığını biliyordum ve hiçbir hareketi, hiçbir sözü yapmacık değildi. Vurulduğumdan beri aradan geçen bir haftada en çok onunla vakit geçirememiş olmama üzülmüştüm.

''Öyle görünüyor,'' dedim içini rahatlatmak istercesine. 

Gözlerini bileğindeki saate indirdiğinde, ''Metin seni almaya akşamüstü gelecekmiş,'' diye haber verdi. Hemen ardından bir şey hatırlamış gibi hırkasının cebine uzandı ve masaya bir kağıt parçası koydu. ''Unutmadan vereyim.'' Elinin altındaki zarfı masanın üzerinde kaydırarak bana uzattı. "Bu sana gelmiş," dedi tedirgin bir ses tonuyla.

Zarfın üzerinde ne bir isim, ne de başka bir şey vardı. O an ilgimi çekmediği için zarfı ikiye katlayıp şalımın altındaki hırkamın cebine sokuşturdum. ''Teşekkür ederim,'' dedim Canan'a kafamı kaldırırken. 

Canan ufak bir işinin olduğunu söyleyip beni balkonda yalnız bıraktığında daha fazla orada durmak istemedim ve ben de oradan ayrıldım. 

Atölye bugün boştu, bunu fırsat bilerek içeri girdim. Yarım bıraktığım tuvalim, aynı şövalenin üzerinde terk edilmiş bir halde atölyenin bir köşesinde durmaktaydı. Üzerimdeki şalı kapı girişindeki askılığa bıraktım. Yavaş adımlarla şövalemin karşısında durup dikilirken, bomboş geçirdiğim bir haftanın sonunda resim yapma fikri oldukça heyecan verici gelmişti.

Malzemelerimi hazırlayıp, yavaşça şövalenin karşısına oturdum. Referans fotoğrafı hala tuvalin üzerinde durmaktaydı. Önce ne yapmam gerektiğinden emin değildim fakat daha sonra tıpkı Volkan yanımdayken yaptığımız gibi, ağaçları özenle çizmeye devam ettim.

Resmi yaparken aklımdan binlerce düşünce geçiyordu. Bunlardan ilki, bilincimi kaybetmeden önce Metin'in bana söyledikleriydi. Beni sarsan şey vurulmam değil, o sözler olmuştu.

Kerem Akyüz.

Metin'in, amcasıyla konuşurken ona Kerem Özdemir dediğini hatırladım. Bunca zaman soyadını saklamış mıydı? Yoksa ortada bir yanlış anlaşılma mı vardı? Kafamı iki yana sallarken düşüncelerim fırça darbelerinin seyrini değiştirdi. Resmimi bozmamam için aklımı başımda tutmam gerekiyordu.

Akraba mıydık yoksa tesadüf müydü? Ben bile bu sorunun cevabını görmezden gelecek kadar hayalperest değildim.

Ancak kafam bir türlü almıyordu. O adam kimdi, benimle ne işi vardı? Depodaki adamın yüzü gözlerimin önüne geldi. Bana bir zarar vermek istiyorlar mıydı bilmiyordum ama Metin ve Giray'ın benim yüzümden hedef haline geldikleri apaçık ortadaydı.

Ağaçlar artık daha belirgindi. Yine de birkaç ufak detay daha gerekiyordu. Referans fotoğrafına baktım. Yaprak çizebilir miydim? Fırçalara göz gezdirip yelpaze şeklinde olan bir fırçayı elime aldım. Bununla rasgele hareketler yaparsam belki yaprak görüntüsüne ulaşabilirdim.

Kerem'in yüzünü az çok gözümün önüne getirmeye çalıştım. Orta yaşlardaydı, en fazla kırk beş olabilir diye düşündüm. O yüzü düşündükçe söyledikleri de zihnimde çalkalanıyordu. ''Benden değil, onlardan kork,'' demişti. Haklı olabilir miydi? Öyleyse neden beni vurmaya kalkmıştı?

Beni vuranın o olup olmadığını bile bilmiyordum ancak aklıma gelen ilk isim o olmuştu. Bana başka kim zarar verebilirdi ki?

