''Bu kötücül kahkahalar, beynimin en işlek yerlerine işeyen bukalemunlar gibi, renkleri değişiyor ama bıraktıkları etki aynı.'' 


Böyle diyordu kendine karanlık odasında. Düşünüyor ve unutuyordu. Fikirlerin oluşturduğu zincirler bacaklarına vuruluyor, titrekleşen adımları artık güçsüzlüğünde simgeleşiyordu. Kırıklarla dolu uzun saçları, yaşamın tinsel acılarının fiziksel yansımalarıydı. Kalp atışları küstahça hızlanıyorken o, buna izin veriyordu. 

 

''Acılar, işte bunlardır yaşamı görünür kılan.'' 


Sertti ruhundaki alev. Göğe dikti kafasını, tüm parlaklığına rağmen yıldızlar insan kokularının solgunluğuyla örtülmüştü. Uzaktaydı yıldızlar, o ise bundan kaçamıyordu. Tüm bu kokular burnunu yakıyor, kalbini körleştiriyordu. Artık kaynağı beşer olan en ufak ses rahatsız ediyordu. 


Ufak bir çizgiydi, delilikle arasındaki sınır. Üstelik bunu kendi çizmişti. Adım atıp atmamak yine kendi elindeydi. ''Nasıl bir gece bu?'' Aynayla karşı karşıyaydı. Umut gözlerindeki yaşlara sinmiş, usulca akıyordu. 


İğreniyordu bu yerden. İçine işlemiş gerçeklikten kaçmak istiyordu. Şimdi varlıklarının yokluğu dahi sinsiceydi. Yokluk bile bu kadar sinsice yaklaşırken darmadağın ruhuna, kendini nasıl saklardı bu korkunç uğultulardan. Uğultular; evet bunlardı beynini kemiren, her yandan kılıçlarıyla yaralar açan. Bu saldırganlık, bu öfke, onu yaralayan her darbe kendi kendini tekrar eden bir uçsuz bucaksızlığın karakteriydi. Açılan her oyuktan kan değildi akan, açılan her oyuk başka bir oyuğun sonsuz görüntüsüydü; buradan akan kan değildi, somut hiçbir şey yoktu. Görünmez çizgiler; her tarafına kodlanmış acılarla, ümitlerle, sevgilerle, öfkeyle ruhundan akan çizgiler. Bir yerinden söküldüğünde artık durmak bilmeyen bir bütünün parçaları çizgiler. 


Öylesine bitmek bilmezlikle donatılmıştı ki bu darbeler, işte burada soluğunu keserek somutlaşıyordu tüm saldırganlığıyla. Bunca görünür acılar, bunca samimiyetsiz korkulara el ayak olurken ve her biri diğerine sahip olduğu pislikleri koklatan toplum denen bu pervasız hayvanı izlerken eziliyordu bu yığının altında. İçinde her türlü leşi barındıran bu yığın, aydınlığı bir bıçak gibi yararak ışığın kaynağını bozguna uğratma derdindeydi. Nefeslerin hızlandığı, kalplerin kaburgaları titrettiği, türlü erdemsizliklerin bedenleri ele geçirdiği bu zamanı durdurabilecek hiçbir şey yoktu şimdi. Kulakları kızarıyor, elleri titriyor, kafasının sanki yerinden fırlayacakmışçasına ısınmasına engel olamıyordu.