*Dede'nin dilinden*


"O adam... Beni nereden tanıyor? Tanıyorsa da ben neden hatırlamıyorum? Hem anılarımı nereden bilebilir ki... Doğru ya! O büyüleri yapabilen bir adam anılarımı neden göremesin ki? Güçlü bir büyücü olduğu kesin ama aynı zamanda korkak da... İyi de neden korkuyor? Benim kim olduğumu kimse doğru düzgün bilmiyor ki... Ah! Anılar... Sağlıklı düşünemiyorum, belki de biraz dinlenmem gerek. Burada? Yok, yok burada olmaz. Derhal konseyi toplamalı ve kralı bulmalıyım. Arthen! Hepsi senin suçun! Ne vardı sanki sakince yerinde dursaydın... Hayır, hayır! Hepsi benim suçum! Dalgınlığıma geldi. O yeni yetmelere güvenerek büyüyü bozmamalıydım. Bu da bana ders oldu... Bir dakika! O yerde yatan adam kim? Hayır, hayır, hayır, hayır! Bu olmamalıydı! Bu olmamalıydı! Benim yüzümden biri ölmemeliydi! Ölmemeliydi! Ah Tanrı’m... Neden ben!" 


Dede yüzünde sert bir ifadeyle yerde yatan boğazı kesilmiş fedainin yanına gitti. Üzerinden uzun zaman geçmiş olacak ki boğazındaki kan kurumuş, toprağın üzerindeki küçük kan birikintisi de koyu bir renk almıştı. Dede çekinerek adamın boğazındaki kana dokundu ve adamın son anları gözünün önünden hızla akıp gitti. İçinde çok büyük bir kin ve öfke birikmişti. Adamı yavaşça omzuna aldı ve yürümeye devam etti. Bir süre sonra gözüne başka bir ceset daha takıldı. Adımlarını hızlandırarak cesedin yanına doğru yürüdü. Tam olarak nereye geldiğini anlamıştı. Arthen'in dizlerinin üzerinde beklediği yer burasıydı. Cesedin boğazında hala bir hançer duruyordu. Dede omzundaki fedaiyi yavaşça yere indirip oldukça yavaş bir şekilde hançere dokundu. Ardından dizlerinin üzerine çöktü ve gözlerinden yaşlar damlamaya başladı. Adamın boğazındaki hançeri yavaşça çıkardı ve önüne koydu. Kınındaki hançerlerinden birini çıkartarak öfkeyle yere sapladı. Hançerin yere saplanmasıyla birlikte topraktan büyük bir çığlık ve hemen sonra çatırdama sesleri yayıldı. Önüne koyduğu kanlı hançeri boşta kalan kılıfa yerleştirdi ve iki cesedi de omzuna aldı. Üzerindeki ağır yüke aldırış etmeden bir şeyler fısıldayarak uzun bir yürüyüşe çıktı. 


*Büyücünün dilinden*


"Vay be! Dedemizi özlemişim dostum. Bunca yılın ardından karşılaşmak bir tuhaf geldi doğrusu. Eee, boşuna mı bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırı vardır demişler. Gevezeliği bırak! Sanki eskiden kendisini çok seviyorduk. Ayrıca ben senin dostun da değilim. İmkanım olsa çoktan çekip gitmiştim. Bir kere de olumlu cevap versen ne olurdu sanki he! İçimdeki çocuğu öldürüyorsun! Konuşmuyorum seninle, küstüm! Sonunda! Sonunda isteğim gerçekleşti. Konumuza dönelim. Dede bu işin sonunda mutlaka peşimize düşecek... Hem kralın da kaçmasına sebep olduk. Bir işi beceremediğimiz gibi her şeyi daha da berbat bir hale soktuk. Hem de senin yüzünden! Buralardan ayrılma vaktimizin geldiğini hissediyorum. Bu işin sonunda umarım ölmüş olursun, aptal! Ayrılmadan önce konseyle biraz daha uğraşalım lütfen, lütfen, lütfen! Aaa! Hani küsmüştün sen! Ama lütfen! Çocuk..."


Büyücü, Surüstü ormanlarında kendi kendine konuşup garip garip hareketler sergileyerek dolanırken Dede yaklaşık 6 saatlik bir yolculuğun ardından konseyin merkezine gelmişti. Büyükçe bir kapının önündeydi. Girişin etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrelenmiş, çevrede yerlere saplanmış kılıçlar bulunuyordu. Bu kılıçlar, konseyin toplanabileceği haberinin alınmış olduğu ve kapının açılmasının beklendiği anlamına geliyordu. Kapıyı sadece Dede açabildiği için böyle bir haberleşme sistemi kurulmuştu. Ayrıca konseyin fedaileri de olası bir durumu üstlerine bildirerek konseyin toplanacağı zamanlarda konseyin daha kolay organize olmasını sağlıyordu. Kimseye güvenilemeyecek bir bölgede böylesine bir organizasyon gerekli ve zorunluydu. Dede dahil toplamda 10 kişiden oluşan konseyin en başını Dede çekiyordu. Kimsesizler teşkilatı içerisinde büyü kullanmayı sadece konsey üyeleri biliyor, büyücülerin bilgeliğini de Dede yapıyordu. Bugüne kadar Dede dışında kimsenin ölümsüzlük büyüsü yapmasına izin verilmemiş, dolayısıyla konseyin kalan 9 üyesi zaman zaman değişirken teşkilatın temeli Dede her zaman başköşedeki yerindeydi. Dede yaptıklarının ve üstlendiği durumun tehlikesinin farkındaydı çünkü Dede'nin yokluğunda hemen hemen her şey sendelemeye başlayabilir, teşkilat bir anda dağılabilirdi. 


