Gerçeğin her zaman iki yüzü vardır.

Bacağımı sallayarak oturduğum bu küçük kanepede kendimi ona bakmamaya zorlasam da yapamıyordum. Elindeki sargı bezini değiştirirken o da benim gibi düşüncelere dalmış görünüyordu. Ona eve girdiğimizde yardım etme teklifinde bulunsam da başını iki yana sallayarak basitçe reddetmişti. Küçüklüğünde de yardım kabul edip etmediğini merak etmekten kendimi alıkoyamadım.

Gerçeğin ikiden fazla yüzü de olabilir.

Sırtı bana dönüktü. Onu izlediğimi bilmiyordu. Şu an onu öldürmeyi planlayan bir katil gibi görünsem de tek yapmaya çalıştığım yapboz parçalarını birbirine oturtmaktı fakat pek çoğu eksikti.

Bir şeyler mırıldandığını duyduğumda artık düşüncelerimden tamamen sıyrıldım. Akli dengemi bu kadar düşünerek kaybetmek istemiyordum. Ona, ''Bir şey mi dedin?'' diye sordum. Sanki sesli düşündüğünün farkına yeni varmış gibi duraksadı. Eliyle işi bittiğinde yavaşça bana doğru döndü.

''Bir de pişkin pişkin gerçek soyadını da eklemiş mektuba,'' dedi sakin kalmaya çalışarak. Tezgaha geri döndüğünde raflardan birine uzanıp bir su bardağı aldı. ''Kartları açık oynuyor aklı sıra.''

Öfkesini bastırmakta zorlanıyordu ve belli ki bu bir süre devam edecekti. Keşke mektubu ondan gizli bir yerde okusaydım. Tıpkı Kerem'le barda olan karşılaşmam gibi. Ondan böyle bir şey saklıyor kalp atışlarımı hızlandırsa da korkuyu hemen uzaklaştırdım. Bana bir bardak su ve yanında ilaç getirdiğinde şaşkınlıkla ona baktım.

''Ağrı kesicin,'' dedi bana uzatırken. Ona yarım yamalak teşekkür ederken suyu ve hapı elinden alıp içtim. Yanıma otururken telefonunu çıkarıp birini aradı ve telefonu kulağına götürdü.

''Hasan Amca, benim Metin,'' dedi karşı tarafı beklemeden. ''Döndüğümü haber vermek için aradım. Birazdan Roach'ı almaya geleceğim.'' Ellerimin arasında duran bardağa inen bakışlarım göz yaşlarının da etkisiyle ağırlaşmaya başlamıştı. ''Sen biraz uyu artık.'' Benimle konuştuğunu anladığımda ona döndüm. Ayağa kalkarken telefonu cebine geri soktu. Ona başımı salladım. Başka bir şey söylemeden banyoya gitti.

Kanepeye kıvrıldığımda nasıl uyuyacağımı bilmiyordum ama banyodan su sesi gelmeye başladığında bilincim kapanmak üzereydi.

''Ondan özür dilemek istiyorum, anlamıyor musun?''

Giray. Rüya mı gerçek mi olduğunu ayırt etmek istercesine kısa uykumdan gözlerimi kırpıştırarak uyandım ve yattığım yerde kıpırdamadan etrafa göz gezdirdim. Verandada Metin'in sırtını görebiliyordum. Roach yanında uzanıyordu. Karşısında Giray olduğunu tahmin ettiğim biri oturuyordu.

''İyi bir zaman değil,'' dedi Metin ona. Sesleri çok boğuk geliyordu ve rüzgar çoğu yerde kelimelerini yutuyordu ancak az çok anlayabiliyordum. Hava kararmıştı.

Bir gülüş sesi yükseldi. ''Ne zamandan beri onu düşünür oldun?'' Metin cevap vermedi. Birbirlerine ölümcül bakışlar attıklarını tahmin edebiliyordum. ''Rolleri mi değiştirdik? Artık iyi polis sen misin?''

''Yeter, Giray,'' dedi Metin alçaltmaya çalıştığı bir ses tonuyla. ''Yaptığın rezillikten sonra neden seni görmek istesin? Neden özrünü dinlesin?'' Sessizlik öyle uzadı ki orada olup olmadıklarını kontrol etmek tekrar gözümü açtım. Oradalardı.

Rüzgarın uğultusu küçük evi doldururken Giray'ın söylediği hiçbir cümleyi anlamamıştım. Seçebildiğim tek sözcükler öpüşmek, vurulmak ve özürdü.

''Sen lanet bir uyuşturucu bağımlısısın.'' Gözlerimi artık kapatmıyordum. Hatta burada saklanır gibi onları dinlemeye çalışmaktan da çok yorulmuştum.

Giray bir kahkaha daha attı. ''Söyleyene bak!''

Kanepede oturur vaziyete geldiğimde aralarındaki gerilim gözlerini öyle bir sise bürümüştü bu çıplak camdan bile beni fark etmeleri imkansız gibiydi. Ayağa kalktığımda karnımdan gelen aç olduğumu belli eden sesle yüzümü buruşturdum. Neredeyse on saattir bir şey yememiştim. Mutfak raflarına doğru yürürken atıştırmalık herhangi bir şey bulabilmeyi umut ettim.

''Ciddiyim, Giray,'' dedi Metin zar zor duyulan sesiyle. ''İşim başımdan aşkın zaten.''

Rafları karıştırdım. Çekmeceleri sessizce açıp kapattım ancak birkaç makarna paketi, biraz baharat ve protein tozundan başka hiçbir şey bulamadım. Yüzümü ekşitsem de yavaşça buzdolabına yöneldim.

''Sana söylüyorum,'' dedi Giray daha sakin bir ses tonuyla. ''Bırak Lara benimle yaşasın. Sen de ne bok yersen ye.''

