Sanki yeterince beklersem geçecekmiş gibi tüm bu olanlar... Fırtına dinecek ve aralanacak gri bulutlar. Oysa ne bekleyecek kadar zengindik biz ne de görmezden gelecek kadar güçlü. Başımıza geldikçe anladık acının ne kadar ağır olduğunu... Başkalarından duyar, aldırmaz, belki de şükrederdik her dinlediğimizde başımıza gelmiyor diye. Üzülür gibi yapar, bir yandan sevinirdik iğrenç bir insaniyet duygusuyla... Oysa oluyormuş işte. Bizim de canımız yanabiliyormuş. Kendimizi bir telefon kulübesinde mavi pelerinini giyen süper kahramanlar gibi gördük her zaman. Acı geçirmez, her nasıl olsa üstesinden geliriz sandık zorlukların. Olmuyormuş...



Her zaman ustası olduk başımıza gelenlerin sorumluluğunu bir başkasına atmakta. Çoğu zaman Tanrı'mız en büyük günah keçimizdi ve biz her başımız sıkıştığında isyana başvurduk. Çünkü kısa vadede karşılık görmeyeceğimizi bilir, ağzımıza geleni söylerdik. Böyle böyle ertelenirdi yüzleşmelerimiz. Biz hep ezilen, hakkı yenen, hor görülen ve kaybedendik. Bir süre sonra öyle alıştık ki bu duruma, gurur duymaya başladık. Çünkü başımıza gelenlerin sorumluluğunu üstlenecek kadar güçlü olmadık hiç bir zaman... Kim bilir, belki de bu yüzden Tanrı'yı biz uydurmuşuzdur... Her kâbus dolu gecenin sabahında uyanıp yeniden başlamak için, kendimize bir sus payı bırakabilmek için...



Ne çok sustuk değil mi? Ne çok günah, ne çok yanlış, ne çok kötülük geçti içimizden... Bilerek yaşayamazdık ama yeterince iyi yalan söyleyebilirsek kendimize bir şey olmamış gibi yapabilirdik. Kimimiz bunu beceremediği için ölümü seçiyordu. Sanki ölmekle çözülebiliyormuş gibi her şey... Çözülüyor mudur gerçekten? Bilmiyorum...



Hep bir boşluk doldurma çabası içindeyiz. Derin yarıklar açıyoruz ruhumuzda. İmkansız aşklar tahayyül ediyoruz. Ulaşılamayacak mevkiler, paralar hayal ediyoruz sıradan hayatlarımızda; sonra ulaşamayınca içimizdeki boşlukları alkolle, sigarayla, uyuşturucuyla dolduruyoruz. Yaptığımız tüm saçmalıkların temelinde bu yatıyor aslında. Elindekiyle yetinemeyip başlarına daha büyük belalar alan insanlar haline geliyoruz. Bu rahatsızlık bulaşıcı sanki. Çok okuyup, çok öğrenip çok düşünüyoruz yan etkilerini hesaplamadan. Sonra öğrendiklerimizin bize ne kadar uzak olduğunu fark edince mutsuz ve umutsuz insanlar haline dönüşüyoruz. Belki de bu yüzden en çok zombi filmlerini seviyorumdur, kim bilir. Tek isteği ve amacı açlığını gidermek olan tuhaf ve beyinsiz yaratıkların hikayeleri...



Neyse... Daha çok alkol, daha çok sigara ve daha çok kelime... Ben yazdıkça, sen okudukça değişen tek şey içimizdeki boşluğun hacmi... Oysa bir sahil kasabasında ihtiyar bir kitapçı olarak ölmek istiyorum ben. Büyük bir şehrin kaosunda, tanınmayan bir şair olarak değil.


Ve umarım sen o ihtiyarın genç sevgilisi olarak devam edersin hayatına. Tanınmayan şairin okunmayacak şiirlerinin gizli öznesi olarak değil...