Kaskatı. Gövdesi çok kalın, gözleri kapanmadan önce renkten renge bürünüyordu; kahverengi, koyu kahverengi, siyah, simsiyah. Bir portre gibi yerde serili. Bedeni ne kadar da kıvrak? Yüzü alçıya batırılmış gibi soğuktu. Kıçını merak ettim bir an, sonra vazgeçtim. Kalkmasını beklemiyordum, tüm olanlar arzularımın sonucuydu. Sağ eli gökyüzüne bakıyordu, diğer eli suskundu. Serçe parmağı yoktu. Kim bilir neler geldi başına ama merak edecek bir şeyi kalmadı artık. Öldürmeden önce tertemizdi mermer zemin. Afrikalı kölelerim temizlerdi her sabah. Tahtıma neden oturmuyorum? Bir kral olarak kan limiti dolmadı daha. Elimde kanlı kılıcımı sımsıkı tutuyorum, sanki sevgilimin narin eliydi bu; yumuşak, coşkulu. Unutmayın, ben yıldızları yaradanım, her şey iki dudağımın arasında.

 

Gölgeler yorgun bir işçi gibi sağına düştü cesedin. Muhafızlar talimatımı bekliyordu cesedi kaldırmak için. Aslanlara yem ederler ya da çöplüğe atarlar. Belki merhamet edip toprağa gömerler. Aslında bu mahzun adamı öldürmeyecektim. Ağzım kokmayacaktı kan. Vücudumun her zerresi o adamı öldürmek için atmayacaktı ama nabzımı yoklayan tahrike engel olamadım.


Damarlarım patladı gürültüde. Sonra köküne kadar soktum göğsüne gladiusu, içinde tam üç yüz altmış derece döndürdüm. Etin patlama sesini duyuyordum. İlk önce gözleri büyüdü güneşte. Dudakları kana bulandı, kıpkırmızı dudakları parlıyordu. Mırıldanırken şehvetten uyuşmuştu bedenim. Gözleri gözlerime deyince ürperdim tacımın gölgesinde. Titreyerek yere yığıldı. Ağzından akan kanlar boynunu doldurmuştu, o an kana kana içmek istedim özünden. Dişlerimin arasında tadı kalsın en azından.


Sudan çıkmış balık gibi çırpınırken ölü, uzak diyarların trenini bekliyordu. Çırpındıkça kanlar etrafa sıçrıyordu.

“Kralım acıyın bana, bir daha yapmayacağım.” demişti en son.

 

Suçunun olup olmaması umurumda değildi, ritüeli her gün aksatmadan yapmalıydım. Belki onu serbest bırakacaktım huzuruma çıktığında. Tabii o kadar şanslıysa. İçimde kabaran o duyguyu dizginleyemediğim için kuduz olmuş sırtlan gibi etrafa saldırıyordum. Ne de olsa Roma kralıyım, kim bir şey diyebilir ki? Fakat kılıç etle öpüşünce her şey bitti. Islak bir haz dudaklarımdan kayıp düşerken muhafızlar emrimi bekliyordu. 

 

“Kaldırın şunu.”

Çöp gibi alıp götürdüler, kan damlaları aynı izlekte ilerlerken beyaz mermer kırmızıya boyanmıştı. Buruk bir duygu vardı içimde. Vahşetin diğer yüzüydü bu, biliyorum ki gün doğarken yine canlanacaktı. Tahtıma oturdum. İmperiumun keyfini çıkarıyor, ölümün doruklarına kadar çıkıyordum; bir ibadet gibi, bir alışkanlık gibi yaşantımda yer edinmişti kan kokusu.     


