Nerede başlamışsa orada bitmeli her şey. Kendi kökleri üzerinden filizlenmeli, büyümeli, yaşamalı ve yine kendi kökleri üzerinde solmalı. Kök saldığı yerden uzaklarda toprağa düşenlerin kendine ait bir soluğu da olmamıştır besbelli. Suya uzanmamışsa kökleri, dönmemişse yüzünü gün ışığına, serinliğe erişmemişse sakındığı ruhu, bir şekilde yaşamamıştır özgürlüğün her tür yarayı sağaltan temasını.

Hep bu şekilde hissedip belli etmemeye çalışmanın tesirini anlatamam. Ben bu yazdıklarıma ancak muhalefet ederim. Yani öyle midir gerçekten? Eğer öyle ise yurdunu içinde taşıyan, gittiği her yere yanında götüren insana ne demeli? Köksüz müdür, topraksız mıdır? Bazen yersiz yurtsuz olmak dünya insanı olabilmenin ön koşulu oluyor.

Köksüz olmanın rahatlığını düşlüyorum diğer yandan. Aynı zamanda radikal olan ne varsa, böyle şeyleri düşünürken hücum ediyor zihnime. Kendimi aşırı derecede aidiyet hissinden uzak hissediyorum ve sanırım savaşında en fazla zayıf kaldığım nokta da bu… Aidiyet hissine sahip olabilmek için mi bir kavga gerekiyor yoksa varsa kendini ait hissedebildiğin bir şeyler, onun için mi bir kavga gerekiyor? Ne çok bahsettim kavgadan bu sene. Doğası gereği olduğundan değil, bütün bu dengenin hükmü ve akışa karışan vicdan buna itiyor insanı. Bu yüzden tamamen silinsin istiyorum şu sıralar beni bir yere bağlayan bütün köklerim...

Ne diyorlar, neler anlatıyorlar böyle? Hiçbir şey anlamıyorum tüm bu seslerden. Siyaseti, politikayı ve hatta ideolojiyi bir kenara bıraktım, dünyanın dönüşünde dahi bir sıkıntı gibi, farklı bir titreşim var toprakta. İnsan dönmemeli diyor. Çünkü döndükçe bu dönen düzen de devam edecek. Devam edecek olan şey ele yüze bulaşan bir rezillikten ibaret ve kökler nereye uzanacağını bilemiyor bazen.