Nerdeyse boş olan buzdolabının kapağını açtığım gibi kapadım. ''Eve dön, Giray.'' Metin'in yeteri kadar sabrı kalmamış gibiydi.

''Bana güvenmiyorsun.'' Giray'ın rüzgara karışan sesindeki kırgınlığı kafamda uydurduğuma kanaat getirdim. ''Artık bana da mı güvenmiyorsun?''

Gücüm kalmamış gibi hissediyordum. Bir bardak su doldurup içtim ancak açlığım hala tepemde beni bitirebilecek bir canavar gibi dikiliyordu. Bayılmadan önce bir şeyler yemem gerekiyordu ve kendimi hiç istemeyerek verandaya çıkarken buldum. Kapıyı açmamla Giray'ın ayağa kalkışı bir oldu ve bu beni son derece rahatsız etti. Ona aldırmadım.

Utanarak da olsa Metin'in tarafındaki sandalyeye oturdum ve karnımı tutarak, ''Bir şeyler yemem gerekiyor,'' dedim. Sesimin umduğum kadar acınası çıkmamış olmasını umuyordum. Giray sandalyesine geri otururken bakışları üzerimdeydi.

''Pekala,'' dedi Metin bunu beklermiş gibi yerinden kalkarken. ''Markete gidip bir şeyler alalım.'' Giray hala bana bakıyordu ve Metin de bunu fark etmişti. ''Giray,'' dedi uyarıcı bir ses tonuyla. ''Sen de artık evine git.''

Giray onu dinlemedi. Aksine, ayağa kalkıp Metin'in az önce kalktığı sandalyeye oturdu ve bakışlarımı yakaladı. ''Lara,'' dedi acınası bir ses tonuyla. ''Biliyorum, yaptığım çok aptalcaydı...''

Bu konuşmayı kestirip atmak istercesine, ''Öyleydi Giray,'' dedim. ''Şu an gerçekten çok açım, konuşacak enerjim yok.'' Yalan söylüyordum. Doğru söylüyordum. Onu görmek bile midemi bulandırıyordu. Gözlerinin içi kıpkırmızıydı. Şu anda da bir şeylerin etkisinde olabilir miydi?

Metin göz kapaklarını yavaşça ovuşturup içeri girdi. Gerçekten bezmiş görünüyordu. Geri geldiğinde arabanın anahtarıyla beraber benim ceketimi de almış olduğunu gördüğümde neredeyse tepki verecektim. Ayağa kalktığımda Giray da benimle beraber ayaklandı ve önümü kesti.

''Bunu hak etmiyorum,'' dedi kafasının bulanık olduğundan artık emin olduğum bir tavırla. Arkasında duran Metin'i işaret ettikten sonra, ''O sana bunca zaman bok gibi davranmasına rağmen...'' dedi ama Metin'e döndüğü anda bir şey onu durdurdu. Belki de kafası ceketimi fark etmeyecek kadar bulanık değildi.

''Bir dakika, bir dakika...'' dedi histerik gülüşleri arasından. Bir bana, bir de Metin'e baktı ve sanki bir aydınlanma yaşıyormuşçasına gözleri parladı. Bu konuşma hiç iyi bir yere gitmiyordu. ''Siz... Siz ikiniz...''

İşaret parmağı ikimiz arasında gidip geliyordu. Endişeli bir şekilde göz ucuyla Metin'e baktım ancak o çatık kaşlarının altından alev alev yanan gözlerle Giray'a tutulmuştu. Duş almış olduğunu yeni hatırlamıştım. Sakallarına dokunmamıştı ancak saçları uzun olsa da artık dağınık durmuyordu. Daha doğrusu dağınıklardı ancak bu bitik dağınıklıktan çok... Kafamı iki yana sallamamak için kendimi zor tuttum.

''İkiniz arasında bir şey var, değil mi?'' Giray yıkılmak üzereydi. Tahminde bulunduğu şeyin imkansızlığını bildiği halde aklına başka bir seçenek gelmiyordu. Aramızın kötü değil de normal oluşunu kaldıramamıştı ve ben bile daha bu normalliğe alışmış değildim. Ona acıdığımı hissettim.

''Giray,'' diye tısladı Metin adeta. Tanrım, bu kadar açık tenli olmama küfür etmek istiyordum çünkü kesin utancın rengi yanaklarımda yerini almıştı. ''Kes sesini ve evine dön.''

Artık buna bir son vermek istercesine Giray'ın arkasından dolaşıp, Metin'den ceketimi almaya yeltendiğimde Giray hiç beklemediğim bir hamleyle sertçe kolumdan yakaladı. Beni kendine döndürdüğünde açlığın da vermiş olduğu bitkinlikle karnımdaki acı yüzümü buruşturmama neden oldu.

Aynı anda Metin elindeki ceketimi masaya fırlatıp Giray'ın üzerine atıldı ve beni ondan kurtardı. Omuzlarından tutup onu evin duvarına yapıştırdığında hala tek amacı onu benden uzak tutmaktı, kardeşinin kafasının yerinde olmadığını biliyordu ve ona bu haldeyken zarar verecek bir şey yapamazdı.

Birbirlerine söylemek istedikleri onca şeyi ikisi de içine gömdü ancak öfkeleri gözlerinde parladı. Giray silkinerek Metin'i kendinden uzaklaştırdı ve Metin buna itiraz etmedi. Hızlı adımlarla bahçenin çıkışına doğru ilerlerken onu izleyen gözlerim, Metin'in hareketlenmesiyle ona döndü.

''Alo? Yekta?'' Giray arabasını çalıştırır çalıştırmaz lastiklerden bir çığlık koptu. ''Giray'ı GPS'den izlemeni istiyorum. Güvende olduğundan emin ol.'' Karşı tarafın ne cevap verdiğini bile dinlemeden telefonu kapattı ve Giray'ın gittiği yöne doğru hararet dolu bakışlarla baktı.