Fırça darbeleri beklediğimden daha iyi iş çıkarmışlardı. Biraz geriye çekilip resme baktım. Amatörce olduğu çok belliydi ancak yine de... Beğenmiştim. Güzel görünmesi beni heyecanlandırmıştı, bir haftadır hissettiğim ilk olumlu duygu buydu. Referans fotoğrafına az çok benzese de birkaç ufak eksik vardı. Bunları gözümle göremezdim, ben de resme baktım ve ne eklemek istiyorsam, hangi detayı eksik bulduysam onu ekledim.

O anı anımsıyordum ve zihnimin ücra köşelerinde Metin'e olan güvensizliğimden dolayı sessiz bir kuşku yatıyordu. Ya beni o vurduysa? Belki de ağaçların arasından birinin bize silah doğrulttuğunu fark etmeden önce beni vurdu ve sonra orada birinin oluşu işine geldi, suçu ona attı. Belki de orada hiç kimse yoktu... Öleceğimi düşünse bile, neden az sonra gözlerini kapatacak biri için yalan söylesin ki? Neden o insan kanlar içinde kucağında yatarken ona sarılsın, gerçekleri söylesin?

Yanmaya başlayan gözlerimi kapatıp kendimi sakinleştirdim. 

Gözlerimi tekrar açtığımda karşımda beliren resmim bu sefer daha farklı görünüyordu. Bazı ufak tefek detaylar dışında bitmeye o kadar yakındı ki bu eseri baştan sonra benim yaptığıma inanamadım.

''İnanılmaz görünüyor.'' Volkan'ın sesi atölyenin girişinden gelince hafifçe irkilmemle karnım acıdı. Yüzümü buruştursam da hemen kendime gelip, yavaşça kafamı ona çevirdim. ''Lütfen, devam et,'' dedi bana yaklaşırken.

Resme bastıramadığım bir gurur ifadesiyle bakıyorken kendim ve yeteneğim hakkında var olan kuşkularım biraz da olsa silikleşmişti. Mükemmel olmasa da şu anda yapabileceğimin en iyisini yapmıştım. 

''Ne yapmayı planlıyorsun?'' Sorusuna karşın tekrar merakla Volkan'a döndüm. ''Resminle yani.''

Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Gözlerim tekrar yarattığım esere kayarken bitirdiğime bile hala inanamıyordum, şimdi onu kaybetmek istemeyeceğim kadar güzel geliyordu gözüme. ''Şimdilik bilmiyorum,'' dedim dürüstçe. ''Ama kesinlikle yanımda götürmek isterim.'' Bu cümleyi daha çok sorar gibi söylemiştim. Nedenini bilmiyorum ama itiraz etmeye hakkı varmış gibi hissediyordum.

Bana saçmalamışım gibi baktı. ''Tabii ki götüreceksin,'' dedi samimiyetle. ''Yani, bu fevkalade eseri annem görse kesinlikle atölyesinde tutmak isterdi ancak bu senin ilk eserin.''

Ona muhtaç bir gülümsemeyle baktım. ''Aslında yalan söyledim,'' diye itiraf ettiğimde şaka yapıp yapmadığımı anlamak istercesine yüzüme baktı. ''Annem resim öğretmeni. Resim yapmayı da çok sever. Onunla birkaç çalışmam olmuştu ama resim yapmanın bana göre olmadığına karar verip bırakmıştım.''

Gözleri açılsa da yalanım karşısında kırgın değil daha çok şaşkın hissettiği yüzündeki sırıtıştan anlaşılıyordu. ''Sana inanmıyorum,'' dedi sonunda konuştuğunda. ''Bunu nasıl gözden kaçırırım?'' Şaşkın yüzündeki gülümseme genişlerken aynı şekilde bana da bulaştı. ''Lara, ister iltifat ister hakaret olarak algıla ama...'' Kafasını iki yana sallayarak şaşkınlığını üzerinden atmaya çalıştı. ''Sen iyi bir yalancısın.''

Ona aynı şekilde zaferle gülümseyerek, ''Biraz kırıldım,'' dedim. 

