Erkan Tahhuşoğlu’nun yazıp yönettiği 2021 yapımı film. İki kız kardeşin birlikte sürdürdükleri yaşamlarında, geçmiş ve şimdide kurdukları bağların yansıması anlatılmıştır.


Filmde solgun renklerle, günlük rutin içinde yerinde sayan abla ve kardeşin kurdukları bağın değişmez ve değiştirilemez akışı bize gösterilirken; komşularının kapıya gelişi veya çocuklarıyla yaptıkları telefon görüşmelerinin, hayatlarının çemberinden teğet dahi geçmediği yansıtılmıştır: Sesli bir şekilde ve belki de bu kadar açık bir şekilde dile gelmese de özellikle bazı sahnelerde “Herkesin hayat koşuşturması ve işi gücü var, peki ya biz?” dediklerini duyar gibi oldum. Abla Müyesser’in kardeşi Zeliha’dan baskın bir karaktere sahip olduğu, aralarında abla kardeşten ziyade anne-çocuk ilişkisinin olduğu, Müyesser’in kahvaltıları ve akşam yemeklerini hazırladığını, alışverişe çıktığını, hastalığını kardeşine söylemediğini, evde karar verenin kendisi olduğunu görüyorken; Zeliha’nın kahvaltıda yumurtayı rafadan sevdiğini, akşam için ablasından enginar istediğini, ablasının onu yıkadığını, hasta olduğunda ya da kendini kötü hissettiğinde açık bir şekilde ifade ettiğini görmekteyiz.

Filmde komşunun, banyonun akıtmasından şikâyetçi olarak gelmesi, yani yalnızca ihtiyaç için gelmesi Müyesser’i sinirlendirirken Zeliha’nın komşuyu ısrarla eve çağırması, kahve yapması ve iltifat etmesi, iki kardeşin birbirinden zıt tepkilerini açıkça göstermektedir. Zeliha’nın banyonun akıtmaması için usta çağırmak istediğini ancak Müyesser’in bu işi bilerek uzattığını görmekteyiz. İki kardeşin herhangi bir olayda çatışma yaşadıklarında, birbirleri hakkındaki düşüncelerini söylemekten çekinmediklerini görüyoruz, kavga ediyorlar ancak uzun bir suskunluğun ardından birlikte yemek yiyorlar. Müyesser, Zeliha’nın istediği herhangi bir şeyi eleştirmekten kaçınmazken istediğini alıp sürpriz yapmaktan da keyif aldığını görmekteyiz. Müyesser, Zeliha’ya hırka aldığında, Zelihaʼnın hırkayı özel bir günde giyeceğini, evde giymek istemediğini söyleyip kavga ettikten sonra ablasının aldığı hırkayı giymesi, hırkanın bir nevi aralarında buzları eriten bir sembole dönüştüğünü göstermektedir. Aralarındaki bağın farkında olan ve bazen çatışma içine girseler de birbirlerini kabullenen veya kabullenmek zorunda hisseden iki kardeşi görmekteyiz.


Müyesser, çocukluğundan bu yana evi çekip çevirdiğini, annesinin beceriksiz olduğunu ancak babasının onu düşündüğünü anlatırken annelik rolünden neden çıkamadığını hatta çıkmak istemediğini görmekteyiz. Müyesser, Zeliha’nın tıpkı annesi gibi beceriksiz olduğunu söylerken çekinmediğini hatta annelik rolünden güç aldığını, belki de hâlâ daha içten içe övündüğünü veya babasının onunla gurur duyduğuna inandığını görmekteyiz. Geçmişten günümüze edindiğimiz rolleri hayatımızdan söküp atamıyoruz, belki de söküp atmak istemiyoruz, bizi biz yapan özellikleri kaybetmek istemiyoruz ve bu özelliklere daha sıkı sarılmaya ihtiyaç duyuyoruz.

Hayatımızın hangi döneminde olursak olalım geçmişten sıyrılamıyoruz. Özellikle yaşlılık döneminde yakınlarımızın ölümüne şahit olmak, geçmişte yaşananları sorgulamak, yoğun şekilde özlem duygusu çekmek ve bütün bunları besleyip büyütmek, zamanın akışındaki sonsuz bekleyiş… Bu bekleyişe dağ gibi bir bekleyiş de diyebiliriz. Karakterlerin her gün özenle saksıdaki köklü çiçekleri sulamaları, belki de bu bekleyişin içindeki umudu ve bağları anlatan en güzel göstergedir. Müyesser ve Zeliha’nın birbirini tamamlamaya kurulu olmaları ve uykularını dahi aynı yatakta paylaşmaları, “Birine bir şey olursa eğer bir diğeri ne yapar?” sorusunu aklıma getirdi. Ve evet, hayat bir portakal soyuşu bile anımsatıyor, yaşamın içindeyken farkında bile olmadığımız anlar, ansızın gözümüzün önüne gelebiliyor.