Abiler ve erkek kardeşleri.

Küçükken beraber büyüdüklerinde her zaman işler kolay, anlaşılır görünür. Küçük oğlan abisinin peşinde dolanır, onu arkadaşlarıyla tanıştırması için can atar ve araba yarışlarında onu yenmek en büyük gayesidir.

Abiler yaş farkı ne kadar olursa olsun kardeşini her zaman küçük görür. Abiler küçüğü ev dışında istemez, ona onun daha anlayamayacağı hileler yapar ancak her zaman ona karşı bir koruma içgüdüsüyle yaşar.

Abiler ve erkek kardeşleri büyür, koca adamlar olur. Hiçbir konuda ayrım kalmaz. Onlar artık yoldaş, gerçek dost ve birbirlerinin en güvenilir dayanakları olurlar.

Böyle mi olur?

Metin Giray'ı önemsiyordu. Belki de önemsediği tek insan oydu ve o da günden güne küçücük bir felaket uğruna gözlerinin önünde kendini kaybediyordu. Eminim içinde bir yerlerde, bütün bu yaşadığı şeylerin yanında, onun kafasını en çok kurcalayan buydu. Onu annesinin ölümünden, babasının gazabından ve daha belki de bilmediğim yüzlerce şeyden korumuştu ancak o da artık bir adam olduğunda yapabileceği bir şey kalmamıştı. Yine de Metin Giray'dan vazgeçmeyecekti.

Giray ise hüzün ve öfke doluydu. Nedenini anlamıyordum. Yaşadığı şeyler aciz insanın birer parçasıydı ancak bu başkalarına yaptıklarının bahanesi olmamalıydı. Kendine yavaş bir ölüm seçmişti ve ayık olduğunda, eğer olursa, kendini kaybettiğinde yaptıklarından ötürü duyduğu acıyı ve pişmanlığı nasıl hafifletecekti?

''Gidelim.'' Önümden hızla geçip arabaya doğru ilerlediğinde bir süre arkasından bakakalmaktan başka bir şey yapamadım. Onlar için üzülüyordum.

Masanın üzerindeki ceketimi alıp arkasından yürümeye başladım.

İkimizin de doğal olarak sesinin çıkmadığı ve tehlikeli olabilecek kadar hızlı bir araba yolculuğunun ardından markete vardık. Bütün iştahım kapanmıştı.

O dışarıda sigarasını içerken ve telefonda konuşurken ben de markete girdim ve bir alışveriş arabası kaptım. Evde hiçbir şey yoktu. Alınması gereken çok şey vardı.

Patates, soğan, havuç gibi sebzeleri yeterli miktarda alış veriş arabasına poşetler halinde yerleştirdim. Sebze meyve reyonundan çıkmadan önce gözüme ilişen ayvalara bir şans vermek istedim. Çok güzel görünüyorlardı ve bir anda canım çekmişti. İki tane alıp onları da sepete koydum.

Süt, yumurta, peynir gibi birkaç temel eşyadan sonra o reyondan da çıktım. Metin yanıma ulaştığında market arabasına bir göz attı. Giray'la olan tartışmanın etkisinden hala çıkabilmiş değildi. Boş bakışlarla marketi süzdü ve ben eşyaları alırken o yanımda boş boş dolaşmaya devam etti. Gergin hissediyordum. Bu duygudan hoşlanmıyordum.

Kişisel bakım bölümüne geldiğimizde kendime almam gereken şeyleri hatırlamaya çalıştım. Jilet, şampuan, ped gibi birkaç ufak tefek malzemeyi de sepete atıp arkama hızlı bir bakış attım. Metin'i direkt olarak bana bakarken yakalasam da gözlerini öyle hızlı kaçırdı ki artık emin değildim. Hala yumuşamış değildi. Gerginliğini neredeyse bütün markete yaymıştı.

''Sanırım bu kadar,'' dedim market arabasını kasaya doğru sürerken. ''Eklenecek başka bir şey var mı?''

Bir süre dalgın bir şekilde alışveriş arabasındaki poşetlere baktı. ''Et aldın mı?'' En üstte duruyordu. Görmemesine aldırmayıp ona başımı salladım. Aldıklarımızı kasaya yerleştirdikten sonra Metin cüzdanını dalgın bir şekilde çıkarıp, kartını kasiyere uzattı. Onu böyle görmek hoşuma gitmemişti.

Birkaç hafif poşet haricinde poşetlerin hepsini aldı ve arkasına bile bakmadan marketin çıkışına doğru yönelmeye başladı. Onu ardından takip ederken kasiyer önce ''Beyefendi!'', sonra daha yüksek sesle ''Hanımefendi!'' diye seslendi ve ikimiz de arkamızı döndük. Bana bakarak Metin'in kartını uzattı ve ''Eşiniz kartını unuttu,'' dedi.

Sanki markette tam benim olduğum yerde deprem olmuş ve bunu herkes görmüştü. Kasadaki bütün müşterilerin gözü bize kaydığında o depremin yarattığı yıkımın altında kalmak istercesine boğuldum. Yüzümü ateş basarken hızlı adımlarla kasiyerin elinden kartı koparırcasına aldım. Döndüğümde Metin hala poşetlerle kapıda dikiliyordu. Ona bakmadan dışarı çıktım.

Poşetleri bagaja yerleştirdikten sonra arabaya bindiğimizde hala ateşim varmış gibi hissediyordum. Metin'den bir ses duyar gibi olduğumda göz ucuyla ona baktım. Artık boş bakmıyordu. Dudağının kenarı kıvrılmıştı.

Sırıtıyordu.

Boğazımı temizleyip, ''Bir şey mi oldu?'' diye sordum. Bana bakmadı ancak sırıtmaya devam ediyordu.

''Aynaya bakmak ister misin?'' Kaşlarım çatılırken önümdeki aynayı indirip yüzüme baktım. Ah, kızarmıştım. Ay ışığı bugün beni fena halde yakalamıştı.