Bir resme bir bana baktıktan sonra, ''Bunu giderken söylemen daha kırıcı oldu,'' dedi şakacı olmaya çalışan tavrıyla. Artık konunun değiştiğini gülümsememin yavaşça yüzümden silinmesiyle anlıyordum. Gitmek. Gidiyordum ve beni bir daha görüp göremeyeceğini bilmiyordu. Benim için endişelendiğini biliyordum. Yalnızca onun değil, hepsinin. Yalnızca Lara olduğum, daha önünde çok parlak bir gelecek olması gerektiğini düşündükleri genç bir kadın için değil; bir insan olduğum için endişeleniyorlardı.

Gitmemden değil, onunla gidiyor olmamdan endişeleniyorlardı.

Veda vakti gelmişti ve bu evden çıktıktan sonra bana ne olacağını asla bilemeyeceklerdi.

Ben de bilmiyordum.

''Senin için paket yapayım,'' dedi tabloyu kastederek. Konuyu değiştirme çabası beni bir nebze de olsa rahatlatmıştı. Ona teşekkürlerimi ilettiğimde Canan atölyeye girdi. Volkan'ın dikkatlice paketlemeye başladığı resmi göz ucuyla görebilmişti ancak benim yaptığım resim olduğunu sanmıyordum. 

''Ah, demek buradasınız,'' dedi yarı hüzün dolu bir gülümsemeyle. Bülent de arkasından atölyeye girerken, ''Metin burada,'' dedi. ''Seni arabada bekliyor.''

Kaşlarım kalkarken bu ana neden bu kadar hazırlıksız yakalanmış gibi hissettiğime anlam verememiştim. Volkan'ın tabloyla işi bittiğinde ağır hareketlerle bana doğru döndü. Onlara bakmasam da Canan'la Bülent'in kısa bir anlığına birbirlerine baktıklarını görmüştüm.

''Teşekkür ederim,'' dedim Volkan'a gözleri neredeyse dolmak üzere olan darmadağın halimle. Neye, nelere teşekkür ettiğimi anlamışçasına dudaklarını birbirine bastırıp beni kendine doğru çekti. Kendimi zorlamadan ona hafifçe sarılarak karşılık versem de gözlerimi tavana dikip gözyaşlarımı içime hapsettim. 

''Bu bir veda değil,'' dedi Volkan saçlarımın arasından kulağıma fısıldarken. ''Güçlüsün, böyle kal. Yanındayım, yanında olacağım...'' Bu bir tür beni kurtaracağına dair umut vaadiydi ama kurtaramayacağını ikimiz de biliyorduk. Önemsemedim. Bana beni tam anlamıyla tanımdan bile gösterdiği şefkat, kalbindeki berraklık ve önünde uzanan upuzun, apaçık yol bile bana ilham olmuştu bile.

Canan ve Bülent'le aynı anda sarıldım. Canan burnunu çektiğinde Bülent bize karşı, ''Ah, hadi ama,'' diye sitem etti. ''Seni istediğin zaman Lara'nın yanına götürürüm,'' dedi onun omzunu sıkıp destek verirken. ''Aynı şekilde Lara da her fırsat bulduğunda buraya gelecek. Değil mi?'' Bana döndüğünde ikisinin de sıcak ve koşulsuz sevgisi karşısında hayrete düşmüştüm. Bu insanlar ben onlara anlatmadan durumumu anlamıştı. Bu insanlar bende benim bile görmeye çalışmadığım ışığı görmüş, beni tekrardan iyi insanların varlığını hatırlatmışlardı.

Bu, hayatın en büyük dilemmasıydı. Kötülüğün varlığının iyiliği öne çıkarması, aydınlığın en iyi karanlıkta kendini belli etmesi gibi kötü insanlar iyi insanların değerini belirliyordu. İnsanlar binlerce açıdan kötü olabilirdi. Ancak en kötüsüyle her karşılaştığınızda bir öncekinin ne kadar iyi olduğunu anlardınız.

Onlarla tanıştığım için minnettardım. 

Onları bu şekilde tanımak istemezdim.

Onlara veda etmeliydim.

Atölyenin holüne hep beraber çıktığımızda kimse fark etmese de duraksadım. Buraya iki hafta önce geldiğimizde Metin'le aramızda geçen anıyı sanki bir hafıza kaybı sonucu unutmuş, şimdi tekrar hatırlıyordum. Bu anı bir şimşek gibi zihnime inerken nasıl her defasında olduğumuz yere geri döndüğümüzü düşündüm.

