Biz insanoğlu doğuyoruz, büyüyoruz, yaşıyoruz ve sonunda da ölüyoruz. Hepimiz içine doğduğumuz ailenin diline, kültürüne göre şekil alıp yola öyle çıkıyoruz. Ülkemizde yani Türkiye’de yeni doğan bir bebek de, Kanada’da doğan bir bebek de, Lübnan’da doğan bir bebek de doğduğu ailenin yaşam biçimine göre büyüyor ve okul çağına kadar öyle yetişiyor. Toplumun olumlu ve olumsuz etkilerini her daim üzerimizde hissediyoruz. Aile bireylerinin çocuklarına yaklaşımı, iletişimi ve duygusal bağı, çocuğun ne tarz bir ortamda yetiştiğini ve aile bağlarını gösteriyor toplumun içine çıkınca. Doğduğun yer, yetiştiğin aile ve akrabaların, dilin, dinin, rengin, ırkın ve coğrafyan gerçekten kader mi ?


Ben doğduğumuz coğrafyanın ve içine doğdumuz ailenin kader olduğunu, aklımız erdikten sonra ise gittiğimiz yolun, tercih ettiğimiz ikili ilişkilerin ve arkadaş ortamının ise kendi irademize bağlı olarak şekillendiğini savunuyorum. “Beni ailem böyle yetiştirdi, ben böyle gördüm, bunun dışına çıkamam, ben bunu düzeltemem” diyen birisi hem kendini hem de karşısındaki insanları kandırmaktan başka bir şey yapmış olmaz. Hayır arkadaş, ailem bana bazı şeyleri ve doğruyu öğretmemiş olabilir ama kötü örnek emsal teşkil etmez diyerek düzelmek ve düzeltmek için adım atmalıyız.


31 yaşındayım. Hayatım önce sokakta sonra okulda sonra da Türk ordusunda geçti. Ailem tabiki de bana güzel şeyler verdi, büyüttü, yetiştirdi. Ama bir dakika ! Eksik olduğum konularda neden bir şey yapmadı ve/veya neden tam olarak bir şey vermedi ?


İşte burada senin kaderin değil iraden devreye giriyor güzel insan. Misal verecek olursam; Ankara’dan İstanbul’a gidecek olan 3-4 farklı yol alternatifin var. Gitmeye mecbursan bu yollardan birini de seçmeye mecbursun. Bunu kendi tercihinle yani iradene dayanarak seçiyorsun. Ama yolda nelerle karşılacağından başına neler geleceğinden zerre haberin yok. İşte o yolda karşılaştığın ve gördüğün şeyler kaderdir, asla o bölümü sen yönetemiyorsun.


Günümüz gençlerine diğer adıyla “Z” kuşağına çok kızıyoruz. “Aile saygısı/terbiyesi almamış, özsaygı ve özgüveni eksik, toplum ahlakı ve bilinci yok, akraba ziyareti, vefa, hatır, gönül hiç bilmiyorlar” diye yakınıp duruyoruz. Ama kendimize bir soralım bakalım, biz bu gençlerin dilinden anlıyor muyuz, bu gençlerin dertlerine kaygılarına dokunabiliyor muyuz, empati yapıyor muyuz, onlara bir faydamız olması için çaba harcıyor muyuz ? Ben kendime sordum ve cevap “hayır, kesinlikle yapmıyorum” cevabıyla yüzleştiğimde ise “bu böyle olmaz, eleştirmek yerine ellerinden tutmak, kızmak yerine doğruyu göstermek, hatalarını yüzlerine vurmak yerine çözüm bulmak gerekiyor” diye düşünüp bir adım atmaya başladım ve şu ana kadar da başarılı oldum çok şükür.