Bozuntuya vermeden, ''O kadar açım ki ateş bastı,'' diye geçiştirmeye çalıştım. Söylediğim anda pişman olmuştum çünkü şimdi sırıtışı daha da genişlemişti. Ona bakmayı kesip yola döndüm.

Bu onunla isteyeceğim türden bir normallik değildi. Evren beni yanlış anlıyor olmalıydı. Benimle dalga geçiyor olmasını umursamayacaktım, sonuçta yemeğimi o yapacaktı.

Saat geç olmuştu. Çok hızlı yediğim patates kızartması, pilav ve köfte mideme oturmuş gibi hissediyordum. Metin Roach'a mamasını koyuyor, ben ise bulaşıkları yıkıyordum. Bir an üçüncü bir şahıs gibi bu manzarayı gördüğümde irkildim. Bir şekilde tutunmaya çalışıyor, bazı şeyleri her ne kadar öyle olmasa da normal karşılamaya çalışıyordum.

Vurulduktan sonra iyileşmeye başladığım o hafta kendi üzerime bu kadar gitmeme kararı almıştım. Olayları derinlemesine düşünmek bana zarar veriyordu. Geçmişi, bu ana nasıl geldiğimi ve hayatımın ardında yatan gizemleri aklıma getirmek canımı yakıyordu. Sanki artık kendi zihnimi kaldıramayacak duruma gelmiştim.

Bahçeden gelen Roach ve Metin'in seslerini susturmaya çalışmadım. Onlar o an normaldi. Bulaşıkları yıkamayı bitiren ben de normaldim. Bu hep böyle gitmeyecek ve buna alışmayacaktım elbette, bu da bana zarar verirdi. Sadece daha iyi hissettiğim, olmam gereken yerde olana kadar olanları sineye çekecektim. Normal karşılayacak, normalmiş gibi düşünecek ve normal davranacaktım.

Kağıt havlu veya benzeri bir şey bulamadığım için ellerimi kotuma silmek zorunda kaldım. Bu hareket nedense bana duş almam gerektiğini hatırlatmıştı. Dudaklarımı birbirine bastırıp tişörtümü kaldırdım. Sargı bezi kalın ve temizdi ancak duşa girdikten sonra onu da değiştirmem gerekecekti. Bir an temizlenmek bile gözümde büyüdü. Kendimi zorlayarak banyoya girdim.

Üzerimdeki kıyafetleri teker teker, yavaşça çıkarmaya başladım. O an aynaya bakmaya öyle korktum ki sanki karşımdaki beden bir insan değil canavara ait olabilirdi. Açık kahve saçlarım kabarmış ve fazlasıyla uzamıştı. Saçlarımın görüntüsü karşısında neredeyse midem bulandı.

Sandığım gibi kaburgalarım sayılmıyordu ama artık beni asla terk etmeyen küçük alt göbeğim yok olmuştu. Buna sevinmek istedim. Vücudum eskisi gibiydi, sağlıklı görünüyordu ve kafamı saymadığımızda seksi bile denebilirdi.

Çekmeceleri açıp kapattım ve tıraş malzemelerinin arasında neredeyse hiç kullanılmamış bir makas buldum. Ah, evet, bunu yapacaktım.

Tek korkum saçlarımı yamuk yumuk kesmekti. Derin bir nefes aldım tuttuğum kalın bir tutamı omuz hizasında kestim. Korkmadım, tereddüt etmedim. Aksine heyecanlıydım. Kısa saç kullanmayalı yıllar olmuştu. Diğer tarafa da aynısını yaptıktan sonra arkam için ne yapacağımı düşündüm. İçgüdülerime güvenerek kesmeye çalışsam da kestiğim anda yamuk olduğunu anlamıştım.

Aynaya arkamı dönüp baktım. ''İyi bok yedin,'' diye fısıldayıp elimden geldiğince ince tutamlar halinde saçımı düzeltmeye çalıştım. Saçımı tarayıp tekrar tekrar gözüme batan her yeri düzeltmeye çalıştım.

İşim bitmişti. Daha doğrusu artık kollarım yorulmuştu bu yüzden devam etmeyecektim. Bütün bunlar bittiğinde iyi bir kuaföre gideceğime dair kendime söz verdim ve saçıma bakmayı kestim.

Artık ciddi kısma gelmiştim. Sargıyı çıkarmam gerekiyordu. Elimdeki makas yardımıyla titiz hareketlerle sargıyı kestim. Makası geri bırakıp sargıyı bedenimden ayırmaya başladım. Ne beklediğimi bilmiyordum ancak gördüğüm şeyin beni her türlü rahatsız edeceğini biliyordum. Mükemmel bedenimi lekeleyen mükemmel bir kurşun yarası.

Sargıyı çıkarıp çöpe tıktım. Doğrudan değil de aynadan yaranın yansımasına baktım. Düşündüğüm kadar kötü değildi. Hissettiğim kadar iyi de değildi. En azından iyileşme sürecindeydi.

Küvet dolduğunda öncesinde sıcak gelen suya hemen alıştım ve tamamen içine girdim. Bunun yaram için iyi olup olmadığını bilmiyordum. Tek isteğim birkaç dakikalık rahatlamaydı.

Saçlarımı köpürtüp, vücudumu sanki çamura bulanmışçasına keseledikten ve jiletlendikten sonra duştan çıktım. Yanıma aldığım temiz iç çamaşırlarımı üzerime geçirdim. Altıma kışlık sayılamayacak olsa da uzun bir pijama altı geçirdim. Bunu bana Canan almıştı. Üzerime tişörtümü geçirmeden önce sargı sarmam gerekiyordu.