Birazdan onu görecek olmam kalbimde bir çarpıntıya sebep oldu.

Birbirinden her şeyiyle bu kadar uzak iki insanın kaderin bir oyunu sonucu bir araya gelmesi yüzünden daha ne kadar buhran yaşanacaktı?

Bütün bunlar olmasaydı da bir sokakta, bir parkta veya bir sahilde karşılaşmış olsaydık daha ilk andan birbirimizden uzak durmaya karar verirdik ve arkamıza dönüp bakmazdık. 

Böyle olması gerekirdi. Böyle olması gerekiyordu. 

Onun varlığının bile bana zarar verdiği bu varyasyonda, düşünmüştüm de, ben ona hiç zarar vermiş miydim? Sözlerimle, hareketlerimle, bakışlarımla onu incitmiş olabilir miydim? Benim yüzümden vurulduğu an yüzünden beni sürekli itekliyor olabilir miydi? 

Her şeyi düşünmüştüm. Onunla empati kurmaya çalışmış, bana yaptıklarının altında hep bir neden aramıştım.

Bana o balkonda silah doğrultana kadar.

Hiçbir açıklaması olamazdı. Bana yaptığını telafi edebilecek tek bir şey veremez, benden hiçbir yolla özür dileyemezdi. 

Belki de o güvensizlikle kafayı sıyırmış saf bir kötüydü.

Bunu kabullenmem neden bu kadar zaman almıştı biliyordum. Söz konusu insanlar olduğunda sabırlı olmanız gerekir. Herkes karakterinin, kişiliğinin üzerindeki taş yığının özenle kırılarak altındaki cevhere titiz bir şekilde ulaşılmasını hak eder. Tıpkı bir arkeoloğun kazılarında yaptığı çalışmalar gibi, insanların da insanları bu şekilde tanıması gerekir.

Fakat bir çoğumuzun hesaba katmadığı bir şey var ki bazı insanları ne kadar kazarsak kazalım altından cevher değil, kömür çıkar. Benim de bunu kabullenmem uzun zaman almıştı. 

Bir kömür parçasına çok fazla anlam yüklemeye çalışmış, onun bir zamanlar değerli olabileceğine ve biraz daha kazarsam kömürün altından da anlamlı bir şeyler çıkarabileceğime inanmıştım.

Şimdi bana ne söyleyecekti? Kuru bir özür mü dileyecekti? O gece bana öğrendiklerini öne sürerek kafasının karışık olduğunu mu söyleyecekti?

Yine fazla anlam yüklüyordum. Bana bir şey söylemek zorunda değildi. Ben onun için önemsizdim, o da benim için öyle olmalıydı. 

Bu yüzden arabaya binip atölyenin kapısında bana el sallayan insanlara son kez gülümsediğimde onun yüzüne bile bakmamıştım. Onun donuk bakışlarından, şifrelenmiş vücut dilinden ve zaman zaman kasılan çenesinden anlam çıkarmaya çalışmaktan usanmıştım. Kemerimi kendimi zorlamadan takarken saçlarım önüme düşse de beni izlediğini görebiliyordum.

Arabayı hareket ettirdiğinde bu kısa yolculuğu ağzımı bıçak açmadan geçirebilmemin tek yolunun uyumak olduğunu biliyordum ancak son bir haftada öyle çok uyur hale gelmiştim şu an bunu yapabileceğimden emin değildim.

''Nasıl hissediyorsun?'' Sesini duymayalı o kadar uzun zaman olmuş gibiydi ki bana yabancı gelmişti. Belki de bu hiç onda duymadığım bir tondu. Bilmiyordum, ilgilenmeyecektim de. Ben cevap vermeyince, ''Ağrın azaldı mı?'' diye sordu bu sefer. Camdan dışarı bakıyor, hiçbir şekilde ilgimi çekmeyen sokaklara bakıyordum.

Derin bir nefes alıp, ''Neden konuşmuyorsun?'' diye sorduğunda öfke basamaklarını tırmanmaya başladığını hissedebiliyordum ancak gerilmemiştim. Aksine, bu hali öylesine komiğime gitmişti ki neredeyse gülecektim. Neden onunla konuşmuyordum? Bu saygısızlığı nasıl yapardım? Başından beri susmayı isteyen birinin neden konuşmadığımı merak etmesi dünya saçmasıydı.