Bu çocuklara bu gençlere biz bir şeyler katabiliyor muyuz, söylediğimizle yaptığımız şeyler örtüşüyor mu ve bunun neticesinde güzel örnek olabiliyor muyuz diye aynaya bakmamız lazım. Bu çocuklar/gençler bizim evlatlarımız çocuklarımız. Hepimiz bir gün anne ve baba olacağız. Bizim çocuğumuz olduğunda topluma aykırı şeyler yapsa kabul etmeyiz öyle değil mi ? Ama çocuk ailede ne gördüyse anadan babadan akrabadan ne gördüyse onu yapıyor. Şunu da ayrıca belirteyim, benim görüşüm 23-24 yaşına kadar çocuk aileyi suçlayabilir ama sonrasında da kişisel iradesi ve becerisiyle hatalar yaparak, doğruyu öğrenerek ve doğruyu örnek alarak kendisini düzeltme yoluna girmesi gerekir. Toplumumuza ve ülkemizin geneline bakın, herkes kendini kurtarma peşinde. Kimse kimsenin derdiyle dertlenmiyor, kimse kimsenin sorunuyla ilgilenmiyor ama kendisine gelince ortalığı yangın alanına çeviriyor. Ülkemizin bu kadar sosyolojik problemlerinin olmasının büyük payını 65-85 yaş arası bey abilerimiz ile hanım ablalarımıza yazıyorum. Onların önünden bir sürü kuşak ve jenerasyon yetişti büyüdü ama bu ülkeye bıraktıkları en büyük dava sağ-sol kavgasından öte geçememiş.


Günümüzde ülkemizin toplumsal olarak geldiği nokta çok vahim. 20 yaş ile 85 yaş arasını dikkatlice inceleyin ve araştırın. 85 yaşındaki amcamız 20 yaşındaki çocuğa saygısız gözüyle bakıyor, 20 yaşındaki çocuk da 85 yaşındaki amcaya cahil gözüyle bakıyor. Aradaki bağ ve makas çok açık, aynı zamanda da bağlantı çok kopuk. Halbuki 20 yaşındaki bir çocuk 85 yaşındaki amcaya “hafıza ve tecrübe” olarak bakmalı. O amca da o gence “pırlanta ve geleceği parlak” olarak bakmalı. Ama maalesef kimsenin kimseye saygısı kalmamış.


Bu yazıyı yazmamdaki en büyük sebep sokaklarda/caddelerde/stadyumlarda/avmlerde/sinemalarda ve aklınıza gelebilecek kamuya açık her alanda toplumu özetleyen adeta aile ortamının dışarıya tezahürü olan insanlarımızın geldiği son nokta; kaos. Her gün her yerde her mahallede neredeyse rezil haberler ve ölümle sonuçlanan kavgalar, davalar, mahvolan hayatlar…En büyük sensin, tamam senin dediğin gibi olsun özür dilerim diyerek kişisel ego hırs ve gururumuzu bırakıp boş işlere zaman ayırmamalıyız diye düşünüyorum. Hem canımızdan hem de sağlığımızdan olmamız an meselesi, hiç gerek yok.


Ülkemiz yaş ortalaması 80-85 bandında. Bu kadar ömür yaşıyoruz ortalama, 80-85. Ölmeden değil, hemen şimdi kendimizi sorgulayalım, ne için yaşıyoruz, ne için varız diye sorgulayıp adım atmak lazım, hemen şimdi. Ama bomboş geçen bir ömürdü, bomboş yaşadım aha da şimdi ölmek üzereyim demenin maalesef hiçbir kimseye faydası olmayacaktır. Ben öldüğümde arkamdan “iyi bir insandı” demeleri hem benim için hem arkamda bıraktıklarım için en önemli mirastır. Yani yaşadım ama bu muydu ? “Hiçbir kimseye faydam olmadı, bir insanın hayatına dokunamadım, bir hatıra ve güzel bir iz bırakamadan gittim” demek vahim ve hezimetle sonuçlanan bir final olur.


Kötülüğe karşı iyilik yapalım, bu dünyaya değmez inanın değmez. Tabiki de namusumuza ve canımıza kasıt olduğunda bir eyleme geçeceğiz, oturup öylece kalmayacağız ama bu dünyada kişisel ego ve hırslarımıza yenik düşmeden iyiliklerle dolu bir ömür geçirip göçmek bence en kalıcı eser olur.


Herkese aynı seviyede üzülüp aynı seviyede sevindiğimizde tam anlamıyla insan olacağız. Kazada kaybettiğimiz yakınımıza da Madagaskar’da araba çarpıp ölen insana da İngiltere’de haksız yere vurulan sokaktaki gence de eşit derecede hassasiyet duyduğumuzda tam anlamıyla bu dünyanın anlamı olacaktır.


Akşam uyumadan önce vicdanımıza seslenip; hatalarımla varım, yanlışlarıma bütünüm ama bütün enerjimi hepsini iyiye kullanmaya harcayacağım diyelim ve uyandığımızda önce ailemizden başlayıp toplumu hatta ülkemizi hatta dünyamızı değiştirmeyi hedef koyup adım atalım.


İyilikle kalın, güzellikle yaşayın, güzel insanlar biriktirin.