İlaçlarımı sürdükten sonra sargıyı elime alıp vücuduma sarmaya çalıştım ancak bir türlü becerememiştim. En sonunda saramamış olmama bozularak yapabildiğim en iyi bağlamayı yaptım ve saçıma bir havlu sarıp banyodan çıktım.

Yukarıdan sesler geldiğinde Metin'in odasına çekildiğini anladım. Valizime doğru ilerleyip bu geceyi geçirebileceğim normal bir kitap bulmaya çalıştım. Yanımda sadece iki kitap vardı; binlerce kez okuduğum Dorian Gray'in Portresi ve daha yeni olan bir Wulf Dorn romanı. Yerde yatarken merakla beni izleyen Roach'a kitapları çevirdim.

''Hangisi?'' Kitaplara değil bana bakıyordu ve en az sahibininki kadar boş bakışlara sahipti. Belki de uykuluydu.

Merdivenden ses geldiğinde seçimimi yapmıştım. Arkama döndüğümde Metin ne yaptığımı görmek istercesine ellerimdeki kitaplara baktı. Kısa, çok küçük bir an için yüzünde bir şaşkınlık ifadesi sezdim. Fazla mı normal davranıyordum?

Metin altına ince bir eşofman altı geçirmişti, üstü iste çıplaktı. Bedenine kayan gözlerim utanmadan kesikleri ve çizikleri seçmişti bile. Nasıl bir kavgaya girişmişti?

''Saat fazla geç olmadı mı?'' Kitap okumamı mı yargılıyordu yoksa uyumamamı mı? Belki de ışığı kapatıp sessiz olmamı istiyordu.

Bir süre vücuduna boş gözlerle baktım. ''Roach'la kavga etmiş gibi duruyorsun.'' Kaşları kalkar gibi olsa da bir şey söylemedi.

Evin çıkışına doğru ilerlerlerken, ''Arabadan bir şey alıp geleceğim,'' dedi. Gidişini izledikten sonra elimdeki kitapları kanepeye bırakıp banyoya geri girdim ve saçlarımı havludan kurtardım.

Islakken çok, çok daha kısa görünüyorlardı ve bu beni dehşete düşürmüştü.

Onları tarayıp hazır Metin evde yokken saç kurutma makinesini prize taktım ve elimden geldiğince hızlı hareketlerle saçımı kurutmaya çalıştım. Roach rahatsız olmuşa benzemiyordu.

Kurutma makinesini bırakıp yerine koydum. Şimdi nemli halleriyle daha güzel duruyorlardı. Arka tarafa bakmak istemiyordum.

Ben banyodan çıktığım anda Metin de eve girdi. Ben elindeki laptop çantasına, o da benim saçlarıma bakıyordu. Tam bir şey söyleyecek, bir tepki verecek gibi oldu ki üstümde bir yerlerde bir boşluk hissettim. Aniden.

Sargı bezi tişörtümün altından yere düştü ve az önce gözlerinden uyku akan Roach hiç vakit kaybetmedi.

''Hayır!'' diye bağırsam da o hiç oralı olmadı. Saniyeler içinde sargı bezim onun oyuncağı olmuştu. Ağzında onunla yatağına geri döndü.

Metin'e baktım. Saniyeler içinde çok fazla başarısızlığıma şahit olmuştu ve bunun onda nasıl bir etki yaratacağını merak ediyordum. Onca tahminim arasından hiçbiri gerçekleşmedi. Onun yerine yabancı bir ses duydum.

Kahkaha.

Normal bir kahkaha.

Olması gerekenden fazla süren, gözlerimi hayretler içinde açmama neden olan ve karın kaslarını, dümdüz dişlerini tamamen gözler önüne süren normal bir kahkaha.

Sinirli veya alınmış görünebilirdim ancak muhtemelen büyülenmiş görünüyordum, bu yüzden o kendine gelmeden kendime çeki düzen verdim. Bana tekrar baktığında ona bir şey söyleme fırsatı vermeden banyoya geri döndüm ve sargımdan bir kısım daha kesmeye koyuldum.

Ellerini havaya kaldırıp, ''Tamam, tamam, bu beni biraz eğlendirdi,'' dedi hala yüzündeki sırıtışla. ''Ama bu ciddi bir mesele.'' Banyonun girişinde durduğunda kesmeyi bitirip kapıyı onun yüzüne çarpmasını umarak hızla kapatmaya yeltendim ancak o buna engel oldu.

Benimle alay ederek, ''Sargı sarmayı biliyor musun sen?'' dedi elimdeki bez parçasına bakarak. Ona öfkeyle baktım. Kapıyı kapatıp defolup gitmesini istiyordum. Roach hala eski sargımı yiyordu.

''Bir dakika,'' dedi gülümsemesi daha tuhaf bir hal alırken. ''Gerçekten bilmiyor musun?''

Bıkkın bir ifadeyle, ''Metin,'' dedim ve kapıya tutundum. ''Benimle uğraşma lütfen. İzin verirsen...''

Konuşmamı bölerek elimdeki sargı parçasına yeltenirken, ''Ver şunu,'' diye soludu. Kaçırmaya çalışsam da bu hareketine karşın hazırlıksız olduğum için başarısız oldum. Lavabodaki makası alıp sargıyı hazırladı. Ona hayret içinde bakıyordum. Yine benim salak ve onun hünerli olduğu durumlardan birinde olduğumuz için kendiyle gurur duyuyor olmalıydı.

''Tamamdır,'' dedi ciddi bir ifadeyle. Elimi uzattığımda sargıyı benden kaçırdı. ''Tişörtünü çıkar,'' dedi çok sakin bir ifadeyle.

Ona tuhaf bir bakış attım. ''Ya da kaldır,'' diye düzeltti sonrasında. Ona anlamsız bakışlar atmaya devam ettiğimde omzunu silkti ve ''Ağız alışkanlığı,'' diyerek açıkladı.

Siktir. Gülmek istesem de dudağımın içini ısırdım.