''Ne söylememi istiyorsun?'' diye soludum en sonunda. ''Yaralar ve kurşunlar. Bunlar sıradan şeyler, hayatlarımızın bir parçası.'' Ona bakmadığım halde onu sinirlendirdiğimi biliyordum. Hiç ses vermeyince ona doğru yavaşça döndüm ancak sırf ben onun üzerine giderken yüzünün girdiği o tedirgin ifadeyi izlemek için. ''Değil mi?''

Beklediğim manzarayla karşılaşmadım ve ona tükürebileceğim bütün laflar dişlerimin ardında kaldı.

Önce direksiyondaki ellerini gördüm. Parmak boğumlarının üzeri kabuk tutmuş yaralarla kaplıydı. Sol avucunda çoktan değişmiş olması gereken, kuru kanla kaplı bir sargı vardı. Üzerinde onu hiç görmediğim kadar rahat, salaş kıyafetlerin açıkta bıraktığı kollarında ufak tefek çizikler vardı. Bakışlarım en sonunda yüzüne çıktığında kirli sakalları, çoktan patlayıp kabuk tutmuş kaşı ve kopkoyu göz altları birer birer gözüme çarptı ve artık yüzümden silemediğim bir şaşkınlık içerisindeydim.

''Sana ne oldu böyle?'' Bakışları benimkilerle buluştuğunda onların da vücudunun geri kalanından farksız olmadığını gördüm; renksiz, cansız, kanlı.

''Yaralar ve kurşunlar,'' dediğinde benim aksime ses tonunda en ufak bir iğneleme yoktu. 

Bu sefer sinirlenmeye başlayan bendim ve bunu saklamaya çalışmadım. Hala onun harap olmuş yüzünü ve bedenini incelerken, ''Ciddiyim,'' dedim. ''Ne yaptın?''

O an aklımda binlerce senaryo belirip kayboldu. Kim bilir kimlerle çatışmış, dövüşmüş ve kim bilir neler yaşanmıştı. Bu halinin benim vurulmamla bir ilgisi olduğunu tahmin etmekte zorlanmamış ve bu olasılıkla göğsüm sıkışmıştı.

''Ne yaptım?'' dedi beni taklit ederek. ''Neden ben on altı yaşında bir oğlan çocuğuymuşum gibi konuşuyorsun?'' Çünkü öyle davranıyorsun. Ona cevap vermedim ve konuşmasını bekledim. Ciddiydim ve sakin kalmaya çalışıyordum ancak bu konuşmamızın da bir tartışmaya varacağını kestirebilecek kadar tecrübeliydim.

Yola bakmaya devam ederken, ''Önemli bir şey yok,'' dedi bakışlarımdan kurtulmak istercesine. ''Ayrıca bana cevap vermedin. Nasıl hissediyorsun?''

Kafam allak bullak olmuştu ama sabırlı davranmak zorundaydım. En sonunda ''İyiyim,'' diye geçiştirdim. ''Canan ve diğerleri bana gayet iyi baktı.'' Sinyal verirken başını yavaşça salladı. Bana iyi bakacaklarını zaten benden önce biliyordu. ''Bu halinin benim vurulmamla bir ilgisi var mı?''

Evinin bulunduğu yere az kaldığını sıklaşan ağaçlardan anlamıştım. Tekrar ona döndüğümde kurtuluşunun olmadığını bilmesini istiyordum. ''Kısmen,'' dedi kısaca. 

''Kısmen?'' Evin önüne geldiğimizde havlama sesi bir uğultu gibi uzaktan gelmeye başlamıştı. 

El frenini çektiğinde bana dönüp, ''Neyi anlamadın?'' diye sordu. ''Neden ve kimin tarafından vurulduğunu bulmaya çalıştım.''

Kaşlarım kalkarken içimdeki merak duygusu onun için hissettiğim ufak endişeyi kolayca silip süpürmüştü. ''Buldun mu?''