Ertesi gün yeni bir av geldi. Kendi isteğiyle çıkmak istemiş huzuruma. Normalde ahali köpek balığıyla karşılaşmayı, huzuruma çıkmaya yeğlerdi. Ne yapayım, huyum kurusun. Kılıcım yine hazırda bekliyordu. Uzun boylu, çekik gözlü, sarı saçlı bir adamdı. Hırpani elbiseleri keşişlerinkine benziyordu. Yardımcımın dediğine göre yabancıymış, durmak bilmeden ülkeleri gezermiş. Usulca tahtıma yayıldım, heyecandan kabarıyordum. Etten çıkan kof ses efsunlamıştı beni. Bu sefer duygularıma yenilip öyle boş boş durmayacaktım, gladiusun kaç santimetre genişliğinde gövdeyi yardığını hesaplayacaktım. Her şeyden bihaber zavallı adam -ki yeni avıma acıyarak iştahımı kabartıyordum- iyi dileklerde bulundu: 

 

“Efendim, huzurunuzda olmaktan şeref duyuyorum. Adınızı, şanınızı, methinizi çok duydum.”

“Huzurumda olmak nasıl bir his bakalım.”

“Her kralın huzuruna çıktığımda yaşadığım durum.”

“Demek diğer kralları da gördün.”

 “Bir nevi işim bu. Hepsini de merak ederim.”

 “Aralarında hangisi en haşmetli, güçlü olandı? “

 “Hepsi de aynıydı. Benzer duyguların etrafında yaşıyorlardı; korku, saldırganlık, öfke.”

“Benim öyle olduğumu mu kastediyorsun?”

“Asla sizi kastetmiyorum Yüce efendim. Huzurunuzda olmak hayata yeni kapılar açıyor.” 


Dediğini anlamadım, pek de önemsemedim.

”Hünerin var mı?” diye öylesine soru sordum.

“Tabii efendim. Ben müzisyenim. Serenatlar yapar, şarkılar söyler, şiirler yazarım. Bazı insanlara da yardımcı olurum.”

“Elle tutulur bir maharetin yok mu?”

“Elle tutulur maharetim olmadığı için böyleyim. Bunun dışında doğayla, bitkilerle ilgilenirim.”

“Ne yaparsın bitkilerle?”

“Gizli, bilinmeyen şeyleri ortaya çıkarırım.”

“Demek öyle, artık her ikisiyle de uğraşmana gerek yok. Çünkü seni azat ediyorum canının tadına bakarak.”

Adam ölü gözlerle baktı. Hiçbir şeyden çekincesi yoktu sanki. Soğukkanlılıkla konuştu: 

“Yüce Efendim, bir suçum, eksiğim varsa affedin. Maksadınızı huzurunuza çıkmadan önce avamdan birkaç kişi anlatmış, hatta gitmemem için ısrar etmişti. Anlaşılan akıttığınız kanların sizi çınar ağacı misali beslediğini düşünüyorsunuz. Haklısınız da.”


Yutkundu. Heybesini açınca muhafızlar etrafını çevreledi. Tetikte bekliyorlardı, suikastçı olabileceğinden şüpheleniyordu yardımcım. Kulağıma fısıldadı:

“Efendim, düşman ülkeden gelen bir casus olabilir, dikkatli olalım.” 

Göstermesi için izin verince geri çekildiler. Bu yabancı adam rahat ve sakin tavrını bozmadan konuşmaya devam etti:

“Madem aciz bedenimi öldüreceksiniz, size bir maharetimi göstermek isterim. Göçüp gidemeden önce hediyem olsun.” 

Heybesinden bir kedi çıkardı. Mavi gözlü, beyaz tüylü ve tombuldu.

”İnsanlara göre daha akıllılar. Çok masum ve sevimliler,” dedi. “Onu bir kere sevdiğinizde yeryüzündeki sıkıntılarınız hafifleyecektir. ”

 

“Laf ebeliği yaparak beni kandıracağını mı zannediyorsun!” diye öfkeyle ayağa kalktım. Gladiusun kabzasını sımsıkı tutuyordum. Birazdan akan kanların sulayacağı mermer zemin tertemizdi. Muhafızlar önümde diz çöktürttü.

”Sana şans vermeme rağmen hiçbir şey yapmadın. Benim nasıl bir hükümdar olduğumu biliyorsan yapacaklarımı da onaylamışsındır, demek. Normalde hiç dinlemem; ben bir ımperiumum, avamdan birini dinleyecek vaktim yok.” dedim.


Çaresizce duran adamın hududunu aşıp gövdesini parçalayacakken kedi; ayağıma sürtünüp, mavi gözleriyle alnımı öpüyordu.