Konuşmanın daha fazla uzamaması için tişörtümü kaldırıp yarayı ortaya çıkardım. Dikkatle yarama baktıktan sonra sargıyı bedenime sarmaya başladı. Benimkinden daha profesyonel göründüğü kesindi. Bu normal bir sargıydı.

''Saçını neden kestin?'' Aynadan yansımama, daha doğrusu yansımamıza baktım. Kollarımı tavuk gibi kaldırmıştım, üzerimde bol bir pijama takımı vardı ve kısa ıslak saçlarımla beraber tam bir çocuk gibiydim. O an aynada gördüğüm kadın hoşuma gitmedi.

Omzumu silkip, ''Değişiklik istedim,'' dedim. Sargıyla işi bitmiş olacaktı ki arkama geçti. Ben ne olduğunu anlamadan aynadan gözlerini gözlerimle buluşturdu.

''Bunu da becerememişsin,'' dedi samimiyetle. Üzerimi düzelttikten sonra önüme düşen saçları geriye atıp onu duymamış gibi yaptım.

Alayla, ''Saçımı da mı keseceksin?'' diye sordum. Gözleri açıldı ve saçlarımı inceledi. Sanki doğum yaptırmaktan bahsetmiştim. Saçlarım o kadar da kötü durumda değildi. Değildi.

Normaldi.

''Yok artık,'' dedi tok bir sesle. Banyodan çıktığında ben de ışığı kapatıp onu takip ettim.

O odasına, ben de kanepeye çekildim ve başarısız bir kitap okuma girişiminden sonra uyumaya karar verip ışıkları kapattım.

Sabah uyandığımda karnım kurt gibi açtı ve ışıklar küçük odaya öyle çarpıcı vuruyordu ki sinirlenmiştim. Duvarda asılı olan saate baktım: Sabahın dokuzuydu. Dokuz.

Okula gidiyor olsaydım saatten elbette bu kadar etkilenmezdim.

Ne kadar kendimi tekrar uyumaya zorlasam da yapamadım. Yakıcı güneş ışınları ve karnımdaki gürültülü boşluk bunu imkansız kılıyordu. Gözlerimi kırpıştırıp etrafa baktım. Ev çok sessizdi ve Roach ortalıkta görünmüyordu.

Sargı bezim oradaydı. Paramparça ve köpek salyasıyla onu tanımakta güçlük çekmiştim.

Banyoya girip yüzümü yıkadım ve dişlerimi fırçaladım. Saçlarımı biraz da olsa iyi görünmesi için taradım. Mükemmel değildi ama tatmin ediciydi.

Banyodan çıkıp üst kata bir bakış attım. Metin evde değil gibiydi. Merdiveni temkinli adımlarla tırmanıp yatak odasına göz gezdirdim. Dün gece getirdiği dosyalar dağılmış halde masasındaydı. Odasına tamamen çıktığımda merakımı ufak da olsa gidermek amacıyla göz gezdirdim.

Kerem Akyüz. Onun ailesi. Kaldığı yurtlar. Eskiden yaşadığı adres. Evliliği. Çocukları.

Metin'in Kerem'le kafayı bozduğuna artık emindim. Ona ne kadar sinirlensem de bu beni alakadar etmezdi. Bunu yapacağını ve vazgeçmeyeceğini çok önceden biliyordum.

Bu dosyalara bakmak istemiyordum. Beni zerre ilgilendirmiyordu veya merak uyandırmıyordu. Midemin bulandığını hissettim.

Kapı çaldığında olduğum yerde donakaldım. Ne yapacaktım? Kapının açılma sesini duyduğumda artık çok geçti. Aşağı insem bile beni görecekti. Daha fazla vakit kaybetmeden aşağı inmeye yeltendiğimde ayağım uzun pijamama dolandı ve kısacık yerden aşağıya düştüm.

Ama düşmedim.

Birinin kucağına düştüm ve bu adam kesinlikle Metin değildi.

''Hey, hey, hey,'' dedi yabancı beni yavaşça yere bırakırken. ''Ödümü patlattın.''

Ona ne söylersem söyleyeyim tuhaf kaçacaktı. ''Merhaba, ben Lara.'' veya ''Ah, kapı sesini duyunca irkildim ve düştüm çünkü onun odasını karıştırıyordum.'' diyemezdim.

Bu adam... Neden bilmiyorum çok tanıdık bir siması vardı. Uzun boyluydu. İri ve fit yapılıydı. Esmer, parlak bir teni vardı ve gözleri yemyeşildi. Gülümsemesi yüzünde yayılırken bana elini uzattı ve adını söyledi. Kulaklarım adrenalinle beraber uğuldamaya başlamışlardı ve onu duyamamıştım. Saçları bitter çikolata gibi bir renge sahipti. Boyatmış olabilir miydi? Acaba bir ünlü ya da manken miydi?

Elimi uzatıp, ''Lara,'' diye selamladım onu. Yüzümü dikkatle incelemesi ve bembeyaz dişleriyle özgüvenli bir şekilde sırıtması hoşuma gitmemişti.

''Ha!'' dedi bir şey keşfetmiş gibi. ''Şu meşhur Lara. Tahmin etmiştim.'' Meşhur Lara?

Ona garip bakışlar atmış olacaktım ki bana mahcup bir ifadeyle bakıp, ''Metin'in yakın arkadaşıyım, aynı zamanda iş arkadaşı,'' diye açıkladı. ''İlk zamanlarda seni 'kız' olarak tanıyordum. Adının Lara olduğunu öğrenmem uzun zaman aldı. Metin işte... Bilirsin.''

Fazla sıcakkanlıydı. Konuşkandı ve samimi görünüyordu. Bu bana tuhaf gelmişti ancak büyük ihtimalle normaldi.

Normal kavramını tekrar araştırmam gerekecekti.