Bakışları yara almıştı ve bana arabada tamamen dönene kadar bunu fark edememiştim. Metin yıkılmış gibiydi. Buna inanmak istemiyor oluşum beni hayal kırıklığına uğratsa da bir şeyler ya da birileri onu fena halde yıkmıştı. Belki onlar bunu bilmiyordu, belki onların aldıkları hasar daha fazlaydı ancak Metin'in içinde bir yerlerde can çekişen ruhu artık tamamen sökülmüş gibiydi. Gözlerinin içine baksam da göremiyor oluşum tüylerimin ürpermesine neden olmuştu. Ona ne olmuştu?

''Evet,'' dedi basit bir şekilde. Beni incelerken bakışları aşağıya, karnıma kaydı ve tekrar gözlerimi buldu. ''Sanırım artık ödeştik.''

Gözlerimi kıstım. Dalga mı geçiyordu yoksa ciddi miydi anlamıyordum çünkü üstü kapalı konuşuyordu. 

''Ben senin yüzünden vuruldum, sen de benim yüzümden vuruldun.''

Gözlerim açılırken kurduğu cümlenin hem bu kadar gerçek hem de bana bu kadar uzak oluşu canımı yaktı. Artık gerçekliğim bu muydu? Vurulmak, silahlar, kurşunlar ve yaralar...

Bir şey söylemeyeceğimi düşündüğünde ağır adımlarla arabadan indi. Ona gerçekten söyleyecek söz bulamıyordum çünkü onun acımasız açık sözlülüğü karşısında ne dersem diyeyim kayıtsız kalacaktı.

Birden, bu konuşmanın ardından aklıma gelen bir dürtüyle elimi cebime attım. Canan'ın bana vermiş olduğu zarfın artık neyle alakalı olduğunu biliyordum. Zarfı açıp içindeki mektubu çıkardığımda kimden olduğunu da tahmin edebiliyordum, bu yüzden bunu doğrulamak için önce en aşağıya baktım.

Kerem Akyüz

''Sevgili Lara,

Yaşamış olduğun talihsizlikten dolayı sana ne kadar mahcup hissettiğimi anlatamam. Böyle bir şeyin başına gelmiş olması hala beni canı gönülden yaralıyor ve senden af dilemekten başka yapabilecek bir şeyimin olmaması da acımı katlıyor. Yaşadığını biliyor olmak bir nebze de olsa içime su serpiyor ancak bunun bencillikten başka bir şey olmadığını biliyorum. Sana affımla beraber gerçekleri de sunmam gerektiğini düşünmekteyim.'' 

Kalbim sanki yüksek bir yerden düşercesine havada asılı kaldığında kapım açıldı ancak o tarafa bakmadım, hatta bir şey dendiyse duymadım bile.

''Seni her gün izliyor, uzaktan da olsa korumaya ve kollamaya çalışıyorum. Benim için ne kadar değerli olduğunu sana anlatsam inanmazsın, biliyorum, lakin öyle olduğunu bilmen gerekiyor. O gün seni yalnız yakaladığımda fazla zamanımız olmadığını bilsem de seni uyarmaya çalıştım. Olabilecek en basit, en açık yolla. Sana onlardan...''

''Ne okuyorsun?'' Metin'in birkaç kez bir şey söylediğini yeni idrak edebilmiş gibi başımı ona doğru kaldırdım. Arabanın kapısına yaslanmış bir bana, bir de elimdeki mektuba bakıyordu. Ona hiçbir şey söylemeden mektuba geri döndüm.

''Sana onlardan uzak durman gerektiğini söylemiştim. Seni elinde zorla tuttuğunu biliyorum ancak korkun yersiz, çünkü seni en kısa zamanda ondan kurtaracağım. Sana o gece o silahı doğrulttuğunda adamlarım ne yapmaları gerektiğini çok önceden biliyordu fakat her şey ters gitti. O adam bize bir oyun oynarken seni de yem olarak kullandı ve vurulmana neden oldu. Bunun cezasız kalmayacağını bilmeni isterim, için rahat olsun.

Umarım bu özrümü kabul eder, geri dönüşü olmayan bu hatanın yanındaki şeytan tarafından kasten ayarlanmış olduğunu anlarsın. Senin kötülüğünü asla istemem. En yakın zamanda görüşmek üzere,

Kerem Akyüz.''