Dede omuzlarındaki iki fedaiyi yavaşça kapının sağ ve sol taraflarına bıraktı ve kılıçlarını önlerine saplayıp kapının önünde bir süre derin derin nefes aldı. Ardından kapının çevresine saplanmış daire şeklindeki kılıçlara bakıp ölen fedaiden aldığı kanlı hançeri tam önüne fırlatarak sapladı. Bu, alınacak bir intikam olduğu anlamına geliyordu. Hançer saplandıktan sonra etraftaki kılıçlar çınlamaya başladı. Birkaç dakika sonra konsey üyeleri kendi kılıçlarının başına gelerek kılıçlarını sapladıkları yerlerden çıkararak kınlarına koydular. Dede konseye seslendi. "Gerekli şeyleri yaptınız mı?" Konsey üyeleri hiçbir şey söylemeden onaylarcasına başlarını öne eğdiler. Ardından aralarından biri ıslık öttürdü ve çok geçmeden 8 tane fedai, 2 tane sedye ile kapının önüne geldi. Kardeşlerinin cesetlerini sedyeye, Dede'nin yere sapladığı kılıçlarını da karınlarının üzerine koyduktan sonra derhal bölgeden ayrıldılar. Ölen 2 fedaiyi anmak adına 2 dakika boyunca herkes başını öne eğerek bekledi. Ormanın görkemli sesi ve kuş cıvıltılarıyla dolu 2 dakikanın ardından Dede yere sapladığı hançerini geri kemerine koydu ve kapıyı açtı. En önden Dede olmak üzere kalan 9 konsey üyesi de sırayla içeriye girdiler. Kapının arkasında loş bir hava vardı. Mağara benzeri bu yapının boğucu karanlığını dört bir yana koyulmuş büyülü kandiller aydınlatıyordu. Girişin hemen önünde içinde çeşitli kitaplar yer alan 2 tane boydan boya kitaplıklar yer alıyordu. Kitaplıkların bittiği yerlerde birer tane küçük taş merdiven yer alıyor ve girenleri toplantı masasına yönlendiriyordu. Girişin tam karşısında Eleanor'un hançeri dik bir şekilde konumlandırılmıştı. Hançerin keskin ucunun gösterdiği yerde bir çok kağıt birbirine girmiş durumda bekliyordu. Kağıtların hemen önünde girişe nazaran daha alçak bir düzlükte büyükçe bir masa yer alıyor, hançerin tam karşısında Dede'nin oturduğu sandalye bulunuyordu. Kalan 9 konsey üyesi masanın etrafındaki sandalyelere oturuyorlar, zaman zaman hararetli planlar yapılırken sandalyeler oraya buraya dağılıyordu. Masanın sağında ve solunda da 2 kapı yer alıyordu. Sağındaki kapıda daha çok askeri teçhizatlar yer alırken solundaki kapıda istihbarat amaçlı kullanılan bilgilerin tutulduğu devasa bir kütüphane bulunuyordu. 


Dede yavaş adımlarla sandalyesine doğru ilerledi, ardından üzerindeki kan kuruyup bir leke haline gelmiş hançeri masanın üzerine ucu kendisine bakacak şekilde koydu. Kafasını yavaşça kaldırdığında Eleanor'un hançerine gözü takıldı. Bir anda içine dayanılması güç bir acı doldu, çektiği acı yüzüne de vuruyordu. "Kurtaramadım seni..." diye içinden geçirdi. "Özür dilerim Gül'üm..." Gözünden bir damla yaş düşerken konsey üyeleri de yerlerini almıştı. Dede'nin çektiği acının farkındaydılar. Bu duruma saygı duyduklarını göstermek adına Dede'nin konuşmasını beklemeye başladılar, Dede ise hiç konuşmaya başlayacak gibi durmuyordu. Yaklaşık 5 dakikalık derin bir sessizliğin ardından nihayet Dede konuşmaya başladı. "Sizler de anlamışsınızdır ki intikamımız var. Kral Arthen'den! Bugün 2 kardeşimiz öldürüldü. Eğitimleri için yıllarımızı harcadığımız, bizler için çok büyük birer değer olan 2 kardeşimiz bugün öldü! Birisi ruh hastası bir büyücü tarafından