''Neden düştün sen öyle?'' Metin'le aynı yaşta olduğuna emin gibiydim. Buzdolabına yönelip kapağını açtı ve ''Hiç viski yok mu?'' diye sordu.

Söylediklerinin hangisine cevap vereceğimi bilmiyordum. ''Belki odasında vardır,'' dedim en sonunda.

''Ah kesin,'' dedi beni onaylayarak. ''O piç viskileri konusunda hep çok bencil olmuştur.''

Biliyordum.

Gözlerim merakla ve hayranlıkla açılmıştı. O merdivene yönelirken rahatsız olmuşçasına ensemi kaşıdım. Bu manken gibi adamın karşısında banyo paspası gibi duruyordum.

Bahçeden sesler geldiğinde hemen oraya döndüm. Metin ve Roach uzun bir koşudan dönmüşe benziyorlardı. Yani en azından Metin öyleydi. Teni güneşte parlayacak kadar terlemişti. İçeri girdiğinde bana kısa bir bakış atıp, gözlerini odasına dikti.

''Lütfen kapıdaki arabanın senin olmadığını söyle.'' Yukarıdaki arkadaşı heyecanlı ve yüksek bir kahkaha attı. Metin'in yüzünde ufak bir tebessüm yayıldı.

Adını hala bilmediğim adam merdivenden aşağı bir şişe viskiyle inerken, ''Pokerde kazandım!'' dedi zaferle. ''İnanabiliyor musun? Vegas bebeğim!'' İki dost birbirine sarılırken ve içtenlikle gülümserken onun adına şaşırmıştım. Hayatında bir tane pozitif insan vardı.

O da kumarda bir araba kazanmıştı.

''Benimle gelmediğin ve bu mikro evinde psikopat emeklilik hayatı sürdüğün için pişman mısın şimdi?'' Adam viskiyle beraber verandaya çıkarken Roach'a onu rahatsız edecek derecede hırladı.

Metin arkadaşını takip etmeden önce bana dönüp, ''Açsındır,'' dedi donuk bir ifadeyle. ''Mikrodalganın içinde tost var.'' Cevap veya tepki vermemi beklemeden o da dışarı çıktı.

Tostumu büyük lokmalar halinde ısıra ısıra bitirdim. Yanıma aldığım büyük bir bardak suyu da kafama diktikten sonra kendime gelmiştim. Verandaya göz ucuyla baktım. Onların yanına gidip bir dal sigara içsem tuhaf kaçar mıydı? Sanmıyordum.

Tabağı lavaboya götürdükten sonra üzerime hırkamı alıp verandaya çıktım. Neyse ki ikisi de sohbet ediyor ve gülüyorlardı. Ancak ben masaya oturduğumda yabancının gözleri direkt beni buldu.

''Lara!'' dedi sanki beni ilk kez görüyormuş gibi. ''Sen neler yapıyorsun?'' Bu soruya şaşkınlık içerisinde bakmak istesem de yapmadım. Onun yerine daha tuhaf olan boş bakışlarımla cevap verdim. ''Pardon, pardon...'' dedi bir şey hatırlamışçasına. ''Tabii ki de Metin'le başa çıkmaya çalışıyorsun, doğru mu?''

Hırkamın cebinden ağır hareketlerle sigara paketimi çıkarırken kafamı iki yana salladım. Bu soruya verebilecek doğru düzgün bir cevabım yoktu.

Viskisinden gürültü bir yudum alıp, bir bana bir de Metin'e şakayla karışık kuşku dolu bir ifadeyle baktı. ''Bu sessizliği biliyorum...'' dedi yine gizli bir şey keşfetmişçesine. ''Sevişiyorsunuz değil mi?''

Sigaramdan çektiğim duman genzime kaçtığında kendimi durduramadığım bir öksürük krizine girdim.

Metin ondan o an beklemediğim, ciddi bir ifadeyle onu ''Çağatay,'' diye uyardı. Öksürüğümü en sonunda kontrol edebildiğimde Çağatay elindeki viski bardağını bana uzattı. Hiç düşünmeden bir yudum aldım. Ona bardağı geri verdiğimde Metin bana bakıp, ''Sen de sakin ol,'' dedi. Sanki dalga geçmek, gülmek ve arkadaşına ayak uydurmak istiyordu ama varlığım bunu engelliyordu. Henüz o kadar normal değildik.

''Kusura bakma, gerçekten,'' dedi Çağatay samimi bir mahcuplukla. ''Ben biraz... Boşboğazımdır. Anlarsın zaten.'' Çağatay'ın buraya neden ve ne kadar süreliğine geldiğini merak etsem de sormadım. Onu tanımak istediğimden o an emin değildim. Bana geri soru sormasını istemediğim içindi belki de.

''Birazdan Aslı buraya gelecek,'' dedi Çağatay bana dönerek. ''Onunla iyi anlaşırsınız kesin. Hem yaşlarınız da yakın.'' Aslı kimdi ve neden onunla anlaşmam gereken bir ortam oluşacaktı?

Aman tanrım, yabanilik yapıyordum. İşte bu normal değildi.

''Söylemeye fırsatım olmadı,'' dedi Metin açıklamak istercesine. ''Bodrum'a gidiyoruz. Birkaç saate.'' Tepkimi ölçmek istercesine bakışlarını yüzümden hiç çekmedi.

Arkadaşının yanında olduğumuz için kendimi tutup tutup kelimeleri yuttum. Yine de benden bir cevap bekliyordu ve Çağatay gibi biri bile ortamın gerginliğini hissederek sessiz kalmıştı. Yavaşça ayağa kalkıp, ''Benim lavaboya gitmem gerekiyor,'' dedi ve komik bir tavırla yanımızdan ayrıldı.

Ona gülmek istiyordum çünkü eski ben olsa gülerdi. Enerjisi yüksekti ve böyle bir dönemde bile bunu hissettirebilmişti ancak hiç gülesim yoktu. Hem de şu an.