Tuttuğumu fark etmediğim nefesimi verirken başımın üstünden Metin'in, ''Orospu çocuğu,'' diye tıslamasıyla kendime geldim. Ona bakmadan bir ayağımı arabadan indirdim ve geri çekilmesini bekledikten sonra tamamen dışarı çıktım. Şimdi kapıyla onun bedeni arasında kalmıştım çünkü koluyla arabanın kapısını tutuyordu. 

''Lara,'' dedi ona bakmamı emredercesine. Yüzümü ona doğru kaldırırken elimdeki mektubu canı kanı varmışçasına buruşturdum ve canının yanmasını istedim. Harap olmuş gözlerine sanki bir darbe daha inmişti ancak bu bende az önceki gibi bir etki yaratmadı. Artık gerçek olduğuna inanmıyordum. 

Kafasını iki yana sallarken, ''O adamın saçmalıklarına mı inandın?'' diye sordu. Sanki hayal kırıklığına uğramış gibiydi ama bu imkansızdı.

Ona acı bir şekilde gülümsedim ve ''Artık neye inanacağımı bilmiyorum,'' dedim dürüstçe. Önümde duran koluna hafifçe dokunup çekmesini sağladım ve eve doğru ilerledim. Adımlarım boş, bakışlarım dalgın ve aklım darmadağındı. 

Arkamdan hiddetle geldiğini adım sesleri boş zihnimin duvarlarında fazlasıyla gürültülü bir şekilde yankılandığında idrak ettim ama yine de beni kolumdan tutup durduğunda tepki verecek gücü bulamamıştım.

Bir gerçeği öğrenmek, bir başka gerçekten soyutlanmak demek oluyordu. 

Artık alıştığımı sanmıştım ama kendime yalan söylüyordum. Metin'e güvenmem için hiçbir neden yokken ona güvenmiştim ve bu ince duvar bir yabancı tarafından hasar almıştı. Şimdi kimi suçlayabilirdim kendimden başka? Gerçekleri bulmak için daha kaç enkaz altında kalmam gerekiyordu?

''Beni duyuyor musun?'' dedi elini kolumdan çekmeden. Ne sorduğunu, ne söylediğini bilmiyordum. Şimdi gözlerine baktığımda onun da aynı benim gibi enkaz altında kaldığını anlamıştım. Hangi gerçeğin onu bu arafa hapsettiğini sormak istedim ama yapmadım.

Sandığımdan daha güçlü çıkan bir ses tonuyla, ''Ne önemi var?'' diye sordum. ''Kime inandığımın senin için ne önemi var?''

Şaşırmamıştı, sinirlenmemişti ancak söylediğimi iyi karşılayacak hali de yoktu. ''Biz bir yola çıktık. Bana güvenmiyorsan...''

''Sen bir yola çıktın,'' dedim işaret parmağımı kaskatı kesilmiş göğsüne bastırırken. ''Sen bir yola çıktın, beni kolumdan çekiştirdin ve yanına aldın.'' Kaşları kalksa da eminim içinde bir yerlerde nankör ya da şımarık olduğuma inanıyordu.

Ağzını açmasına ve bana zehir dolu kelimelerini kusmasına izin vermeden kolundan tutup elini tişörtümün altına, sargımın üzerine götürdüm. Sanki haberi yokmuş gibi, ''Ben vuruldum, Metin,'' dedim. ''Ve eğer ölseydim tek bildiğim senin beni vurduğun olacaktı çünkü bana silahı doğrultan sendin.''

Duraksamış olduğunu görebiliyordum. Söylemek istediği onca şeye rağmen özür dilemekten başka seçeneği kalmamıştı ve bunu ikimizin de biliyor oluşu canını sıkıyordu. Kapana kısılmıştı çünkü haksızdı ve bunu kendine yediremiyordu. 

''Sana güvenmiştim,'' dedim nereden geldiğini bile bilmediğim bir göz yaşıyla. ''Ta ki senin bana güvenmediğini söyleyip bana silah doğrulttuğun geceye kadar.'' Gözümden akan yaşa odaklanan gözleri tekrar gözlerimi bulduğunda artık yüzünde okuyamadığım bir ifade vardı. 