vahşice ve alçakça, diğeri yıllardır koruyup kolladığımız Miseria'nın kralı tarafından! Tamamen benim hatam yüzünden, benim ahmaklığım yüzünden!" Bir süre önündeki kanlı hançere baktı. Ardından devam etti. "Kralı aramaya başlamış olduğunuzu düşünüyorum. Aramanın kapsamını genişleteceğiz, o genç ahmağı 1 ay içerisinde istiyorum. O yola gelmiyorsa biz yola getireceğiz. Büyücüyü bizzat ben arayacağım, yanımda başka kimseyi istemiyorum. 1 ay sonra buraya tekrar döneceğim. Döndüğümde Arthen'i bulmuş olacağınızı biliyorum. Zira o ahmak ya bir yerlere saklanması gerektiğinin farkına varır ve bir yere siner ya da buralarda ölür gider. Dua edelim de bundan önceki krallarımız kadar akıllı olsun. " Dede sözünü bitirip kalkmak üzere niyetlendiği sırada konsey üyelerinden biri konuşmaya başladı. "Dedem, seni ve kardeşlerimizin cesetlerini geride bırakan fedailer hakkında ne yapalım?" Dede unuttuğu bir şeyi hatırlamışçasına parmağını havada salladı. "Doğru... Doğru... O yeni yetmeleri en başından hiç yanıma almamalıydım fakat yine de mantıklarını kullanarak doğru olanı yaptılar. 8 fedaimizi daha kaybetmiş olmayı kaldıramazdım... Geri çekilme fikrini ortaya koyan fedaiyi bulup ödüllendirelim. Bu arada... Biliyorsunuz, yeni yetmeler rütbe meraklısı olabilirler, yalan söyleme hatasına düşecek olanları da bugüne kadar yaşadıklarını silerek Suraltı'ndaki herhangi bir köye gönderin. Hastalıklı zihinlerle uğraşamayız." Konsey üyeleri Dede'yi onaylayarak başlarını salladılar ve herkes görev yerine geri döndü. Dede de masaya bıraktığı kanlı hançeri kemerine sıkıştırarak Surüstü'ndeki bölgeleri tek tek gezmek için yola koyuldu.


Anthor isimli bir kentin sokaklarında etrafını inceleyerek bir yandan da kendi çizdiği haritasında düzenlemeler yaparak ilerlerken köşede küçük bir han gördü. İçeriden çok fazla gürültü gelirken hanın kapısından birkaç insan apar topar ayrılmaya başladı. Dede burayı uzaktan bir süre izledikten sonra yavaş yavaş hana doğru yöneldi ve handa neler döndüğünü görmek istedi. Hana epey yaklaşmıştı ki bir sandalye hanın camını paramparça ederek hızla dışarıya fırladı. Dede, camdan içeride büyük bir kavga döndüğünü gördü ve önce etrafını kontrol etti. Ardından şapkasıyla yarım maskesini yüzüne çekip hanın içerisine daldı. Karşısındakinin kim olduğunu bile düşünmeden rastgele oradan oraya bıçak, sandalye, bardak sallayan aşağı yukarı 15-16 sarhoş adam birbirine girmişti. Sandalyeler, bardaklar havada uçuşuyordu. Kimisi oradan buradan söktüğü tahta parçalarını kullanıyor ve karşısındaki ayyaşı yaralıyordu. Dede ortamı sakinleştirmek adına birkaç defa bağırsa da kimse oralı olmadı. Nihayetinde bu tür durumlarda hep yaptığı gibi kavga edenlerin arasına girdi. Han kavgaları ya kavga edecek kimse kalmayana kadar sürer ya da kavga edenler yorulur ve sarhoşluğun etkisiyle bayılıp kalırlardı. Böyle durumlarda en büyük zarar her zaman hancıya verilirdi. Dede onca gürültünün arasında bir kız çocuğu sesi duyar gibi oldu. Bir anlığına duraksayıp etrafına bakınsa da kimseyi göremeyince zorunlu olarak kendisine doğru gelen yumruğa karşılık verdi. Sesin gelmesinden yaklaşık 5 dakika sonra şiddetli bir uğultu duyuldu ve barların arkasından koyu gri bir sis yerde hızla ilerleyerek kavga edenlerin bacaklarından çıktı ve şakaklarına doğru yükseldi. Ayyaşların gözleri çok kısa bir anlığına koyu gri bir renge büründükten sonra hepsi yere yığıldılar. Sisten etkilenmeyen Dede her şeyi büyük bir şaşkınlıkla izlerken kafasını toplamak için sallayıp yere yığılmış adamlardan birinin nabzını kontrol etti. Adamın nabzı hala atıyordu. Nabzından sonra adamın nefes alıp almadığını da kontrol eden Dede derin bir nefes aldı. Dede dizlerinin üzerinde beklerken bar tarafından gıcırtılar gelmeye başladı. Ses gittikçe daha da yakınlaşıyor ve ortamın darmadağın olmuş görüntüsü insanda ürkütücü bir his uyandırıyordu. Sesi duyan Dede apar topar ayağa kalktı ve hançerlerini eline aldı.