Metin uzayan sessizliğimden rahatsız olmuşçasına, ''Bir şey söyle,'' dedi. Ona baktığımda sanki arkadaşıyla paylaştığı o küçük komik anından geriye yabancı bir Metin kalmıştı. Tedirgin miydi?

''Beni yine bir yerlere çekiştiriyorsun,'' dedim en sonunda. Bodrum sorun değildi. Başka bir şehir veya ilçe sorun değildi. Sorun benim bir çanta gibi istenilen yere hazırlanıp taşınmamdı.

Samimi olduğuna inanabileceğim bir ses tonuyla, ''Bilmiyordum,'' dedi. ''Bu sabah aradı. Bana da sürpriz oldu.''

Kafamı iki yana salladım. ''Bunun önemi yok, anlamıyor musun?'' dedim. ''Önemli olan, ben sana ''Hayır, gelmek istemiyorum,'' desem bunun bir anlamının olmayacağı. Benim tercihlerimin beni etkileyen olaylarda bir anlamı olmadığı.''

Derin bir nefes çekerek sandalyesine yaslandı. ''Pekala,'' dedi kafasını sallayarak. ''O zaman gitmiyoruz. Bu planımızla ilgili bir mesele değil nasılsa.''

Ona baktım ve ciddi olup olmadığını kontrol ettim. Ağzımı açıp bir şey söylemek istedim ancak gürültüyle açılan bahçe kapısında beliren kadın ikimizin de dikkatini dağıttı.

Kadın kısa, dalgalı ve turuncu saçlarıyla bir an Duygu'ya o kadar benziyordu ki kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. Koşarak masaya gelmeye başladığı anda Çağatay da verandaya çıktı ve ona doğru koşmaya başladı. Ne zamandır orada durduğunu merak ettim.

Kadın ''İnanmıyorum! İnanmıyorum!'' diye bağırırken Çağatay onu kucağına alıp birkaç kez döndürdü. Kadın sevinç çığlıkları arasından, ''Sizi hayvan gibi özledim!'' diye bağırdı.

Çağatay onu yere bıraktı ve kadın koşarak Metin'e yaklaştı. Ona baktım. Çoktan ayağa kalkmıştı ancak Çağatay geldiğinde sevindiği kadar mutlu değildi. Belki de bu durumun kadınla alakası yoktu. Kısa bir sarılmanın ardından kadın aynı samimiyetle bana uzandı. Bunu beklemediğim için yalpalayarak sandalyemden kalktım ve onun sıcak, parfüm dolu sarılışına beceriksizce karşılık verdim.

''Lara! Değil mi?'' diye sordu koca bir gülümsemeyle. Ona gülümsemeye çalışarak, ''Sen de Aslı olmalısın,'' dedim. Kadının yüzü bir anda düştü bana şok içerisinde baktı.

Çağatay'a baktığımda o da bana hayal kırıklığıyla bakıyordu. ''Aslı mı?'' diye sordu kadın. ''Çağatay? Eski sevgilin Aslı'dan mı söz ediyor?''

Çağatay korkmuş bir yüz ifadesiyle kafasını iki yana sallarken ne tür bir bok yediğimi bilmiyordum. Yardım istercesine Metin'e baktım. Sırıtıyordu.

Sonra Çağatay ve kadın da gülmeye başladı. ''Bunu yapmaya bayılıyorum!'' dedi kadın bana dönerek. ''Evet, evet... Ben Aslı'yım.''

Öyle korkmuştum ki yaptıkları bu iğrenç şakaya yalandan bile gülememiştim. Sadece rahatlamayla yerime yığıldım.

Aslı ellerini birbirine vurup ''Bu tatil için çok heyecanlıyım!'' dedi. ''Yeniden bir arada olmak müthiş bir hismiş.''

Metin viski bardağına bakıyordu. Ona bir şey söyleyecek gibi değildi. Kararımdan dönmeyecektim. Anlaması gerekiyordu.

Benim onun eşyası olmadığımı anlaması gerekiyordu.

Çağatay masaya yaklaşıp ''Eh, tabii Metin'e doğum gününü Vegas'ta geçirmemiz için yalvardım ancak... Bu tatil de hiç fena olmayacak.''

Metin o an öyle bir hiddetle Çağatay'a döndü ki sanki aralarındaki bütün samimiyet bir anda yok olmuştu. Bu bakışı herkes yakalamış, herkes Çağatay'ın bir pot kırdığını anlamıştı.

Hiç bozuntuya vermeden ''Metin, hadi ama,'' dedi Çağatay. ''Bırak artık şu doğum günü düşmanlığını. İnan sana özel değil. Biz sadece hep beraber olup içmek için toplanmak istiyoruz.''

Şimdi anlıyordum. Reddimi kabul etmesinin tek nedeni doğum gününü kutlamak istemeyişiydi. Bana saygı duymasıyla alakası yoktu. Karşı çıkacağımı biliyordu ve planına uygun davranmıştım. İstediği kukla olmuştum. Öfke bütün suratıma yayıldı. Kızarmadığımı umdum.

Metin bütün ciddiyetiyle, ''Biz...'' diye ağzını açtığında onun lafını böldüm ve hepsinin merak dolu bakışlarını üzerime çektim. ''Biz daha valizlerimizi hazırlamadık,'' dedim büyük bir rahatlıkla.

Metin Hasdemir neredeyse şok olacaktı. Dudaklarını dümdüz tutmakta zorlandığını biliyordum.

Ayaklanıp bakışları zaten üzerimde olan Metin'e gelmesi için elimle işaret yaptım. ''Hadi,'' dedim büyük, sahte sayılabilecek bir mutlulukla.

Çağatay ve Aslı birbirlerine bakıp mutlulukla gülümsedi.

Ben de Metin'e gülümsedim. Meydan okurcasına.

Bu normal değildi.