''Söylerken bile inanasım gelmiyor ama vuruldum, o acıyı tattım ve öyle keskindi ki hala anımsıyorum,'' diye devam ettim. ''Uyandığımda yoktun, ertesi gün de yoktun.'' Acınası görünmek istemesem de sesim çatallaşıyor, kendime engel olamıyordum. ''Beni almaya geldin. Sanki ben bir köpekmişim ve sahibim tatilden dönmüş gibi.''

Eli karnımdan belime kayarken çıplak tenimle birleşince neredeyse onu ittirecektim. 

''Şimdi bana gelmiş o adama inandığım için kızıyorsun. Sana neden güvenmediğim için değil, o adama neden güvendiğim için.'' Gözlerim artık yaştan dolup taşıyordu ve ara sıra yakınımdaki görüntüsü bulanıklaşıyordu. ''Çünkü ben sadece senin yolunda ilerleyen bir piyonum ve o adamla senin taht savaşında aslında hiçbir şey ifade etmiyorum.''

Eli tişörtümün altından sırtıma çıktı ve beklemediğim bir şekilde beni kendine çekti. Bedenlerimiz çarpıştığında canım yansa da umursamadım ve bana sarılmasına izin verdim. Göğsüne yüzümü gömerken ağlamam şiddetlenmişti ancak kollarımı ona sararak karşılık vermedim.

''Savaşınızın bir parçası olmak istemiyorum,'' dedim boğuk sesimle. Kolları bütün bedenimi kendine kenetlemişti ve nefes almamı bile zorlaştırıyordu. Umurumda değildi. ''Bana gerçekten güvenmeyen sensin ve artık çok yoruldum.''

Rüzgar eserken altımızdaki olması gerektiğinden uzun olan çimler bana katılırcasına hışırdadı. Onlar durduğunda artık etraf tamamen sessizdi. Nefes alıp verişi yoğunlaştığında burnunu dayadığı saçlarımı kokladığını fark ettim ve bütün vücudum kaskatı kesildi. 

Zar zor duyabildiğim bir sesle, ''Özür dilerim,'' dedi. Özrü sanki bir rüzgara karışmıştı, uçup gitmesi an meselesiydi ancak o buna izin vermedi ve dediğini tekrarladı. ''Özür dilerim.''

Zaferi hissetim ancak beni tatmin etmedi. Tek bildiğim gitmek istediğimdi. Ondan çok uzağa.

Söylemesine gerek yoktu ancak benden tek bir konuda özür dilemiyordu. Sarılışı, ses tonu ve nefes alıp verişinde bile farklı olan bir şey vardı ve bunu fark ettiğimi biliyordu. Ona gerçekleri kusmuştum. Onu çıkmaz sokağa sokmuştum. Onu ilk kez yenmiştim. 

Zaferi hissettim. Rüzgar beraberinde yorgunluğumu söküp aldı. Onu gerçeklerimle yüzleştirdim. Çimler aramızdaki bütün sessizliği büyük bir zevkle dolduruyordu.

Güvende olduğunu biliyordu. Güvende olduğumu biliyordum.

Ondan uzaklaşmak istiyordum.

Bir risk almış, bir kömürü irdelemiştim.

Geri çekilirken beni tutmayı bırakmadan, ''O adama inanmadığını biliyorum ancak yine de...'' dedi yüzüme bakarak. ''Seni yem olarak kullanmadım.'' Bakışları her ne kadar kasvetli ve ciddi olsa da sesi ve söyledikleri öyle değildi. 

''Eğer seni vuracaklarını bilseydim kendimi siper ederdim.'' Hiç tereddüt etmemişti.

Ellerim simsiyahtı. Kömür bütün karanlığını bana da bulaştırmıştı ve bu sadece fiziksel değildi. Ancak bu, kazandığım zaferin yanında hiçbir şey ifade etmiyordu çünkü ovaladığım ve karanlıktan arındığım yerler parlıyordu.

Sırtımda on kılıç vardı.

Uçurumdan atlamak üzereydim.

Kılıçların sahibi yanımda belirdiğinde artık ondan kaçamayacağımı biliyordum.

Şimdiyse Raphael'in kutsaması altında sarılan iki çıplak ruhtuk.